İbrahim Sûresi 41. Ayet

رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟  ٤١

“Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları bağışla.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
2 اغْفِرْ bağışla غ ف ر
3 لِي beni
4 وَلِوَالِدَيَّ anamı-babamı و ل د
5 وَلِلْمُؤْمِنِينَ ve mü’minleri ا م ن
6 يَوْمَ gün ي و م
7 يَقُومُ görüleceği ق و م
8 الْحِسَابُ hesabın ح س ب
 

Hz. İbrâhim’in, güvenli kılmasını Allah’tan istediği şehir Mekke’dir. Allah Teâlâ önceki âyetlerde (28-34) genel olarak insanlığa verdiği nimetleri hatırlatmıştı. Burada da, Hz. İbrâhim’in duasını kabul etmek suretiyle özel olarak Mekkeliler’e vermiş olduğu nimetleri hatırlatmakta ve bu nimetlere şükretmelerinin gereğine dikkatlerini çekmektedir. Ayrıca Allah’ın verdiği sayısız ve sınırsız nimetlerin şükrünü yerine getiren bir kulun yani Hz. İbrâhim’in Allah’a karşı tutumu, kulluğu, O’na nasıl yalvarıp yakardığı ve O’ndan istedikleri dile getirilmekte, kurtuluşun, Allah’ın birliği ilkesine dayanan Hz. İbrâhim çizgisinde olduğuna işaret edilmektedir.

 35. âyette “putlar” diye çevirdiğimiz esnâm (tekili sanem) kelimesi, Allah’tan başka kendisine ilâhî güç veya nitelikler yakıştırılarak tapınma duygusu içerisinde değer verilen ve şirke vasıta kılınan herşeyi ifade eder. “Putlar”dan maksat, onları yapanlar, puta tapmayı icat edip uygulayanlardır. Bu mânada putlar (putperestlik) birçok insanın sapmasına yol açmıştır. Can ve mal güvenliğinin bulunmadığı bir yerde dinî ve dünyevî görevler yerine getirilemeyeceği için Hz. İbrâhim öncelikle beldenin güvenli kılınmasını, sonra da insanlığı mânevî felâketlere sürükleyen putperestlikten hem kendisini hem de soyundan gelenleri korumasını yüce Allah’tan niyaz etmiştir. İbrâhim aleyhisselâm bu şirk vasıtalarından korunan müminleri kendi dininin mensuplarından ve kurtuluşa erenlerden saymış, kendisine karşı gelip isyan edenler hakkında ise, “Sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin” diyerek onları Allah’ın af ve bağışına havale etmiştir. Bu durum Hz. İbrâhim’in şefkat ve merhametinin enginliğini göstermektedir.

 Hz. İbrâhim’in Hâcer’den İsmâil adında bir oğlu olmuştu; Hz. İbrâhimAllah’tan aldığı bir işaretle Hacer ve oğlu İsmâil’i Mekke’ye götürüp Kâbe yakınlarında tarıma elverişli olmayan, çorak bir vadiye yerleştirdi. Bu esnada Hz. İbrâhim bu vadinin yerleşim merkezi ve güvenli bir belde haline gelmesi için Allah’a dua etti (Bakara 2/126). Müfessirlere göre İbrâhim bu âyetlerde bildirilen duasını da Mekke yerleşim merkezi haline geldikten ve İsmâil ile birlikte Kâbe’yi inşa ettikten sonra yapmıştır (İbn Kesîr, I, 252). Allah Hz. İbrâhim’in duasını kabul ederek Mekke’yi güvenli bir şehir haline getirmiş ve dünyanın muhtelif yerlerinde yetiştirilen ürünlerin gerek hac ve umre gibi ibadetler, gerekse panayır vb. ticarî vesilelerle buraya getirilmesini sağlamıştır (krş. Kasas 28/57; Ankebût 29/67; Mekke ve Kâbe hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/96). 

 37. âyetteki “İnsanların gönüllerini onlara meylettir” diye çevirdiğimiz cümle, “İnsanlardan bazılarının gönüllerini onlara meylettir” şeklinde de tercüme edilebilir. Bu takdirde sadece müminlerin gönüllerinin meylettirilmesi istenmiş olur. 39. âyet dikkate alındığında Hz. İbrâhim’in bu duayı, eşi Sâre’den olan oğlu İshak’ın dünyaya gelmesinden sonra yaptığı anlaşılmaktadır. Rivayete göre Hz. İbrâhim, oğlu İsmâil doğduğu zaman doksan dokuz yaşında, İshak doğduğunda ise 112 yaşında bulunuyordu (İbn Kesîr, I, 252). Tevrat’ta bu bilgi 86 ve 100 yaş şeklinde geçer (Tekvîn, 16/6; 21/5). Hz. İbrâhim’in daha önce yapmış olduğu duasının kabul olunup (Sâffât 37/100) yaşlılığına rağmen kendisine bu iki çocuğun lutfedilmesini Allah’a hamd ve şükürle karşıladığı görülmektedir. (Hz. İbrâhim’in müşrik olan anne ve babasının affı için dua etmesi hakkında bk. Tevbe 9/114).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 321-322

 

رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ ‘dir.

اغْفِرْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  ل۪ي  car mecruru  اغْفِرْ  fiiline mütealliktir. لِوَالِدَيَّ  car mecruru atıf harfi  وَ  ile makabline matuf olup, اغْفِرْ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  يَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  اغْفِرْ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. يَوْمَ   zaman zarfı  اغْفِرْ  fiiline mütealliktir. يَقُومُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَقُومُ  damme ile merfû muzari fiildir.  الْحِسَابُ  fail olup damme ile merfûdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

رَبَّـنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Hz. İbrahim’in duasının devamıdır. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin Allah Teâlâ’ya yakın olma isteğini,  رَبَّـنَا  izafeti, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini ve onun rahmetine duyduğu ihtiyacın derecesini gösterir.

Nidanın cevabı olan  اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmesine karşın, cümle emir anlamından çıkarak dua manasına gelmiştir. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

يَوْمَ  zaman zarfı  اغْفِرْ  fiiline mütealliktir. 

Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan  يَقُومُ الْحِسَابُ۟  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hz. İbrahim’in mağfiret edilmesini istediği kişileri, kendisi, ana-babası ve müminler şeklinde sayması taksim sanatıdır. 

يَقُومُ الحِسابُ  sözü  يَثْبُتُ /sabit olur demektir. Kıyam; sübut manasında müsteardır. Hesap yapmak, ayakta duran bir insana benzetilmiştir.  Çünkü kıyam hali insanın bir iş yaparkenki en kuvvetli halidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

İbrahim (a.s)’ın, يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟  [hesabın görüleceği gün] sözüyle ilgili olarak da şu iki açıklama yapılmıştır:

1) Bu ifadedeki  يَقُومُ  kelimesi “Bir kimsenin ayakları üzere durması, kaim olması” ifadesinden alınmıştır. Bunun böyle olduğunun delili, Arapların “Savaş, bacakları üzere kalktı, başladı ve kızıştı” deyimidir. Bunun bir benzeri de Arapların,  قامَتْ اَلْحَرْبُ عَلَى سَاقِهَا (Aydınlattı, ışığı sabitleşti.) manasında olmak üzere, denilmesidir. Buna göre sanki güneş, ayağı üzerine kalkmış ve dikilmiş demektir.

2) الْحِسَابُ۟  kelimesinin,  يَقُومُ  fiilinin faili olması mecazî olup, esasen hesap verecek olan kimselerin kıyamı ve ayağa kalkması kastedilmiştir. Bu “şehre sor” (Yusuf. 82) ayeti gibidir. Yani, “Oranın halkına sor” demektir. Allah en iyisini bilendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Keşşâf II. 567 ve Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşeri’nin Keşşâf’ı - Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Daha çok dua maksadıyla okunan bu ayette, özelden genele doğru bir akış görülmektedir. Dua eden kişi, ilk olarak Allah’tan kendisinin, sonra ana-babasının ve arkasından bütün müminlerin hesap gününde affedilip bağışlanmalarını ister. Oysa ki ayetteki ‘’bütün müminler’’ ifadesi tek tek zikredilenlerin hepsini kapsamaktadır. Demek oluyor ki bunda başka bir amaç vardır. Dua edenin amacı salt sözü uzatmak (ıtnâb) değil, bu yolla Allah huzurunda daha uzun bir süre durmak ve bundan manevi bir zevk almaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)