رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 2 | إِنَّهُنَّ | şüphesiz onlar |
|
| 3 | أَضْلَلْنَ | şaşırttılar |
|
| 4 | كَثِيرًا | birçoğunu |
|
| 5 | مِنَ | -dan |
|
| 6 | النَّاسِ | insanlar- |
|
| 7 | فَمَنْ | artık kim |
|
| 8 | تَبِعَنِي | bana uyarsa |
|
| 9 | فَإِنَّهُ | şüphsiz o |
|
| 10 | مِنِّي | bendendir |
|
| 11 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 12 | عَصَانِي | bana karşı gelirse |
|
| 13 | فَإِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 14 | غَفُورٌ | bağışlayansın |
|
| 15 | رَحِيمٌ | esirgeyensin |
|
Hz. İbrâhim’in, güvenli kılmasını Allah’tan istediği şehir Mekke’dir. Allah Teâlâ önceki âyetlerde (28-34) genel olarak insanlığa verdiği nimetleri hatırlatmıştı. Burada da, Hz. İbrâhim’in duasını kabul etmek suretiyle özel olarak Mekkeliler’e vermiş olduğu nimetleri hatırlatmakta ve bu nimetlere şükretmelerinin gereğine dikkatlerini çekmektedir. Ayrıca Allah’ın verdiği sayısız ve sınırsız nimetlerin şükrünü yerine getiren bir kulun yani Hz. İbrâhim’in Allah’a karşı tutumu, kulluğu, O’na nasıl yalvarıp yakardığı ve O’ndan istedikleri dile getirilmekte, kurtuluşun, Allah’ın birliği ilkesine dayanan Hz. İbrâhim çizgisinde olduğuna işaret edilmektedir.
35. âyette “putlar” diye çevirdiğimiz esnâm (tekili sanem) kelimesi, Allah’tan başka kendisine ilâhî güç veya nitelikler yakıştırılarak tapınma duygusu içerisinde değer verilen ve şirke vasıta kılınan herşeyi ifade eder. “Putlar”dan maksat, onları yapanlar, puta tapmayı icat edip uygulayanlardır. Bu mânada putlar (putperestlik) birçok insanın sapmasına yol açmıştır. Can ve mal güvenliğinin bulunmadığı bir yerde dinî ve dünyevî görevler yerine getirilemeyeceği için Hz. İbrâhim öncelikle beldenin güvenli kılınmasını, sonra da insanlığı mânevî felâketlere sürükleyen putperestlikten hem kendisini hem de soyundan gelenleri korumasını yüce Allah’tan niyaz etmiştir. İbrâhim aleyhisselâm bu şirk vasıtalarından korunan müminleri kendi dininin mensuplarından ve kurtuluşa erenlerden saymış, kendisine karşı gelip isyan edenler hakkında ise, “Sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin” diyerek onları Allah’ın af ve bağışına havale etmiştir. Bu durum Hz. İbrâhim’in şefkat ve merhametinin enginliğini göstermektedir.
Hz. İbrâhim’in Hâcer’den İsmâil adında bir oğlu olmuştu; Hz. İbrâhimAllah’tan aldığı bir işaretle Hacer ve oğlu İsmâil’i Mekke’ye götürüp Kâbe yakınlarında tarıma elverişli olmayan, çorak bir vadiye yerleştirdi. Bu esnada Hz. İbrâhim bu vadinin yerleşim merkezi ve güvenli bir belde haline gelmesi için Allah’a dua etti (Bakara 2/126). Müfessirlere göre İbrâhim bu âyetlerde bildirilen duasını da Mekke yerleşim merkezi haline geldikten ve İsmâil ile birlikte Kâbe’yi inşa ettikten sonra yapmıştır (İbn Kesîr, I, 252). Allah Hz. İbrâhim’in duasını kabul ederek Mekke’yi güvenli bir şehir haline getirmiş ve dünyanın muhtelif yerlerinde yetiştirilen ürünlerin gerek hac ve umre gibi ibadetler, gerekse panayır vb. ticarî vesilelerle buraya getirilmesini sağlamıştır (krş. Kasas 28/57; Ankebût 29/67; Mekke ve Kâbe hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/96).
37. âyetteki “İnsanların gönüllerini onlara meylettir” diye çevirdiğimiz cümle, “İnsanlardan bazılarının gönüllerini onlara meylettir” şeklinde de tercüme edilebilir. Bu takdirde sadece müminlerin gönüllerinin meylettirilmesi istenmiş olur. 39. âyet dikkate alındığında Hz. İbrâhim’in bu duayı, eşi Sâre’den olan oğlu İshak’ın dünyaya gelmesinden sonra yaptığı anlaşılmaktadır. Rivayete göre Hz. İbrâhim, oğlu İsmâil doğduğu zaman doksan dokuz yaşında, İshak doğduğunda ise 112 yaşında bulunuyordu (İbn Kesîr, I, 252). Tevrat’ta bu bilgi 86 ve 100 yaş şeklinde geçer (Tekvîn, 16/6; 21/5). Hz. İbrâhim’in daha önce yapmış olduğu duasının kabul olunup (Sâffât 37/100) yaşlılığına rağmen kendisine bu iki çocuğun lutfedilmesini Allah’a hamd ve şükürle karşıladığı görülmektedir. (Hz. İbrâhim’in müşrik olan anne ve babasının affı için dua etmesi hakkında bk. Tevbe 9/114).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 321-322
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُنَّ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَضْلَلْنَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَضْلَلْنَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. كَث۪يراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ النَّاسِ car mecruru كَث۪يراً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَضْلَلْنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ
فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَبِعَن۪ي şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نَ vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. مِنّ۪ي car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
وَ atıf harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
عَصَان۪ي şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نَ vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. غَفُورٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِۚ
İtiraziyye olarak fasılla gelen ayet, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Münadadaki mütekellim zamirinin ve nidanın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ cümlesi, kaçınma, uzak durma talebinin sebebi olarak gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.
Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mef’ûl olan كَث۪يراً ‘deki tenkir, kesret ve tahkir ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Cümle haber üslubunda geldiği halde, dua manası taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
Hz İbrahim, Allah’ın bilgisi dahilndeki bir haberi verirken اِنّ۪ٓ tekid edatı kullanmış ve muktezâ-i zâhirin hilafına bir üslup tercih etmiştir. Ancak Hz. İbrahim’in haberi tekid edatıyla pekiştirerek vermesi, verdiği haberin kendi ruhunda bıraktığı üzüntüyü ve taaccübü belirtmek üzere içinde bulunduğu ruh halinin yansımasıdır. Bu yönüyle haber muktezâ-i zâhirden çıksa da muktezâ-i hale muğayir değildir.
İbrahim (a.s)’ın اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ sözü lâzım-ı faidei haberdir. Cümlenin müsnedinin fiil cümlesi olarak gelmesiyle hükmü takviye ve اِنَّ ile tekid içermesi muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Bu, İbrahim (a.s)’ın, putlar sebebiyle insanların dalalete düşmüş olmalarından çok müteessir olduğunun ve üzüldüğünün göstergesidir.
اضلا الاصنام ibaresi istiaredir. Çünkü gerçekte putlar kimseyi saptırmaz; sadece akıl noksanlığından ve şüphe yoğunluğundan dolayı o putlar yüzünden insanlar saparlar. Ancak sapma putlar yüzünden olduğu için saptırmanın onlara isnad edilmesi caiz olmuştur. Bu tıpkı فتنني جمال فلالنة (Falanca kadının güzelliği beni fitneye düşürdü [avladı]) diyenin sözüne benzer. Gerçekte onun güzelliği yüzünden fitneye düşen şahsın kendisidir. Onun güzelliği yüzünden fitne meydana geldiği için fitneye düşürme eyleminin güzelliğe nispet edilmesi güzel olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
Bu ifadeler, eylemlerin gerçek öznelere değil de sebeplere isnad edilmesine (sebebiyye alakası) dayalı akli/isnadi mecaza ilişkin isabetli açıklamalardır.
Bütün mezhepler, buradaki اَضْلَلْنَ “Baştan çıkardılar, saptırdılar” ifadesinin, mecazî bir ifade olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü putlar cansız varlıklardır. Cansızlar ise hiçbirşey yapamazlar. Fakat onlara tapmada bir saptırma (dalalet) söz konusu olduğu için bu saptırma işi mecazen onlara nispet edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, İbrahim'in (a.s) duasının illeti mahiyetindedir. Başında nidanın gelmesi, ona itina gösterildiğini ve kabule icabet isteğini izhar etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ
فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ تَبِعَن۪ي cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki تَبِعَن۪ي cümlesi mübtedanın haberidir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّهُ مِنّ۪ي şeklindeki cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنّ۪ي car mecruru, إِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Lazım-ı faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ عَصَان۪ي cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki عَصَان۪ي cümlesi mübtedanın haberidir.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karînesiyle gelen فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ şeklindeki cevap cümlesi, إِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Allah’ın رَح۪يمٌ ve غَفُورٌ şeklindeki sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın arasında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiş isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مَنْ تَبِعَن۪ي cümlesiyle, مَنْ عَصَان۪ي cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
عَصَان۪ي - تَبِعَن۪ي kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَضْلَلْنَ - عَصَان۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي [Kim bana tabi olursa bendendir kim asi olursa…] sözünün devamında beklenen ifade söylenmeden Rabbin Gafûr ve Rahîm olduğu dile getirilmiştir. Bu üslup bedî’ sanatlarından ihtibâktır.
İhtibâk bir belâgat terimi olarak; “İkinci cümlede benzeri zikredilen kelime veya ifadenin birinci cümleden, birinci cümlede benzeri zikredilenin de ikinci cümleden hazf edilmesi” şeklinde tanımlanır. Buna göre ihtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanış)
İbrahim'in (a.s) kendisine uymamayı kendisine karşı gelmek olarak ifade etmesi, bu davetinin sürekli olacağını ve kendisine uymayanların isyanlarından dolayı uymadıklarını, yoksa onlara davet erişmediğinden olmadığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ cümlesi, birçok surede aynen veya ufak farklılıklarla tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)