11 Mart 2025
Nahl Sûresi 55-64 (272. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nahl Sûresi 55. Ayet

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  ٥٥


Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِيَكْفُرُوا nankörlük etmek için ك ف ر
2 بِمَا karşı
3 اتَيْنَاهُمْ kendilerine verdiğimize ا ت ي
4 فَتَمَتَّعُوا öyleyse eğlenin م ت ع
5 فَسَوْفَ yakında
6 تَعْلَمُونَ bileceksiniz ع ل م
Râzî, bu âyetleri tefsir ederken konuyla ilgili görüşünü şu şekilde ifade eder: “İnsanın aslî fıtratı ve temiz hilkati belâ, zarar, âfet gibi korku ve sıkıntı zamanlarında Allah’tan başka sığınak olmadığına, sadece O’ndan yardım geleceğine şahitlik eder. Ama belâ ve zarar ortadan kalkınca da bu itikad üzere olmak gerekir. Musibet geldiğinde Allah’tan başka sığınak olmadığını itiraf edip de ondan kurtulunca bunun aksine davranmak, Allah’a ortak koşmak vahim bir cehalet, tam bir dalâlettir” (XX, 51). Âyette de bazı insanların bu şekilde çelişkili tutuma girerek Allah’a ortak koşmaları (genel anlamda Allah’tan başka varlıklara tanrısal bir güç ve değer yüklemeleri), beklenmedik bir durum (müfâcee) için kullanılan “izâ” edatıyla ifade edilerek yadırganmıştır. Bu sebeple meâlinde bu edatı “gariptir ki” şeklinde çevirmeyi uygun bulduk. Yine Râzî, 1 Muharrem 602 tarihinde (18 Ağustos 1205) bu âyetlerin tefsirini yazarken sabah vaktinde şiddetli bir deprem olduğunu, insanların dehşet içinde bağıra çağıra Allah’a dua edip yalvardıklarını, fakat bir süre sonra yine “sefâhet ve cehâletlerine” döndüklerini belirtip bu olayı söz konusu âyetin açıklanmasına bir örnek olarak gösterir (XX, 51-52). Müfessirlerin çoğu 55. âyetin başındaki “li” edatını “ta‘lil lâmı” (sebep bildiren edat) kabul ederek âyeti bizim meâlimizdeki gibi anlamışlardır. Ancak bunun “âkıbet lâmı” (işin vardığı sonucu bildiren edat) olduğu ileri sürülerek âyete, “Nihayet verdiklerimize karşılık nankörlük yaparlar” diye mâna verenler olduğu gibi (bk. İbn Kesîr, IV, 495; Şevkânî, III, 192), âyet metnindeki “li-yekfürû” ifadesinin tehdit ve uyarı anlamı taşıyan emir olduğunu savunarak bu kısma, “Nankörlük etsinler bakalım!…” şeklinde mâna verenler de olmuştur (bk. Zemahşerî, II, 332; İbn Atıyye, III, 401).

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ

 

لِ  harfi,  يَكْفُرُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. Veya akıbet lamıdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  يُشْرِكُونَ  fiiline mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. يَكْفُرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يَكْفُرُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتَيْنَاهُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰتَيْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْنَاهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile  tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 فَتَمَتَّعُوا۠ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. تَمَتَّعُوا۠  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَمَتَّعُوا۠  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

 


فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

 

 

Fiil cümlesidir. فَ  ta’liliyyedir.  سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif-erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

 

لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ 

 

Önceki ayetin devamı olan ayette sebep bildiren harf-i cer  لِ  ve gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ  cümlesi, önceki ayetteki  يُشْرِكُونَۙ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  يَكْفُرُوا  fiiline mütealliktir.  Sılası olan  اٰتَيْنَاهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Bu ifadenin başındaki  لِ 'ın hangi lâm olduğu hususunda şu iki izah yapılmıştır:

a. Bu,  كَئْ  “için” anlamına gelen lâm'dır. Buna göre mana, “Onlar, bu sıkıntıyı kendilerinden kaldırma işinde Allah'a, başkasını ortak koşarak müşrik oldular.” şeklinde olur. Onların bu ortak koşmadan maksatları ise bu nimetlerin, Allah'tan olduğunu kabul etmemeleridir. 

b. Bu lâm, akıbet lâm'ıdır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın tıpkı “Bunun üzerine firavunun adamları onu ileride yitik olarak aldı. Çünkü akıbet kendi başlarına bir düşman ve bir dert olsun diye onu aldılar.” (Kasas Suresi, 8) ayetinde olduğu gibidir. Yani “Bu yalvarış ve yakarışlarının neticesi bu küfür ve nankörlük olmuştur.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Buradaki küfür, nimeti inkârdır. Bu yüzden Allah Teâlâ’nın  بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْ  [onlara verdiğimiz nimetlerden] sözüyle ilişkilidir. Nimeti inkâr, onların şirk sebebi değildir. Çünkü onlar daha önce de şirk koşuyorlardı.Lakin kendilerindeki zararın giderilmesi peşi sıra şirk koşmuşlardır. Bu durum yani peşisıralık; yapılan iş ile bu işin sebebinin peşisıralığına benzetilmiştir. Vech-i şebeh, beklemeksizin nimeti inkârda acele etmeleridir. Lam-ı ta’lil bu mukayese için müsteardır. İstiare-i tebeiyye temlihiyye tehekkümiyedir. Kur'an’da buna benzer ifade çoktur. Nahivcilerin çoğu bu lamı akıbet lamı olarak isimlendirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Sıkıntıyı kaldırma nimetine karşılık sanki onlar şirkleriyle nimete nankörlük etmek istemişlerdir ya da onun Allah’tan olduğunu inkâr etmek istemişlerdir. Bu ifadeden, Allah’a şirk koşmanın, onun verdiği nimetleri inkâr ve onlara nankörlük olduğu anlaşılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


 فَتَمَتَّعُوا۠ 

فَ , istînâfiyyedir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tehaddi manası taşıması sebebiyle vaz edildiği anlamın dışına çıkmıştır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

فَتَمَتَّعُوا۠  kelimesi, meçhul olarak ve  ُلِيَكْفُرُوا  kelimesine atıfla,  يَ  harfiyle  فَيمَتَّعُوا۠  şeklinde de okunmuştur ki “Nankörlük etsinler ve yaşatılsınlar.” şeklinde düşünülebilir. Ayrıca, aradan çekilip kendi haline bırakma anlamında bir emir de söz konusu olabilir yani  ُلِيَكْفُرُوا ’daki  لِ, böylece ta’lil anlamında değil, emir lâmıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  [Faydalanın, ileride göreceksiniz] cümlesi tehdit ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَتَمَتَّعُوا۠  [Öyleyse bir süre faydalanın.] cümlesi de tehdit emridir, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. En ağır tehdittir. Meçhul sıygası ile  فَيُتَمَتََّعُ  da okunmuştur ki o zaman لِيَكْفُرُوا ’ya atfedilmiş olur. Buna göre emir لِ ’nın tehdit için gelen lâm, فَ ’nin de cevap için olması caiz olur. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

فَتَمَتَّعُوا۠  emri, tehdit içindir. Burada doğrudan doğruya onlara hitap edilmesi, ilâhi gazabın son haddini ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

فَ , ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle vaîd siyakında olduğu için istikbal harfi  سَوْفَ  tekid ifade etmiştir.

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  [Yakında bileceksiniz.] haber cümlesi muktezâ-i zâhirin hilafına olarak tehdit içerdiği için lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

سَوْفَ ; ahirette bileceklerine işarettir. İlimden maksat ise başlarına gelecek azabı tadacakları gerçeğidir.

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  [Yakında bileceksiniz.] cümlesinde icaz-ı kasr vardır. Cenab-ı Hakk onların davranışları neticesinde başlarına neler geleceğini muhatabın muhayyilesine bırakarak az lafızla çok şey ifade etmiştir.

Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘’Yakında bileceksiniz.’’ zahir manası, nankörlük edenlerin cezalandırılacakları manasını da taşımaktadır. 

يَكْفُرُوا  ile  تَعْلَمُونَ  kelimeleri arasında gaibden muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. 

Tesvif harfi  سَوْفَ ’den murad, tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ  harfinin mazi fiili tekidi gibi -müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince, bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf Suresi/123)

فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ  [Yakında bileceksiniz.] cümlesi, kâfirlerin akıbetini belirten bir haber cümlesidir. Yani yaptıklarının sonucunu anlayacaklar demektir. Fiilin mef’ûlu mahzuftur. Mef’ûlun hazfi, korku uyandırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayetteki  تَعْلَمُونَ  [bileceksiniz] ifadesinin benzerleri çeşitli ayetlerde geçmektedir. (Hicr Suresi, 3; Furkan Suresi, 42; Ankebut Suresi, 66; Saffat Suresi, 170; Zuhruf Suresi, 89; Tekâsür Suresi, 3-4) Bunların çoğunda tertip, kendilerine gizli olan, inkâr ettikleri veya şüpheye düştükleri gelecek olan o günün hakikatinin kendilerine beyanı şeklindedir. 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Nahl Sûresi 56. Ayet

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَص۪يباً مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ  ٥٦


Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (mahiyetini) bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, uydurmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَجْعَلُونَ ve ayırıyorlar ج ع ل
2 لِمَا şeylere
3 لَا
4 يَعْلَمُونَ bilmedikleri ع ل م
5 نَصِيبًا bir pay ن ص ب
6 مِمَّا
7 رَزَقْنَاهُمْ verdiğimiz rızıktan ر ز ق
8 تَاللَّهِ Allah’a andolsun ki ا ل ه
9 لَتُسْأَلُنَّ siz mutlaka sorulacaksınız س ا ل
10 عَمَّا şeylerden
11 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
12 تَفْتَرُونَ uyduruyorlar ف ر ي
En‘âm sûresinin 136. âyetinde daha ayrıntılı olarak ifade edildiği üzere putperest Araplar, hayvanlarının ve ziraî ürünlerinin bir kısmını putlara ayırır, bunları tapınak hizmetlerinde kullanırlardı; ayrıca putları için kurban keser, onlara sunarlardı (İbn Atıyye, III, 401). Âyette onların bu tür telakki ve uygulamalarının tamamen kendilerinin yakıştırdığı asılsız şeyler olduğu ve bunlardan dolayı kesinlikle sorguya çekilecekleri belirtilmektedir. “Bilmedikleri şeyler” diye çevirdiğimiz kısım, “hiçbir şey bilmeyen nesneler” şeklinde de anlaşılmıştır (Zemahşerî, II, 332; İbn Atıyye, III, 401).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 409

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَص۪يباً مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. يَجْعَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَجْعَلُونَ  fiiline veya mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. İsm-i mevsûlu sılası  لَا يَعْلَمُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نَص۪يباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مَٓا müşterek ism-i mevsûl,  مِنْ  harf-i ceriyle  نَص۪يباً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlu sılası  رَزَقْنَاهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

رَزَقْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ

 

Fiil cümlesidir. تَا  kasem harfidir. تَاللّٰهِ  car mecruru, takdiri  أُقْسمُ (kasem ederim) olan mahzuf fiile mütealliktir. 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

تُسْـَٔلُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl, عن  harf-i ceriyle  تُسْـَٔلُنَّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ  تَفْتَرُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَفْتَرُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.

تَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  فري ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَص۪يباً مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  لِمَا , harf-i cerle  يَجْعَلُونَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِمَا  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  نَص۪يباً ’e takdim edilmiştir.

نَص۪يباً ‘deki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مِمَّا  harf-i cerle  نَص۪يباً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

Sılası olan  رَزَقْنَاهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)

رَزَقْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ  [Bilmeyenlere de ayırırlar] yani ilmi olmayan ilâhlarına (putlara) verirler demektir, çünkü onlar cansızdırlar. O zaman zamir  مَا ’ya ait olur ya da “bilmediklerine verirler” demektir. Çünkü onlar da yanlış şeylere itikat ederler, mesela kendilerine fayda vermeleri ve şefaat etmeleri gibi. O zaman  مَا ’ya ait olan “aid zamir” hazf edilmiş olur. Ya da cahilliklerinden demektir ki o zaman  مَا  masdariye olur, verilen kimseler de bilindiği için hazf edilmiş olur. (Beyzâvî,Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

يَجْعَلُونَ - يَعْلَمُونَ  kelimeleri arasında gayr-ı tam cinas vardır.

نَص۪يباً - رَزَقْنَاهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

  تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ

 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Kasem harfi  تَ  nedeniyle mecrur olan, muksemun bih  تَاللّٰهِ , takdiri  أقسم (Yemin ederim) olan mahzuf fiile mütealliktir. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ  cümlesi, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Azamet zamirinden sonra, zamir makamında ism-i celâle iltifat edilmesi, hükmün illetini bildirmek, korkuyu artırmak ve tehditte mübalağa içindir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle  تُسْـَٔلُنَّ  fiiline mütealliktir.

Sıla cümlesi olan  كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ , nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan  تَفْتَرُونَ  ‘nin faide-i haber ibtidaî kelam olan muzari fiil cümlesiyle gelmesi hükmü takviye, hudûs, tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafat, s. 103)

Kelamın başında yemin zikredilmesi ve son derece gazap belirterek doğrudan doğruya onlara hitap edilmesi, açıkça şiddetli ceza vaadini ifade etmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sîbeveyhi der ki:  تَاللّٰهِ  sözündeki kasem  تَ ’sini Araplar lafza-i celâl dışındaki sıfatlarda kullanmazlar. Mesela,  تربّ الكعبة  demezler. (https://tafsir.app/aljadwal/16/56)

Allah Teâlâ onları sorguya çekeceği hususunda zatına yemin etmiştir. Bu, son derece şiddetli bir tehdittir. Bununla, Allah Teâlâ’nın onlara kınama, ayıplama ve tehdit üslubu ile soru soracağı manası kastedilmiştir. Bu sorunun ne zaman sorulacağı hususunda iki ihtimal vardır:

1. Bu, o şahsın ölümü iyice yaklaşıp canı çıkarken azap meleklerini görmesi esnasında olacaktır. Bunun, kabir azabı esnasında olacağı da söylenmiştir.

2. Bu sorgu ahirette olacaktır. Bu görüş daha uygundur. Çünkü Allah Teâlâ, orada, sorguya çekilme esnasında, çeşitli azarlama ve kınama yerine geçecek şeylerin olacağını haber vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ  [Allah’a yemin olsun ki ettiğiniz iftiradan mutlaka sorulacaksınız] cümlesindeki iftira; onların ilâh olduğu ve ibadete layık bulundukları manasıdır. Bu da onlar için tehdittir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مَا  ayette üç yerde ism-i mevsûl olarak gelmiştir. Aralarında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَعْلَمُونَ  ile  لَتُسْـَٔلُنَّ  kelimeleri arasında gaibden muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

كانَ  fiilinin muzari olarak gelişi iftiranın onların devamlı olarak yaptığı bir işi olduğunu belirtmek içindir. Bu fiil onlarda yinelenmekte ve devam etmektedir. Bu ifade  عَمّا تَفْتَرُونَ ve  عَمّا افْتَرَيْتُمْ demekten daha beliğdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Nahl Sûresi 57. Ayet

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ  ٥٧


Onlar, kızları Allah’a nispet ediyorlar -ki O, bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَجْعَلُونَ ve isnad ediyorlar ج ع ل
2 لِلَّهِ Allah’a
3 الْبَنَاتِ kızları ب ن ي
4 سُبْحَانَهُ şanı yüce olan س ب ح
5 وَلَهُمْ ve kendilerine de
6 مَا
7 يَشْتَهُونَ hoşlandıklarını ش ه و
Putperest Araplar’ın önde gelenlerinden Huzâa ve Kinâne kabileleri melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ederlerdi. Âyette “hâşâ” diye çevirdiğimiz sübhânehû deyimiyle Allah Teâlâ’nın, ancak yaratılmışlar için geçerli olan bu tür özelliklerden kesinlikle münezzeh olduğu ifade buyurulmaktadır. Ayrıca burada Câhiliye Arapları’nın erkek evlâtlarla kızlar arasında bir değer ayırımı yapmaları ve bu temelsiz telakkiye göre erkek çocukların kendi has evlâtları olduğunu büyük bir gururla ifade ederken ikinci sınıf varlıklar olarak gördükleri kızları, başlarından atarcasına Allah’a nisbet etmeleri de dolaylı olarak eleştirilmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 410

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ 

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ  ile önceki ayetteki  يَجْعَلُونَ  fiiline atfedilmiştir.  

يَجْعَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ  car mecruru  يَجْعَلُونَ  fiiline mütealliktir.  الْبَنَاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

سُبْحَانَهُ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبح (tesbih ederiz) şeklindedir. İtiraziyyedir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ

 

لَهُمْ  car mecruru, ikinci  يَجْعَلُونَ  fiiline müteallik olup, atıf harfi وَ  ile  يَجْعَلُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi  لْبَنَاتِ ’ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشْتَهُونَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشْتَهُونَ  fiili  نَ ’un  sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَشْتَهُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  شهو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  يَجْعَلُونَ  fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلّٰهِ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  الْبَنَاتِ ’ye takdim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

سُبْحَانَهُ  cümlesi, itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَهُ  ifadesi, takdiri  نسبّح  (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

لِلّٰهِ  ‘ye matuf olan  لَهُمْ  car mecruru, يَجْعَلُونَ  fiiline mütealliktir.  

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , atıf harfi وَ  ile  يَجْعَلُونَ  fiilinin mef’ûlü  لْبَنَاتِ ’ye matuftur. Sılası olan  يَشْتَهُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَات  ibaresine,  وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ  ibaresinin delaletiyle kızlara kıymet vermedikleri ve onları değersiz buldukları anlamı idmâc edilmiştir.

Ayet ihtibâk sanatının güzel bir örneğidir. Kızlar zikredilmiş fakat mukabili olan erkekler hazf edilmiştir. İhtibâk bir belâgat terimi olarak; “İkinci cümlede benzeri zikredilen kelime veya ifadenin birinci cümleden, birinci cümlede benzeri zikredilenin de ikinci cümleden hazf edilmesi” şeklinde tanımlanır. Buna göre ihtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

يَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ  [Allah’a kızları veriyorlar] - سُبْحَانَهُ  [ki Allah bundan münezzehtir] - وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ  [kendilerine de istediklerini alıyorlar] cümlelerinde  سبحانه  lafzı ara (itiraz) cümledir. Halkı bu çirkin cehalete karşı hayrete düşürmek için gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Nahl Sûresi 58. Ayet

وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ  ٥٨


Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا zaman
2 بُشِّرَ müjdelendiği ب ش ر
3 أَحَدُهُمْ onlardan birine ا ح د
4 بِالْأُنْثَىٰ kız çocuğu ا ن ث
5 ظَلَّ kesilir ظ ل ل
6 وَجْهُهُ yüzü و ج ه
7 مُسْوَدًّا kapkara س و د
8 وَهُوَ ve o
9 كَظِيمٌ içi öfkeyle dolar ك ظ م
Câhiliye Arapları kız çocuklarını iki sebeple istemezlerdi: İlki geçim sıkıntısı, ikincisi de namus anlayışları (Râzî, XX, 56). Erkek çocuklar ileride kabilenin silâhşoru olacakları için onları istememek şöyle dursun, 57. âyetin sonunda da ima edildiği üzere, erkek çocuklara sahip olmaktan özellikle hoşlanırlar, sayılarının çokluğu ile övünürlerdi; fakat kız çocukları, Türkçe’deki meşhur deyimiyle “kaşık düşmanı” olarak telakki edilirdi. İkinci ve daha önemli sebebe gelince, ardı arkası kesilmeyen kabileler arası savaşlarda kız ve kadınların esir düşmeleri ve câriye olarak tutulmaları, alınıp satılmaları, namusuna çok düşkün olan Câhiliye Arabı için son derece onur kırıcı bir durumdu ve bu yüzden toplumda kız çocuğuna sahip olmak bir utanç sebebi olarak algılanıyordu; aslında sevinmek gerektiği için 59. âyette “müjde” kelimesiyle ifade edilen böyle bir doğum haberi alan baba, tam tersine üzüntüye boğuluyordu. Âyet, bu son derece cahilce telakkinin, acımasız törenin baskısı altında kalan, ama fıtratındaki babalık duygusunun etkisinden de kurtulamayan Câhiliye Arabı’nın bunalımını, kısa fakat oldukça etkileyici bir ifadeyle özetlemektedir: “Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün!” Âyet, onları böylesine korkunç bir ikilemle karşı karşıya bırakan zihniyeti, “Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!” diyerek mahkûm etmektedir (kız çocuklarının öldürülmesi hususunda ayrıca bk. İsrâ 17/31; Tekvîr 81/8-9).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 410

وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. بُشِّرَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بُشِّرَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. اَحَدُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْاُنْثٰى  car mecruru  بُشِّرَ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

ظَلَّ  istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.

ظَلَّ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. وَجْهُهُ  kelimesi  ظَلَّ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُسْوَداًّ  kelimesi,  ظَلَّ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

إِذَا ’dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a. (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b. (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır. (Bk. Meczum muzariler, Cümle Kuruluşu, s. 114, 118) c. Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بُشِّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بشر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

مُسْوَداًّ  ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan if’alle babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  كَظ۪يمٌۚ  haber olup damme ile merfûdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَظ۪يمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ

 

Şart üslubunda gelen ayette  وَ , atıf harfi veya haliyedir.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى  , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)

Şart cümlesinde şart fiilinin vuku bulma ihtimali yüksek durumlarda kullanılan şart harfi olan  اِذَا  kullanılmıştır.

بُشِّرَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ  , nakıs fiil  ظَلَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  ظَلَّ  istimrar fiillerindendir. 

Yüzün kararmasının devam ettiğine işaret eder. Dönüşüm ifade eder. Nitekim nakıs fiillerin çoğu bu anlamda kullanılır. 

ظَلَّ ’nin ismi olan  وَجْهُهُ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ كَظ۪يمٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsned olan  كَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Yüzün kararması kötü haber almaktan kinayedir. 

بُشِّرَ  ve  كَظ۪يمٌۚ  arasında îhâm-ı tıbâk vardır.

ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ  [Yüzün kararması] ifadesinde sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

ظَلَّ - مُسْوَداًّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَظ۪يمٌ  “açıklamadığı bir tasadan, endişeden bir yudum almak, yutmak” manasındadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 4, s.92)

مُسْوَداًّ  kelimesi  مسودٌّ (kara) ve  مسواَدٌّ (kapkara) şeklinde okunmuştur. Bu takdirde  ظَلَّ ’de, müjdelenen kişiye ait bir zamir vardır;  وَجْهُهُ مُسْوَدٌّ  (yüzü simsiyah) ifadesi ise haber yerine geçen bir cümle olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)

Bu ayette de yüzün simsiyah olması gündüz için kullanılan  ظَلَّ  fiili ile ifade edilmiş ve siyah ile beyaz arasında gizliden bir tezatlık algısı verilmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَداًّ وَهُوَ كَظ۪يمٌۚ  [kendisi pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir] cümlesi yüzünün ifadesi değişir, demektir. Yoksa burada beyazlığın zıddı olan siyahlığı kast etmemektedir. Bu, o kimsenin kız çocuğunun doğumu dolayısıyla kederlendiğinin kinaye yolu ile ifade edilmesidir. Araplar hoşuna gitmeyen bir şey ile karşılaşan herkes hakkında; “Gam ve kederden dolayı yüzü simsiyah kesildi.” derler. Bu açıklamayı Zeccâc yapmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

تبشير, Arap istilahında, sevince sebep olacak haberlere has bir ifadedir. Ama, asıl lügat manası itibarı ile bu kelime, insanın yüzünün derisinin (beşeresinin) renginin değişmesinde tesirli olan haber demektir. Sevincin, yüzün cildinin renginin değişmesine sebep olduğu gibi üzüntünün de buna sebep olacağı malumdur. Bineaneleyh تبشير  lafzının, bu iki hususta da bu manayı, mecaz olarak değil “hakikat” olarak ifade etmiş olması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nahl Sûresi 59. Ayet

يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ  ٥٩


Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَتَوَارَىٰ gizlenir و ر ي
2 مِنَ
3 الْقَوْمِ kavminden ق و م
4 مِنْ dolayı
5 سُوءِ kötülüğünden س و ا
6 مَا
7 بُشِّرَ verilen müjdenin ب ش ر
8 بِهِ ona
9 أَيُمْسِكُهُ onu tutsun mu? م س ك
10 عَلَىٰ
11 هُونٍ hakaretle ه و ن
12 أَمْ yoksa
13 يَدُسُّهُ onu gömsün mü? د س س
14 فِي
15 التُّرَابِ toprağa ت ر ب
16 أَلَا bak
17 سَاءَ ne kötü س و ا
18 مَا
19 يَحْكُمُونَ hüküm veriyorlar ح ك م

Riyazus Salihin, 342 Nolu Hadis
Ebû Îsâ Mugîre İbni Şu’be radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ size ana babaya itaatsizlik etmeyi, verilmesi gerekeni vermeyip almaya hakkı olmayan şeyi istemeyi ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi haram kılmış; dedi kodu yapmayı, çok soru sormayı ve malı israf etmeyi de mekruh kılmıştır.”
(Buhârî, İstikrâz 19, Edeb 6, Zekât 53; Müslim, Akdıye 10-14)

Riyazus Salihin, 269 Nolu Hadis
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle yanyana bulunacağız” buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi.
(Müslim, Birr 149. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 13)

وري Veraye : Bu fiil birşeyin üzerini örtmek anlamında mufâale babına sokularak وارَى şeklinde kullanılır. Tefâul babında ise تَوارَى olarak arkasına saklanıp örtünmek demektir. وَراءٌ sözcüğüne gelince bununla sadece arkası kastedilir. Yahudilerin Hz. Musa’dan miras aldıkları kitap olan Tevrat’ta تَوْراة yine bu köktendir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri verâlı olmak, tevrat, tevriye ve mâverâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

دسّ Desse :الدَّسُّ bir tür zorlama ile bir nesneyi başka bir nesnenin içine sokmaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 1 ayette fiil olarak geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli desisedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ 

 

Ayet, önceki ayetteki  كَظ۪يمٌ ’un hali olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. يَتَوَارٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ الْقَوْمِ  car mecruru  يَتَوَارٰى  fiiline mütealliktir.  مِنْ سُٓوءِ  car mecruru  يَتَوَارٰى  fiiline mütealliktir.  Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsmi mevsûlun sılası  بُشِّرَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

بُشِّرَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِه۪  car mecruru  بُشِّرَ  fiiline mütealliktir.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَوَارٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi  وري ‘dir. 

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بُشِّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بشر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. يُمْسِكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى هُونٍ  car mecruru  يُمْسِكُهُ  fiilinin mahzuf haline mütealliktir.

اَمْ  atıf harfi hemzenin muadilidir. يَدُسُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي التُّرَابِ  car mecruru  يَدُسُّهُ  fiiline mütealliktir.  

اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُمْسِكُ   fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  مسك ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ

 

Fiil cümlesidir. اَلَا  tenbih harfidir.  سَٓاءَ  zem anlamı taşıyan camid fildir. Faili müstetir olup takdiri    هُو ’dir. مَا  harfi,  سَٓاءَ  ‘nin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfedir. سَٓاءَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, هو  şeklindedir. يَحْكُمُونَ  cümlesi, nekre-i mevsûfe  مَا ‘nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

يَحْكُمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. سَٓاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir.  Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 1. Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi. 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması. 3. سَاءَ  Fiilinin  مَا  Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَلَا ; konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Önceki ayetteki  كَظ۪يمٌ ’un halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سُٓوءِ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  بُشِّرَ بِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede sıfat yerine izafet terkibi tercih edilmiştir. Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪  izafetinde, سُٓوءِ  sıfat olmasına rağmen  مَا بُشِّرَ بِه۪ ‘nın önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü müjde, yerine [Müjdenin kötüsü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِه۪  ibaresinde istiare sanatı vardır. Bahsi geçenlere bu ayette tehekküm ve alay ifâdesi vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla müjde, kötü haber manasında kullanılmıştır. Mübalağa ifade eden bu üslupta, verilen haberin ne kadar kötü algılandığı vurgulanmıştır.

سُٓوءِ - بُشِّرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

بُشِّرَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

بُشِّرَ بِه۪  deki  ه۪  zamirinin müzekker gelmesi; müjdeden kelimesinde mündemiç şeye ait olduğundandır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır.

اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ  cümlesi  اَمْ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

Hemze ve  اَمْ  edatıyla sorulan sorunun amacı, iki durumdan hangisinin gerçekleşmiş olduğunu tespite yöneliktir. Dolayısıyla müspet veya menfi bir hüküm ifade etmeyen bu istifham tasavvurîdir ve ikisinden birinin mahiyetini öğrenmeye yöneliktir.

هُونٍ ’deki nekrelik nev, kesret ve tahkir ifade eder.

Fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ  cümlesiyle,  يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Cenab-ı Allah, اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ [Onu yanında mı tutacak?] ifadesindeki zamiri müzekker getirmiştir. Çünkü bu zamir, bir önceki  مَا بُشِّرَ بِه۪ۜ  ifadesindeki  مَا ‘ya aittir. 

هُونٍ, zillet, horluk, hakirlik manasınadır. Nitekim Nadr b. Şumeyl şöyle der: “Arapçada, ‘O, onun üzerine  أهْوَن ’dir,  هُونٍ ’dur,  هَوان ’dır denir. Yine ‘Onu küçük, hakir gördüm.’ denir.” Ayetteki  هُونٍ  (horluk-zelillik) vasfının kime ait olduğu hususunda iki görüş vardır:

1. Bu, doğmuş olan o kız çocuğunun vasfıdır. Buna göre mana, “O adam, bu kız çocuğunu, gözünde o kız çocuğunu hor ve hakir olarak mı yanında mı tutacak?” şeklindedir.

2. Atâ’nın rivayetine göre İbni Abbas (r.a), bu kelimenin babaya ait bir sıfat olduğunu söylemiştir. Buna göre mana, “O baba, bu kızı, kendisinin zelil ve utanç içinde olmasına rağmen isteyerek onu tutabilecek mi?” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cahiliye döneminde, bir kimsenin kız çocuğu doğunca ondan utanç duyar ve insanlardan uzaklaşma ihtiyacı hissederdi. Bunlardan bazıları da bu kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürürlerdi. Bunu yapmalarının sebebi, kızlarının kaçırılarak onlara tecavüz edilmesinden korkmaları yahut da nüfuslarının çoğalarak fakirleşmelerinden endişe etmeleriydi.(Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

دسٌَ ; bir şeyi bir şeyin içine sokarak gizlemektir. Rivayet olunduğuna göre, Araplar kızları olunca bir çukur eşerler, o kız çocuğunu ölsün diye oraya koyarlardı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede  اَلَا  tenbih harfidir. Zem anlamı taşıyan camid fiil  سَاۤءَ ’nin dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır. 

سَٓاءَ  fiilinin, هو  şeklinde takdir edilen mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. مَا  harfi,  سَٓاءَ  fiilinin failini tefsir eden (açıklayan) nekre-i mevsûfedir.  

يَحْكُمُونَ  fiili,  مَا ’nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygada gelen fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

 

Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

سَٓاءَ - سُٓوءِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

سَٓاءَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Nahl Sûresi 60. Ayet

لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  ٦٠


Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلَّذِينَ içindir
2 لَا
3 يُؤْمِنُونَ inanmayanlar ا م ن
4 بِالْاخِرَةِ ahirete ا خ ر
5 مَثَلُ sıfatlar م ث ل
6 السَّوْءِ en kötü س و ا
7 وَلِلَّهِ (oysa) Allah’ındır
8 الْمَثَلُ sıfatlar م ث ل
9 الْأَعْلَىٰ en yüce ع ل و
10 وَهُوَ ve O
11 الْعَزِيزُ azizdir ع ز ز
12 الْحَكِيمُ hikmet sahibidir ح ك م
Müfessirler, genellikle âhirete inanmayanlara ait olduğu bildirilen “kötü sıfatlar”ı, erkek çocuklara ihtiyaç duyup kız çocukları aşağılamak ve reddetmek, ilkel bir namus anlayışı veya geçim endişesiyle onların canına kıyacak kadar merhametsizleşmek ya da cimrileşmek; Allah’a yaraştığı ifade edilen, “en yüksek nitelikler”i de O’nun evrende hiçbir şeye muhtaç bulunmayacak derecede eksiksiz-kusursuz olması, yaratılmışlara özgü vasıflardan münezzeh bulunması şeklinde sıralamışlardır (Zemahşerî, II, 333; Râzî, XX, 56). Ancak âyeti daha kapsamlı düşünmenin de mümkün olduğu kanaatindeyiz. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde olduğu gibi bu sûrenin 17. âyetinden başlayan bölümünde de putperestlerin inançları, tutum ve davranışları, uygulamaları, töreleri ve son olarak kız çocuklarıyla ilgili merhametsiz telakkileri eleştirilmektedir; 56. âyette ise Allah adına yemin edilerek bütün bunlardan dolayı sorguya çekilecekleri açıkça bildirilmektedir. Fakat onlar, nefislerinin esiri olmaları, günah işleme arzusuyla dolup taşmaları yüzünden böyle bir sorumluluğu kabule yanaşmıyor, bundan dolayı da âhirete inanmıyorlardı; çünkü böyle bir hayatın varlığına inanmak, yaptıklarının hesabını vereceklerini kabul etmek anlamına gelecekti. Bu yüzden konumuz olan âyette belirtilen kötü sıfatlara sahip olanlar “âhirete inanmayanlar” olarak anılmıştır. Zira onlar âhirete inansalardı bu sıfatlardan da kurtulmaya çalışırlardı.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 410-411

لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ 

 

İsim cümlesidir.  لِلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالْاٰخِرَةِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. 

مَثَلُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّوْءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ

 

İsim cümlesidir. Lafza-i celâl, atıf harfi وَ ’la  لِلَّذ۪ينَ ’ye matuftur.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَثَلُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

الْاَعْلٰى  kelimesi  الْمَثَلُ ’nun sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْحَك۪يمُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِلَّذ۪ينَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَثَلُ السَّوْءِ  izafeti, muahhar mübtedadır.

Mevsûlün sıla cümlesi olan  لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsnedin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, o kimselerin bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında onlara tahkir ifade eder.

مَثَلُ السَّوْءِۚ  ifadesi, mevsûfun sıfatına izafesi babındandır. Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, veciz ifade ve muzâfı tahkir içindir. 

مَثَلُ السَّوْءِ  [Kötü mesel], kötü sıfattır. Onların kötü sıfatları, fakirlik ve utanç sebebiyle kız çocukları olmasından hoşlanmamalarıdır.

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى  cümlesi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِلّٰهِ car- mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.   

الْاَعْلٰى , muahhar mübteda olan  الْمَثَلُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الْاَعْلٰى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ  ibaresiyle,  وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ  ibaresi arasında mukabele sanatı vardır.

مَثَلُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَثَلُ السَّوْءِۚ  [En kötü mesel] , kötü sıfattır. Onların kötü sıfatları, o insanların çocuğa olan ihtiyaçları ile fakirlik ve utanç yüzünden kız çocuklarının olmasından hoşlanmamalarıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الْمَثَلُ الْاَعْلٰى  [En yüce mesel] ise yüce ve kudsî sıfatlar manasınadır. Bu sıfat da Cenab-ı Hakk’ın, çocukları olmaktan münezzeh ve berî olmasıdır. Buna göre eğer, [Allah için darb-ı mesel yapmayın. (Nahl Suresi, 74)] ayetine rağmen nasıl, [En yüce mesel, Allah’ındır] buyurulmuştur?” denilirse biz deriz ki: Allah Teâlâ’nın getirdiği darb-ı mesel haktır, doğrudur. Başkalarının (Allah için yapacağı) darb-ı meseller (benzetmeler) ise batıldır. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kız çocuklarını hor görmek, onları diri diri toprağa gömmek ve sadece oğlan çocuklarıyla iftihar etmek gibi kötü sıfatlar, ahirete iman etmeyen müşriklere aittir. En yüce sıfatlar ise Allah’ındır. Allah, müşriklerin, kendisine isnad ettikleri sıfatlardan uzaktır. Allah her şeye galiptir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

 

وَ , atıf harfidir. Hükümde ortaklık nedeniyle  وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  isimleri marife gelmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. 

Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişiklerle başka surelerde tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)

Önce gelen  الْعَز۪يزُ  ismini  الْحَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, ,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  [Mutlak kudret, kuvvet ve hikmet sahibidir] kelimeleri mübalağa ifade eden kiplerdir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Kâmil kudrete ve özellikle onları günahlarından dolayı sorumlu tutmaya yegâne kādir olan ve bütün yaptıklarını üstün bir hikmetin gereği olarak yapan ancak Allah'tır. İşte bunlar da Allah'ın harika sıfatlarındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 61. Ayet

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ  ٦١


Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 يُؤَاخِذُ cezalandırsaydı ا خ ذ
3 اللَّهُ Allah
4 النَّاسَ insanları ن و س
5 بِظُلْمِهِمْ yaptıkları (her) haksızlıkla ظ ل م
6 مَا
7 تَرَكَ bırakmazdı ت ر ك
8 عَلَيْهَا üzerinde (yeryüzünde)
9 مِنْ hiçbir
10 دَابَّةٍ canlı د ب ب
11 وَلَٰكِنْ fakat
12 يُؤَخِّرُهُمْ onları erteler ا خ ر
13 إِلَىٰ -ye kadar
14 أَجَلٍ bir süre- ا ج ل
15 مُسَمًّى takdir edilen س م و
16 فَإِذَا zaman
17 جَاءَ geldiği ج ي ا
18 أَجَلُهُمْ süreleri ا ج ل
19 لَا asla
20 يَسْتَأْخِرُونَ geri kalmazlar ا خ ر
21 سَاعَةً bir sa’at (dahi) س و ع
22 وَلَا ne de
23 يَسْتَقْدِمُونَ ileri geçerler ق د م
“Haksızlık” diye çevirdiğimiz zulüm kelimesinden maksat, putperestlerin buraya kadar bir bölümü hakkında bilgi verilip eleştirilmiş bulunan bâtıl inanç ve yanlış davranışları, özellikle İslâm’a ve müslümanlara karşı insafsızca sergiledikleri saldırgan tutumlarıdır. Fakat onların bütün haksızlıklarının temelinde Allah’a ortak koşmaları bulunuyordu. Zulüm genel anlamıyla, “bilgi ve inançta gerçeğin dışına sapmak, yanlış ve kötü olanı yapmak” demek olup en yüce gerçek Allah’ın varlığı ve birliği, en büyük sapma da O’nun varlığına ve birliğine uymayan inançlara sapmak, O’ndan başkasını tanrı tanıyıp kulluk etmektir. Bu sebeple Kur’an’da, “Kuşkusuz şirk çok büyük bir zulümdür” (Lokmân31/13) buyurulur.
 Bundan önceki âyetlerde asıl muhatap alınıp eleştirilenler Mekkeli putperestler olmakla birlikte, bu âyette “Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden cezalandıracak olsaydı…” buyurularak bütün insanlar söz konusu edilmiştir. Çünkü Mekkeli putperestler şirk ve inkâra, kötülük ve haksızlığa sapanların ne ilkidir ne de sonuncusudur. Bu sebeple Kur’an onlardan söz ederken bütün insanlığa da benzer yanlışları tekrar etmemeleri hususunda öğütte bulunmuş; böylece doğru inanç, güzel ahlâk ve iyi yaşayış konularında insanlığı eğitmeyi ve aydınlatmayı amaçlamıştır. Kuşkusuz eğitimin temel ilkelerinden biri sabırlı ve hoşgörülü olmak, cezalandırmada acele etmemek, eğitilenlere zaman ve fırsat tanımaktır. Bu sebeple âyette Allah Teâlâ’nın, inkârcılar ve zalimler de dahil olmak üzere çeşitli insan topluluklarını kötülükleri sebebiyle hemen cezalandırmayıp adaleti, merhameti ve keremiyle, belirlenmiş bir sürenin sonuna kadar onlara mühlet tanıdığı ifade buyurulmuştur. Ancak sapkın fikir ve yaşayışlarını sürdürüp hakka karşı direnen toplulukların muayyen bir sürenin sonunda tarih sahnesinden silinip gittikleri de bilinmektedir. “Canlı” diye çevirdiğimiz âyet metnindeki dâbbe kelimesinin sözlükte, insanın dışındaki canlıları ifade ettiği dikkate alınarak, tefsirlerde insanların yaptıkları yüzünden başka canlıların zarar görmesinin sebepleri üzerine görüşler ileri sürülmüşse de (meselâ bk. Râzî, XX, 59-60), burada kelimenin mecaz anlamında kullanıldığı, dolayısıyla hakikatte konunun, din bakımından herhangi bir yükümlülük ve sorumluluk taşımayan hayvanlarla ilgisinin bulunmadığı, âyetin özel olarak insanlar için bir uyarı amacı taşıdığı açıktır. Bununla birlikte insanların yaptıkları zulüm, kötülük, haksızlık ve genel olarak yanlış işler yüzünden öteki canlıların da zarar gördüğü bilinmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 411-412

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. يُؤَاخِذُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

يُؤَاخِذُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. بِظُلْمِ  car mecruru  يُؤَاخِذُ  fiiline mütealliktir.  Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  مَا تَرَكَ عَلَيْهَا  ‘dır.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَرَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْهَا  car mecruru  تَرَكَ  fiiline mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  دَٓابَّةٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid manadadır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

يُؤَاخِذُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  أخذ ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لٰكِنْ  istidrak harfidir. يُؤَخِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰٓى اَجَلٍ  car mecruru  يُؤَخِّرُ  fiiline mütealliktir.  مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ ’in sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤَخِّرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi أخر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. 

مُسَمًّىۚ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludür.


فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَجَلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَأْخِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَاعَةً  mef’ûlu bih olup fetha ile mansubdur.

Şartın cevabı,  لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ’dur.  لا يَسْتَقْدِمُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْتَقْدِمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir.  Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَقْدِمُونَ  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  قدم ’dir. 

يَسْتَأْخِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîleri  أخر ‘dır.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.  

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubunda gelen terkipte لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ , şart cümlesidir.

Nahivciler  لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacı bekir oğlu)

لَوۡ ,muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يُؤَاخِذُ  fiiline müteallık olan  بِظُلْمِهِمْ ’deki  بِ  harfi, sebebiyet içindir.

النَّاسَ ’ın marifeliği tüm insanları kapsadığından cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهَا  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için  دَٓابَّةٍ ’e takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  دَٓابَّةٍ ’deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.  مِنْ  ise tekid ifade eden zaid harftir. Olumsuz cümlede zaid  مِنْ  harfi, cümleyi “hiçbir” manası vererek tekid eder. Nefy siyakında nekre umum ve şümûle işarettir.

يُؤَاخِذُ - تَرَكَ   kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  دَٓابَّةٍ - النَّاسَ  kelimeleri arasında ise îhâm-ı tezat sanatı vardır.

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması,  لَمْ  harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı olarak gelir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219)

Bu kelam, “Zaten Azîz ve Hakîm ancak O'dur” cümlesinin sarih ifadesi olup onların işledikleri çirkinliklerin son haddine vardığını bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki  وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ [Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı.] ifadesindeki “insanlar” sözü ile ya ilâhi cezayı hak etmiş bütün günahkârlar, yahut da geçen ayetlerde bahsedilen müşrikler ve Allah'ın kızları bulunduğunu söyleyen kimseler kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْ  [eğer] edatı, bir şeyin bulunmaması sebebiyle diğer şeyin de olmayacağını ifade etmek için kullanılır. O halde [Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze etseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı] ayeti Allah Teâlânın, zulümleri sebebiyle insanları muaheze etmediğini, yeryüzünde canlılar bıraktığını gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عَلَيْهَا  kelimesindeki zamir,  الارض (yeryüzü) kelimesine aittir. Halbuki bu isim daha önce geçmemiştir. Ancak ne var ki bu ayette geçen  دَٓابَّةٍ  kelimesi,  الارض  (yeryüzü) kelimesine delalet eder. Çünkü  دَٓابَّةٍ  ancak yeryüzünde debelenip hareket edebilir. Çoğu kez  الارض  kelimesi her ne kadar lafzan geçmese bile kinaye yoluyla ifade edilir. Çünkü Araplar yeryüzünü kastederek “Onun üzerine, falan gibisi yoktur.” veya “Orada falancadan daha iyi kimse yoktur.” derler ve bu ifadelerde zamirle yetinirler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مِنْ دَٓابَّةٍ  [Hiçbir canlı] ayeti delil teşkil etmektedir. Çünkü canlı  دَٓابَّة  ancak yer üzerinde hareket eder. Anlam ise kâfir bir canlı bırakmaz, şeklindedir. O halde bu özel bir anlam taşımaktadır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer o küfürleri sebebi ile babaları helak edecek olsaydı, elbetteki onların çocukları da olmazdı. Yaratıklar arasında zulme sapmamış müminler de bulunduğu halde yüce Allah nasıl olur da herkesi helak eder, diye sorulacak olursa şöyle cevap verilir: Allah zalimin helakını intikam ve ceza olarak takdir eder, müminin helakına karşılık ise ahirette sevap ve mükâfat verir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ 

 

لٰـكِنَّ ’den tahfif edilmiş istidrak harfi  لٰـكِنْ ’in dahil olduğu cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لٰكِنْ  istidrak harfidir.  لٰكِنْ  kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)

اَجَلٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يُؤَخِّرُهُمْ  -  يُؤَاخِذُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

 

 فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

 

Şart üslubundaki terkip, فَ  atıf harfi ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. İnşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi konumunda şart cümlesi olan  جَٓاءَ اَجَلُهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ  [Artık ecelleri geldiği zaman] ayetinin artık kıyamet günü geldiği zaman … anlamında olduğu söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

سَاعَةً ‘deki nekrelik, tazim içindir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üslupta gelen  وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ  cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

اَجَلٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَجَلٌ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً  cümlesi ile  وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَسْتَقْدِمُونَ - يَسْتَأْخِرُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُؤَخِّر - لَا يَسْتَأْخِرُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اَجَلٍ - سَاعَةً  ve  دَٓابَّةٍ - النَّاسَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Süre geldiğinde ondan ileri gitmek (o süreden geride kalmak) tasavvur edilemediği halde bunun zikredilmesi, süreden geri kalmanın imkânsız şeylerden olduğunu bildirmek konusunda, manayı daha kuvvetli olarak ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 62. Ayet

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ  ٦٢


Hoşlarına gitmeyen şeyleri Allah’a isnad ederler. En güzel sonuç kendilerininmiş diye dilleri de yalan uyduruyor. Hiç şüphe yok ki onlara cehennem vardır ve onlar oraya en önde sokulacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَجْعَلُونَ ve isnad ediyorlar ج ع ل
2 لِلَّهِ Allah’a
3 مَا şeyi
4 يَكْرَهُونَ hoşlanmadıkları ك ر ه
5 وَتَصِفُ ve uyduruyorlar و ص ف
6 أَلْسِنَتُهُمُ onların dilleri ل س ن
7 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
8 أَنَّ hakkında
9 لَهُمُ kendilerinin olacağı
10 الْحُسْنَىٰ en güzel sonucun ح س ن
11 لَا hiç yok ki
12 جَرَمَ şüphe ج ر م
13 أَنَّ mutlaka
14 لَهُمُ onlara vardır
15 النَّارَ ateş ن و ر
16 وَأَنَّهُمْ ve onlar
17 مُفْرَطُونَ ona sürüleceklerdir ف ر ط
Mekke putperestlerinin, “Kız çocukları Allah’ın, erkekler bizimdir” diyerek kızların Allah’a, erkek çocukların ise kendilerine ait olduğu şeklindeki yukarıda da geçen bâtıl inanç ve iddialarına işaret edilmektedir (Taberî, XIV, 126-127). Ancak müfessirlerin çoğu, devamını dikkate alarak, “en güzel olan” diye çevirdiğimiz hüsnâ kelimesini “en güzel âkıbet, nihaî başarı ve mutluluk” şeklinde açıklamışlardır (İbn Kesîr, IV, 498; Kurtubî, X, 127; Râzî, XX, 60) .
 Burada müşriklerin iki açıdan yanlış düşündüklerine işaret edilmektedir: Öncelikle Allah’a çocuk isnat etmeleri son derece sakat bir inançtır, ayrıca –aslında evlâtlar arasında cinsiyetlerine göre değer farkı görmek yanlış olmakla birlikte– kendi kanaatlerine göre daha aşağı gördükleri kızları Allah’a nisbet etmeleri ikinci bir suçtur (İbn Âşûr, XIV, 191).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 412

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَجْعَلُونَ  fiili نَ ’un  sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ  car mecruru  يَجْعَلُونَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَكْرَهُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَكْرَهُونَ  fiili nun’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَصِفُ  fiili, atıf harfi وَ ‘la  يَكْرَهُونَ  fiilie matuftur. 

تَصِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. اَلْسِنَتُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  الْكَذِبَ ’den bedel olarak mahallen mansubdur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

لَهُمُ  car mecruru  اَنَّ ’in mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْحُسْنٰى  kelimesi  اَنَّ ’in muahhar ismi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْحُسْنٰى ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ 

 

İsim cümlesidir. لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harftir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

جَرَمَ  kelimesi  لَٓا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf harf-i cer ile  لَٓا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ...في أنّ لهم (Onlar için… olmasında) şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

لَهُمُ  car mecruru  اَنَّ ’in mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. النَّارَ  kelimesi  اَنَّ ’in muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.  


وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar.  

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. مُفْرَطُونَ  kelimesi, اَنَّ ’in haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُفْرَطُونَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i mef’ûludür. 

وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَجْعَلُونَ  fiiline müteallik olan  لِلّٰهِ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

يَجْعَلُونَ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يَكْرَهُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰى  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

تَصِفُ  fiilinin,  اَلْسِنَتُهُمُ ’a isnadı, mecâz-ı aklîdir.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰى  cümlesi, masdar tevilinde olup  الْكَذِبَ ’den bedel konumundadır. Bedel, anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber, inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ , masdar harfi  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır.  الْحُسْنٰى  ise  اَنَّ ’nin muahhar ismidir. 

Cenab-ı Hakk’ın  يَجْعَلُونَ  [kılarlar, isnad ederler] ifadesinden, “Kendileri için hoş görmedikleri o kızları Allah’a nispet ederler.” anlamı kastedilmiştir. Buna göre “kılarlar, isnad ederler” tabirinin manası; Allah’ı bu şekilde tavsif eder ve O’nun hakkında bu hükmü verirler” demektir.

الْكَذِبَ  lafzında mübalağa sanatı vardır. سحور  (çok oruç tutan), صبور (çok sabreden) gibi mübalağa kalıbından gelen  كذوب ’un çoğuludur.

يَكْرَهُونَ - الْحُسْنٰى  kelimeleri arasında îhâm-ı tıbâk vardır.  يَكْرَهُونَ  kelimesi  الْحُسْنٰىۜ ’nın zıttı olmamasına rağmen güzel olan şeyden hoşlanıldığı için aralarında manevi tıbâk vardır.

وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ [Dilleri yalan söylüyor] ifadesi hakkında Şihâb şöyle der: Bu beliğ ve bedî’ kelamdır. Yani onların dilleri yalancıdır. Bu, Arapların, عينها تصفف السهر (O’nun gözleri sihir anlatır) cümlesine benzer. Yani gözleri büyüleyicidir.  قضاها يصف الهيف ibaresi de belin inceliğini anlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk, “Dilleri yalan yere, en güzelin kendilerine has olduğunu söyler durur.” buyurmuştur. Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir:  اَنَّ ’nin dahil olduğu cümle  الْكَذِبَ  kelimesinden bedeldir. Buna göre kelamın takdiri, “Onların lisanları, en güzelinin kendileri için olduğunu söyler.” şeklindedir. 

Buradaki  الْحُسْنٰىۜ  kelimesinin ne demek olduğu hususunda da iki görüş bulunmaktadır;

1. Bununla, oğullar kastedilmiştir. Yani onlar, “Kızlar Allah’ın; oğullar ise bizimdir.” demişlerdir. Onlar, kızların Allah’a ait olduğunu söylemelerinin yanısıra, kendilerini, işte bu sözlerinden dolayı, Allah’ın rızasını elde etmek ve hak din ve güzel mezhep üzere olmakla vasfetmişlerdir.

2. Onlar, cennetin kendileri için olduğuna, mükâfatın da Allah’tan olduğuna hükmetmişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu ve sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَا ’nın haberi mahzuftur.

لَا جَرَمَ  hiç kuşkusuz, şüphesiz, kesinlikle manalarındadır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ  ile tekid edilmiş  اَنَّ لَهُمُ النَّارَ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  في  harf-i ceriyle  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.

لَهُمْ , masdar harfi  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. النَّارَ  ise  اَنَّ ’nin muahhar ismidir. 

وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ  cümlesi masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. 

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette sarih masdar yerine, masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi, açık masdarın bu olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. Oysa müşriklerin durumlarını bildiren bu ifadelerde olayın bir kere gerçekleştiği manası murad edilmemiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.1, s. 83)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَهُمُ الْحُسْنٰى  cümlesiyle لَهُمُ النَّارَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

لَهُمُ النَّارَ  [Onlara ateş vardır.] ifadesinde, bilinen, tahmini mümkün olan şeyleri söyleyerek sözü uzatmamak veya muhatabın muhayyilesine baş vurmasını sağlamak gibi sebeplerle yapılan îcâz-ı hazif vardır. Takdiri, “Onlara ateş azabı vardır.” şeklindedir. Masdar-ı müevvel olan bu cümle  لَا جَرَمَ ’nin faili olarak ref mahallindedir.

اَنَّ لَهُمُ النَّارَ [Şüphesiz onlar için ateş vardır.] ibaresi onların sözlerini reddeder ve zıddını ispat eder. 

وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ [Şüphesiz onlar öncülerdir.] cümlesi de  فرطته في طلب الماء  deyiminden gelir ki “su aramada birini geçmek” demektir. Nâfi’ ر ’nın kesri ile  مُفْرِط  okumuştur ki günahlarda ifrata kaçmaktır. Şedde ile meftuh olarak  مُفَرَّط  da okunmuştur ki bu da suyu aramada öne geçmektir. Meksûr olarak da okunmuştur ki taatlarda kusur etmektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)

Nahl Sûresi 63. Ayet

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٦٣


Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تَاللَّهِ Allah’a andolsun ki ا ل ه
2 لَقَدْ muhakkak
3 أَرْسَلْنَا elçi gönderdik ر س ل
4 إِلَىٰ
5 أُمَمٍ milletlere ا م م
6 مِنْ
7 قَبْلِكَ senden önceki ق ب ل
8 فَزَيَّنَ süsledi ز ي ن
9 لَهُمُ onlara
10 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
11 أَعْمَالَهُمْ yaptıklarını ع م ل
12 فَهُوَ O
13 وَلِيُّهُمُ onların dostudur و ل ي
14 الْيَوْمَ bugün ي و م
15 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
16 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
17 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
Hz. Peygamber’e, Mekke müşriklerinin inkârcı ve inatçı tutumlarının insanlık tarihinde ilk defa kendisinin karşılaştığı bir durum olmadığı, iman gibi inançsızlığın da çok eski bir tarihinin bulunduğu hatırlatılmaktadır. Allah tarafından gönderilen peygamberler, o ümmetleri hem imana hem de güzel işler yapmaya davet ediyor; fakat onlar, peygamberlerinin irşadına yönelmeleri gerekirken, şeytana kapılıp onun inkârı ve kötü işleri doğru ve güzel göstermesine aldanıyorlardı. İşte o eski ümmetler gibi Hz. Peygamber’in ilk muhatabı olan Kureyş halkı da, şeytanı kendileri için “velî” (efendi, dost) bilmişlerdir. Bu yüzden de âyette şiddetli bir azapla tehdit edilmiş bulunmaktadırlar.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 413

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ 

 

تَا  kasem harfidir. تَاللّٰهِ  car mecruru, takdiri  أُقْسمُ (kasem ederim) olan mahzuf fiile mütealliktir. 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. Fiil cümlesidir. اَرْسَلْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰٓى اُمَمٍ  car mecruru  اَرْسَلْـنَٓا  fiiline mütealliktir.  قَبْلِكَ  car mecruru  اُمَمٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

زَيَّنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُمُ  car mecruru  زَيَّنَ  fiiline mütealliktir. الشَّيْطَانُ  fail olup damme ile merfûdur.  اَعْمَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَرْسَلْـنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

زَيَّنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi   زين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

  فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. وَلِيُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْيَوْمَ  zaman zarfı olup  وَلِيُّ ’ye mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’ün sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَل۪يمٌ,  mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Yemin üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Kasem harfi  تَ  nedeniyle mecrur olan, muksemun bih  تَاللّٰهِ , takdiri  أقسم (Yemin ederim.) olan mahzuf fiile mütealliktir. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ cümlesi, لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اُمَمٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.

اَرْسَلْـنَٓا  fiilinin mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Önceki ayetteki lafza-i celâlden, bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.


 فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُمُ  car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir. 

زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ [Şeytan amellerini süsledi.] ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller, allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, şeytanın onlara, yaptıkları kötü şeyleri iyi olarak empoze etmesidir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

زَيَّنَ  fiili tef’îl babındadır. Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu) anlamı katmıştır. 

فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Zaman zarfı  الْيَوْمَ , haber olan  وَلِيُّهُمُ ‘a mütealliktir.

Müsned, faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir. Bu izafet muzafa tahkir ifade eder.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üsluptaki  وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede muahhar müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

لَهُمُ  [Onların] zamiri, Kureyş müşriklerini anlatıyor da olabilir. Çünkü şeytan eski ümmetlere de yaptıklarını süslü göstermişti. O halde Kureyş müşriklerinin velisi de şeytandır. Çünkü Kureyş müşrikleri de onlardandır. Yahut onların emsalinin velisi şeytandır. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) 

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَهُوَ وَلِيُّهُمُ  [O onların velisidir.] demekle “Onlara hiçbir yardımcı yoktur.” demiş olmaktadır. Bu üslup idmâc sanatıdır.

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ - الشَّيْطَانُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesi 46 kere geçmiştir. 

وَلِيُّ ; nerede olursa olsun kişinin yakını demektir ya da yardımcıdır ki en derin ifade ile yardımcıları yok demek olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede, Resulullah’ı (s.a.v), kendisini yalanlayanlara karşı teselli etmekte, geçmiş ümmetlere gönderilen peygamberlerin de ümmetleri tarafından yalanlandıklarını ve o ümmetlerin, kötü amellerini kendilerine süslü gösteren şeytana uyduklarını beyan etmekte, dünyada şeytanı dost edinenlere ahirette can yakıcı bir azap olduğunu bildirmektedir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

Cenab-ı Hakk,  فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ  [İşte o, bugün de onların velisidir.] buyurmuştur. Bundan, Mekke kâfirleri kastedilmiş olup bu günde onların dostu ve velisi olan ise şeytandır. O gün, çok meşhur olduğu için, kıyamet gününe, normal olarak  الْيَوْمَ (gün) kelimesi ıtlak edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nahl Sûresi 64. Ayet

وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ  ٦٤


Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 أَنْزَلْنَا indirmedik ن ز ل
3 عَلَيْكَ sana
4 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
5 إِلَّا dışında
6 لِتُبَيِّنَ açıklaman ب ي ن
7 لَهُمُ onlara
8 الَّذِي şeyi
9 اخْتَلَفُوا ayrılığa düştükleri خ ل ف
10 فِيهِ hakkında
11 وَهُدًى ve yol gösterici ه د ي
12 وَرَحْمَةً ve rahmet ر ح م
13 لِقَوْمٍ bir kavim için ق و م
14 يُؤْمِنُونَ inanan ا م ن
“Kitap”tan maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun indiriliş gayesi ise doğru inanç ve güzel yaşayış konusunda farklı görüşlere sahip olan, ayrılığa düşen insanları bu hususlarda aydınlatmaktır. Kur’an’ın indiriliş sebebi belirtilen ihtilâfı ortadan kaldırmaktan ibaret değilse de, öneminden dolayı âyette bu noktaya vurgu yapılmıştır. Kuşkusuz kitap (Kur’an) teorik olarak bütün insanların yararlanmasına açık ve elverişli bir rehber ve rahmet olmakla birlikte, şeytanı kendilerine velî kabul edip onun aldatmasına kapılarak tuttukları yolun doğru olduğunu zanneden inkârcılar, pratikte Kur’an’ın rehberliğinden yararlanmamış olacakları için âyette Kur’an sadece “inanan bir topluluğa rehber ve rahmet” olarak tanıtılmıştır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 413

وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْكَ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup  fetha ile mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır. 

لِ  harfi,  تُبَيِّنَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

تُبَيِّنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَهُمُ  car mecruru  تُبَيِّنَ  fiiline mütealliktir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذِي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اخْتَلَفُوا ’dür. Îrabtan mahalli yoktur.

اخْتَلَفُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهِۙ  car mecruru  اخْتَلَفُوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  هُدًى  mahzuf  اَنْزَلْنَا  fiilinin mef’ûlun lieclihi olup mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.  رَحْمَةً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. لِقَوْمٍ  car mecruru  رَحْمَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  يُؤْمِنُونَ  cümlesi,  قَوْمٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

تُبَيِّنَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اخْتَلَفُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِۙ

 

وَ  atıf harfidir. Ayetin ilk cümlesi  atıf harfi  وَ ‘ la kasemin cevabı olan  لَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.

اَنْزَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْكَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  الْكِتَابَ ’ye takdim edilmiştir.

İstisna edatı  اِلَّا , cümlede nefiy harfiyle birlikte kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille müteallıkı arasındadır.  اَنْزَلْنَا , maksur/sıfat, mecrur mahaldeki masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا ف۪يهِ  cümlesi, harf-i cerle اَنْزَلْـنَٓا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْكَ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan  الَّذِي ’ye takdim edilmiştir.

تُبَيِّنَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذِي ’nin sılası olan  اخْتَلَفُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

تُبَيِّنَ  ile  اخْتَلَفُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı mülhak vardır. İhtilaf etmek açıklamanın zıttı olmamakla birlikte ihtilaf edilen şeyler açıklanmadığında müphem kalacağından (veya açıklanmış şeyler insanı rahatlatıp ihtilaf konusu olan şeyler karışıklığa sebep olduğundan) bu iki kelime arasında tıbâk-ı manevi vardır.


وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

 

وَ , atıftır. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  اَنْزَلْنَا  olan mahzuf fiilin mef’ûlun lieclihidir. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَحْمَةً  kelimesi tezâyüf nedeniyle  هُدًى  kelimesine atfedilmiştir.

لِقَوْمٍ  car-mecruru,  رَحْمَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُؤْمِنُونَ  cümlesi de  لِقَوْمٍ  için sıfattır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

هُدًى وَرَحْمَةً  ve  لِقَوْمٍ  kelimelerindeki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

هُدًى - رَحْمَةً - يُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَهُدًى  ve  رَحْمَةً  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Hidayetin rahmetten önce zikredilmesi, vücut olarak hidayetin önce olmasından dolayı olsa gerektir. Kur'an’ın hidayet ve rahmet olması müminlere tahsis edilmiştir; çünkü Kur'an’ın eserlerini ganimet edinen müminlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Keşşâf sahibi şöyle demiştir:  هُدًى  ve  رَحْمَةً  ifadeleri, (...تُبَيِّنَ...) ifadesinin mahalline matufturlar. Ancak ne var ki bu iki kelime, mef’ûlün leh olarak mansubdur. Çünkü bu ikisi, kitabı indirenin fiilleridir (işidir). لِتُبَيِّنَ  fiilinin başına  لِ  gelmiştir, çünkü bu indirenin değil, muhatabın işidir. Mef’ûlün leh ancak o failin işi olduğu zaman mansub kılınır.

Kelbî şöyle demiştir: “Cenab-ı Hakk’ın, Kur'an’ı inanan kimseler için bir hidayet ve rahmet olarak vasfetmesi, onun herkes için böyle olmasına aykırı değildir. Cenab-ı Hakk, Kur'an’ın bütün insanlar için hidayet olduğunu ayrıca Bakara Suresi 185 ayetinde de beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ bu ayette, Kur'an’ı indirmesinin iki sebebini beyan ediyor. Bunlardan biri, insanların ihtilaf ettikleri zor meselelerin gerçek yüzünün açıklanmasıdır. Bunlar da Allah Teâlâ’nın çeşitli sıfatları, öldükten sonra dirilme, cennet ve cehenneme konulma, helal ve haramı birbirinden ayırt etme gibi akılla bilinemeyecek şeylerdir. Diğeri ise iman eden insanlara doğruyu gösterme ve kendilerine merhamet etmedir. Zira Kur'an’a iman edenler, onun emir ve yasaklarına uymak suretiyle dünya ve ahirette Allah’ın gazap ve azabından kendilerini kurtarmış ve çeşitli nimetlerine kavuşmuş olurlar. Kur'an’dan daha büyük bir merhamet kaynağı düşünülebilir mi? (Taberi Tefsiri, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
56. ayetin pek çok manası vardır. Meselâ:

* Putlar, şahıslar, müesseseler, gök cisimleri, ruhlar gibi şeylere İlâhi güç tanıyor ve onlara yaratıcılık ve hayatlarını tanzim yetkisi veriyorlar.
* Allah'tan başka otoritelere, Allah'ın kendilerine bahşettiği geçimliklerle ilgili olarak meşrüyu gayr-ı meşrü, gayr-ı meşrüyu meşrü kılma yetkisi tanıyorlar.
* Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırıp, kendi bâtıl iddialarınca “Bu Allah'a ait; şu da, (O'nun yanısıra mabud edindiğimiz) ilâhlarımızın: » diye bölüştürmede bulunuyorlar.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Allah’ın sınırlarından uzaklaşan insan, kendince sınırlar çizmeye başlar çünkü her ne kadar inkar etse de veya beğenmese de onun sınırlara ihtiyacı vardır. Ancak, kısıtlı bilgisiyle çizdiği sınırlar, aşırıya kaçmakta ve farklı sıkıntılara sebep olmaktadır. Zamanla toplumlarda ortaya çıkan mantık dışı ve insana faydadan çok zarar veren gelenek/inanç/alışkanlıkların sebeplerinden biri de budur.

İnsanların çoğu, toplumlarda kalıplaşmış bu inançlara ya da geleneklere ayak uydurmaya çalışır. Bir çok kararında; elalem ne der, ne düşünür ve sorarsa ne diyeceğiz kaygısı ağır basar. Üstelik toplumdaki bu tür baskılardan dolayı, insanlar ellerinde olmadan yaşadıklarından suçlanır ve hatta utanır. Bu öyle bir suçluluk ve utanç sebebidir ki, verenin Allah olduğunu unuturcasına, insan belki düşüncelerinde, belki de hareketlerinde aşırıya kaçar.

Bunlara örnek olarak pek çok şey düşünülebilir ama geçmişten bugüne en meşhur ve belki de en anlamsız baskılardan biri; doğan çocuğun cinsiyetidir. İnsan; Allah’ın kendisine verdiği nimetlerden dolayı, sanki kendisindenmiş gibi övünme ve gururlanma eğilimine sahiptir. Bu yüzden de, Allah’ın takdiri sonucu, toplumun ve ailenin beklentisini karşılayamayanlar da aşağılanır.

 

İnsanı bu tür durumlarda en çok zorlayanlardan biri; toplumun beklentisini karşılamış kişilerin peşin hükümleridir. Onların çoğu, kendilerini şuna inandırmıştır: beklentileri karşılayamamış kişiler bunun üzüntüsünü-hayal kırıklığını her gün hissediyordur. Misal; çocuğu yoksa, erkek evladı yoksa, engelliyse vb. kesin hep üzülüyordur. Bunun böyle olmadığını yaşayan bilir. Ancak; nefsi, toplum baskılarına yenik düşen insanların kimisi, bu durumlarla barışmakta zorlanabilir.

Her şeyden önce Allah’a iman eden kul; imtihan dünyasında yaşadığının bilincindedir ve sahip olduğu ya da olmadığı nimetlerde bir hayır vardır. Her ne kadar günümüzde, her şey kontrolümüzde algısı işlense de aslında veren de, alan da Allah’tır. Kula düşen; şükretmek ve yardım dilemektir; sabretmek ve elinden geldiğince verileni kucaklamaktır; zorlandığı zamanlarda Rabbine sığınmak ve umutla beklemektir.

Ey en güzel sıfatların ve isimlerin sahibi olan Allahım! Bizi; sahip olduklarından dolayı büyüklenenlere ve başkalarını da küçümseyenlere benzemekten; başkasının derdini/nimetini gereksiz yere konuşmaktan; başkalarını boş yorumlarla üzmekten ve kalplerini kırmaktan; başkalarıyla ilgili peşin hüküm vermekten ve her şeyin en iyisini bildiğini sanmaktan koru. Bizi; konuştuğumuz boş sözlerden ve meşgul olduğumuz boş işlerden dolayı affet. Bizi; başka insanların ne düşündüğünden çok, Senin katında nasıl bir kul olduğu endişesini taşıyanlardan ve başkalarını eleştirmektense kendisine bakıp halini düzeltenlerden eyle.

Kulunun dünyadaki ve ahiretteki hali için neyin en hayırlısı olduğunu bilen Rabbine tevekkül edenlerden ve sığınanlardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji