لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ٥٥
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ
لِ harfi, يَكْفُرُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. Veya akıbet lamıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يُشْرِكُونَ fiiline mütealliktir.
Fiil cümlesidir. يَكْفُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يَكْفُرُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْنَاهُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰتَيْنَاهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَاهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَتَمَتَّعُوا۠
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَمَتَّعُوا۠ fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَمَتَّعُوا۠ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi متع ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif-erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
تَعْلَمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ
Önceki ayetin devamı olan ayette sebep bildiren harf-i cer لِ ve gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ cümlesi, önceki ayetteki يُشْرِكُونَۙ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle يَكْفُرُوا fiiline mütealliktir. Sılası olan اٰتَيْنَاهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)
اٰتَيْنَاهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Bu ifadenin başındaki لِ 'ın hangi lâm olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a. Bu, كَئْ “için” anlamına gelen lâm'dır. Buna göre mana, “Onlar, bu sıkıntıyı kendilerinden kaldırma işinde Allah'a, başkasını ortak koşarak müşrik oldular.” şeklinde olur. Onların bu ortak koşmadan maksatları ise bu nimetlerin, Allah'tan olduğunu kabul etmemeleridir.
b. Bu lâm, akıbet lâm'ıdır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın tıpkı “Bunun üzerine firavunun adamları onu ileride yitik olarak aldı. Çünkü akıbet kendi başlarına bir düşman ve bir dert olsun diye onu aldılar.” (Kasas Suresi, 8) ayetinde olduğu gibidir. Yani “Bu yalvarış ve yakarışlarının neticesi bu küfür ve nankörlük olmuştur.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Buradaki küfür, nimeti inkârdır. Bu yüzden Allah Teâlâ’nın بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ [onlara verdiğimiz nimetlerden] sözüyle ilişkilidir. Nimeti inkâr, onların şirk sebebi değildir. Çünkü onlar daha önce de şirk koşuyorlardı.Lakin kendilerindeki zararın giderilmesi peşi sıra şirk koşmuşlardır. Bu durum yani peşisıralık; yapılan iş ile bu işin sebebinin peşisıralığına benzetilmiştir. Vech-i şebeh, beklemeksizin nimeti inkârda acele etmeleridir. Lam-ı ta’lil bu mukayese için müsteardır. İstiare-i tebeiyye temlihiyye tehekkümiyedir. Kur'an’da buna benzer ifade çoktur. Nahivcilerin çoğu bu lamı akıbet lamı olarak isimlendirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sıkıntıyı kaldırma nimetine karşılık sanki onlar şirkleriyle nimete nankörlük etmek istemişlerdir ya da onun Allah’tan olduğunu inkâr etmek istemişlerdir. Bu ifadeden, Allah’a şirk koşmanın, onun verdiği nimetleri inkâr ve onlara nankörlük olduğu anlaşılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
فَتَمَتَّعُوا۠
فَ , istînâfiyyedir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tehaddi manası taşıması sebebiyle vaz edildiği anlamın dışına çıkmıştır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
فَتَمَتَّعُوا۠ kelimesi, meçhul olarak ve ُلِيَكْفُرُوا kelimesine atıfla, يَ harfiyle فَيمَتَّعُوا۠ şeklinde de okunmuştur ki “Nankörlük etsinler ve yaşatılsınlar.” şeklinde düşünülebilir. Ayrıca, aradan çekilip kendi haline bırakma anlamında bir emir de söz konusu olabilir yani ُلِيَكْفُرُوا ’daki لِ, böylece ta’lil anlamında değil, emir lâmıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ [Faydalanın, ileride göreceksiniz] cümlesi tehdit ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَتَمَتَّعُوا۠ [Öyleyse bir süre faydalanın.] cümlesi de tehdit emridir, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. En ağır tehdittir. Meçhul sıygası ile فَيُتَمَتََّعُ da okunmuştur ki o zaman لِيَكْفُرُوا ’ya atfedilmiş olur. Buna göre emir لِ ’nın tehdit için gelen lâm, فَ ’nin de cevap için olması caiz olur. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَتَمَتَّعُوا۠ emri, tehdit içindir. Burada doğrudan doğruya onlara hitap edilmesi, ilâhi gazabın son haddini ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
فَ , ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle vaîd siyakında olduğu için istikbal harfi سَوْفَ tekid ifade etmiştir.
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ [Yakında bileceksiniz.] haber cümlesi muktezâ-i zâhirin hilafına olarak tehdit içerdiği için lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
سَوْفَ ; ahirette bileceklerine işarettir. İlimden maksat ise başlarına gelecek azabı tadacakları gerçeğidir.
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ [Yakında bileceksiniz.] cümlesinde icaz-ı kasr vardır. Cenab-ı Hakk onların davranışları neticesinde başlarına neler geleceğini muhatabın muhayyilesine bırakarak az lafızla çok şey ifade etmiştir.
Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘’Yakında bileceksiniz.’’ zahir manası, nankörlük edenlerin cezalandırılacakları manasını da taşımaktadır.
يَكْفُرُوا ile تَعْلَمُونَ kelimeleri arasında gaibden muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.
Tesvif harfi سَوْفَ ’den murad, tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ harfinin mazi fiili tekidi gibi -müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince, bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf Suresi/123)
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ [Yakında bileceksiniz.] cümlesi, kâfirlerin akıbetini belirten bir haber cümlesidir. Yani yaptıklarının sonucunu anlayacaklar demektir. Fiilin mef’ûlu mahzuftur. Mef’ûlun hazfi, korku uyandırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayetteki تَعْلَمُونَ [bileceksiniz] ifadesinin benzerleri çeşitli ayetlerde geçmektedir. (Hicr Suresi, 3; Furkan Suresi, 42; Ankebut Suresi, 66; Saffat Suresi, 170; Zuhruf Suresi, 89; Tekâsür Suresi, 3-4) Bunların çoğunda tertip, kendilerine gizli olan, inkâr ettikleri veya şüpheye düştükleri gelecek olan o günün hakikatinin kendilerine beyanı şeklindedir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)