Ra'd Sûresi 30. Ayet

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ  ٣٠

(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin geçmiş olduğu bir ümmete gönderdik ki, onlar Rahmân’ı inkâr ederken sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın. De ki: “O, benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim, dönüşüm de yalnız O’nadır.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَذَٰلِكَ böylece
2 أَرْسَلْنَاكَ seni gönderdik ر س ل
3 فِي içine
4 أُمَّةٍ bir millet ا م م
5 قَدْ elbette
6 خَلَتْ geçmiş bulunan خ ل و
7 مِنْ
8 قَبْلِهَا kendilerinden önce ق ب ل
9 أُمَمٌ (nice) milletler ا م م
10 لِتَتْلُوَ okuyasın diye ت ل و
11 عَلَيْهِمُ onlara
12 الَّذِي şeyleri
13 أَوْحَيْنَا vahyettiğimiz و ح ي
14 إِلَيْكَ sana
15 وَهُمْ oysa onlar
16 يَكْفُرُونَ nankörlük ederler ك ف ر
17 بِالرَّحْمَٰنِ Rahman’a ر ح م
18 قُلْ de ki ق و ل
19 هُوَ O
20 رَبِّي benim Rabbimdir ر ب ب
21 لَا yoktur
22 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
23 إِلَّا başka
24 هُوَ O’ndan
25 عَلَيْهِ O’na
26 تَوَكَّلْتُ dayandım و ك ل
27 وَإِلَيْهِ ve yalnız O’nadır
28 مَتَابِ tevbem/dönüşüm ت و ب
 
Müşriklerin Hz. Peygamber’in getirdiği mûcizeleri kabul etmeyip kendi kafalarına göre ondan mûcize istemelerinin hiçbir değeri olmadığına işaret eden bu âyet dolaylı olarak onların bu taleplerini reddetmektedir. Zira yüce Allah Hz. Muhammed’i şerefli bir görev ile görevlendirmiş ve ona duyu organlarıyla algılanan (hissî) mûcizelerin yanında Kur’an gibi mânevî ve ebedî bir mûcizeyi de vermiştir. Hz. Muhammed’in elçi olarak gönderilmiş olması benzeri görülmemiş yeni bir olay değildir (Ahkaf 46/9). Nitekim daha önce gelmiş geçmiş ümmetlere de peygamberler gönderilmiştir (ümmet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/128, 134, 141, 213; Hûd 11/118-119).
 Müşrikler rahmeti her şeyi kuşatmış olan ve âlemlere rahmet olmak üzere Hz. Peygamber’i ve Kur’an’ı gönderen yüce Allah’ın rahmân ismini inkâr ediyorlar, “Rahmân da neymiş?” diyerek bu isimde bir ilâh tanımadıklarını söylüyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ elçisine –âyette ifade edildiği üzere– rahmânın, yüce Allah’ın kendisi olduğunu onlara bildirmesini emretti (rahmân hakkında bilgi için bk. Fâtiha 1/1).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 289-290
 

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ 

 

Fiil cümlesidir.  كَ  harf-i cerdir. Bu ibare, amili  اَرْسَلْنَا  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

اَرْسَلْنَاكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ٓي اُمَّةٍ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. قَدْ خَلَتْ  cümlesi  اُمَّةٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  خَلَتْ  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. مِنْ قَبْلِ  car mecruru  خَلَتْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اُمَمٌ  fail olup damme ile merfûdur. 

لِ  harfi,  نُعَلِّمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  اَرْسَلْنَاكَ  fiiline mütealliktir.

تَتْلُوَ۬ا  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  عَلَيْهِمُ  car mecruru  تَتْلُوَ۬ا  fiiline mütealliktir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline mütealliktir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir. 

اَوْحَيْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَكْفُرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَكْفُرُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالرَّحْمٰنِ  car mecruru  يَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavl  هُوَ رَبّ۪ي  ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبّ۪ي  haber olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. اِلَّا  istisna harfidir.  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri;  موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ

 

Fiil cümlesidir.  عَلَيْهِ  car mecruru  تَوَكَّلْتُ  fiiline mütealliktir. تَوَكَّلْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. اِلَيْهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَتَابِ  mübteda muahhar olup, mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri; متابي  şeklindedir.

تَوَكَّلْتُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  اَرْسَلْنَاكَ  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Bu ayette  كَذٰلِكَ  konuyu pekiştirmek maksadıyla gelmiştir. Yani “Onun yerleştirilmesi işte böyle olmuştur.” demektir.

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Bil ki  كَذٰلِكَ  ifadesindeki  كَ  teşbih içindir. Buradaki teşbihin izahı hususunda şöyle denilmiştir: “Senden önceki peygamberleri gönderdiğimiz gibi, seni de, kendisinden önce pekçok ümmet geçmiş olan bir ümmete gönderdik.” Bu, İbn Abbas, Hasan Basri ve Katâde’nin görüşüdür. Keşsâf sahibi: Bu, “Seni, öyle bir gönderişle gönderdik, peygamber yaptık ki bu gönderişin diğer gönderişlere karşı bir şanı ve üstünlüğü vardır” demektir” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette söze işaret ismi  كَذٰلِكَ  ile başlanması, muşârun ileyhi tekid içindir. Bu; risalet sıfatını görmezden gelme şeklindeki dalalete taaccüb ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ  (İşte bunun gibi, seni gönderdik) cümlesinde teşbih vardır. Bu mürsel, mücmel teşbihdir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

ف۪ٓي اُمَّةٍ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ümmet hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. İnsan topluluğu, burada zarfa benzetilmiştir. Ümmet ile gönderilen arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ayette geçen ümmet ifadesi; bir kısmı iman eden bir kısmı inkâr eden davet ümmetidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ  cümlesi  اُمَّةٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ قَبْلِهَٓا  car mecruru, konudaki önemine binaen fail olan  اُمَمٌ ‘e takdim edilmiştir.

”Geçmiş ümmetlere” sözünden sonra gelen  مِنْ قَبْلِهَٓا  sözü tekid amaçlı ıtnâbtır.  

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ  cümlesi, harf-i cerle  اَرْسَلْنَاكَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِتَتْلُوَ۬ا  fiiline müteallik  عَلَيْهِمُ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu bildirmek için mef’ûle takdim edilmiştir.

لِتَتْلُوَ۬ا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müfret müzekker müşterek ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي ‘nın sılası olan  اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mef’ûl, sonraki habere dikkat çekmek ve tazim için mevsûlle gelmiştir.

اَرْسَلْنَاكَ  ve  اَوْحَيْنَٓا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِ cümlesi,  عَلَيْهِمُ ‘deki zamirden haldir. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِ  cümlesi, müsneddir.

Haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  الرَّحْمٰنِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

اُمَّةٍ - اُمَمٌ  kelimelerinde ise iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَوْحَيْنَٓا - بِالرَّحْمٰنِۜ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişle güzel bir iltifat sanatı vardır. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

يَكْفُرُونَ  şeklinde muzari fiil olarak gelişi teceddüt ve istimrara delalet etmek içindir. Allah’ı inkâr etmekten maksat da Allah’a ilahlık konusunda başkalarını ortak koşmalarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Kendilerine Muhammed (s.a.v)’ in peygamber olarak gönderildiği kimselere ihsan olunan nimet, ondan önceki peygamberlerin kendilerine gönderilmiş olduğu kimselere ihsan olunmuş nimetlere benzetilmiştir.

İbn Abbâs da der ki: Bu ayet, Kureyş kâfirleri hakkında Peygamber (s.a.v) kendilerine: “Rahmân’a secde edin” dediği esnada onlar: Rahmân da kimmiş? demeleri üzerine inmiştir. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada Allah Teâlâ'nın, Rahmân vasfıyla zikredilmesi, Peygamberimizi (s.a.v) göndermesinin, sırf rahmetinin tezahürü olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هُوَ رَبّ۪ي cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَبّ۪ي  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır.

Rab, terbiye anlamındadır. Terbiye, bir şeyi yavaş, yavaş kemâle erdirmektir. Sonra mübalağa için vasıf olarak kullanılmıştır. Diğer bir görüşe göre ise Rab, sıfattır. Yani Rahmân, beni yaratandır ve beni kemâl mertebelerine erdirendir. Bu cümlenin, "O'ndan başka hiçbir ilâh, yani ibadete müstahak bir varlık yoktur" cümlesinden önce zikredilmesi, ibadet istihkakının ilahlığa bağlı olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ  cümlesi, mübtedanın ikinci haberidir. Cinsini nefyeden  لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Kasrla tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.

Munfasıl zamir هُوَ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’nın ismi olan  اِلٰهَ ’nin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.

لَاۤ ’nın takdiri  حق (gerçektir) veya  موجود (vardır) olan haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr,  إِلَـٰهَ  ile  هُوَ  arasındadır. هُوَۚ  mevsûf/maksûrun aleyh,  اِلٰهَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)  

Ayetin bu cümlesi Kur’an-ı Kerim’in diğer birçok ayetinde aynen tekrarlanmıştır.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ  cümlesi, mübtedanın üçüncü haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلَيْهِ  car mecruru, ihtimam ve tahsis için, amili olan  تَوَكَّلْتُ ‘ye takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْهِ , maksurun aleyh/mevsûf, تَوَكَّلْتُ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

وَاِلَيْهِ مَتَابِ  cümlesi makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  اِلَيْهِ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَتَابِ  izafeti muahhar mübtedadır. 

Haberin takdimi kasr ifade etmiştir. iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اِلَيْهِ , sıfat/maksûrun aleyh, مَتَابِ  mevsuf/maksûr olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

وَاِلَيْهِ مَتَابِ  izafetinde fasılaya uygunluk gözetilerek mütekellim zamiri hazfedilmiştir. Muzafun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafette Hz.Peygambere aid zamire muzaf olması  مَتَابِ ‘ye , şeref kazanmıştır.

Ayetin sonundaki  مَتَابِ [Tevbem] kelimesinin,  متابي  şeklinde zamirle bitmesi gerekirdi. Ama önceki ayetlerdeki musikî devam etsin ve böylece gerçekleşen secî ile nefisler etkilensin diye muzâfun ileyh hazf edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Müsnedün ileyh  مَتَابِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

رَبّ۪ي - اِلٰهَ - رَّحْمٰنِۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet  قُلْ  emriyle başlamıştır. Ayetin başında bu emrin bulunması mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi, şanı ve ciddiyeti bulunduğuna işaret eder. Aslında bu emir Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın (s.a.v) kendinden bir tek kelime bile söylemediğine işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a  قُلْ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona  قُلْ  dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/10)

Peygamberimize (s.a.v) bunun emredilmesi, tövbenin faziletini, Allah katındaki önemini ve tövbenin peygamberlerin vasfı olduğunu bildirmek ve kâfirleri de içinde bulundukları halden dönmeye en anlamlı ve güzel şekilde teşvik etmek içindir. Zira Peygamberimiz (s.a.v), tövbeyi gerektiren en küçük günah işlemek şaibesinden bile münezzeh iken tövbe etmek ona bile emredildiğine göre, onlar küfür ve çeşitli günahlara boğulmuş iken tövbe etmeleri kesinlikle zorunlu olmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)