Nahl Sûresi 78. Ayet

وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  ٧٨

Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاللَّهُ ve Allah
2 أَخْرَجَكُمْ sizi çıkardı خ ر ج
3 مِنْ -ndan
4 بُطُونِ karınları- ب ط ن
5 أُمَّهَاتِكُمْ annelerinizin ا م م
6 لَا
7 تَعْلَمُونَ bilmezken ع ل م
8 شَيْئًا hiçbir şey ش ي ا
9 وَجَعَلَ ve verdi ج ع ل
10 لَكُمُ size
11 السَّمْعَ işitme س م ع
12 وَالْأَبْصَارَ ve gözler ب ص ر
13 وَالْأَفْئِدَةَ ve gönüller ف ا د
14 لَعَلَّكُمْ umulur ki
15 تَشْكُرُونَ şükredersiniz ش ك ر
 
“Kalpler” diye çevirdiğimiz ef’ide kelimesinin tekili olan fuâd kaynaklarda genellikle “kalp” diye açıklanmakta, kalp ise Türkçe’deki “gönül” mânasının yanında, özellikle eski kaynaklarda, bilgi olayıyla ilgili olduğu konumlarda “bilme ve kavrama gücü, akıl” anlamında kullanılmaktadır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “klb” md.; a.mlf.,ezZerîa ilâ mekârimi’ş-şerîa, s. 178). Nitekim Taberî, “ef’ide” kelimesini “ukul” (akıllar) ile karşıladığı yorumunda (XIV, 152) konumuz olan âyeti şöyle açıklamıştır: “Hiçbir şeye aklınız ermezken, hiçbir şey bilmezken Allah Teâlâ analarınızın karnından dışarı çıkardıktan sonra size bilmediğinizi öğretti; kendisiyle bilgi elde etmeniz, iyiyi kötüyü ayırabilmeniz için size akıllar verdi... Allah size fuâdlar, yani sayesinde eşyayı tanıyıp zihninize yerleştirmeyi sağladığınız, düşüncenizi işletip derin bilgilere ulaştığınız akıllar (kulûb) verdi.” Görüldüğü gibi bu açıklamada fuâd, kalp ve akıl terimleri, “bilgi melekesi” mânasında eş anlamlı olarak kullanılmış olup Taberî’nin bu ifadeleri Kur’an semantiği bakımından son derece önemlidir.
 
 Aslında insanın, doğuştan gelen başka eksikleri de bulunduğu halde, âyette özellikle onun “hiçbir şey bilmez” oluşuna dikkat çekilmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın insanlara “kulaklar, gözler, kalpler (akıllar)” verdiğinin hatırlatılması insanın en değerli özelliğinin bilgi ve düşünme kapasitesi olduğuna ve nimete şükretmek gerektiğine işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Bu hususa burada dikkat çekilmesi, muhatabın bundan sonraki âyetlerde ele alınan konular üzerinde düşünüp bunlardan hidayet ve hayra yöneltici dersler çıkarmasını sağlamak bakımından da önemli görünmektedir.
 

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 424-425
 

وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  اَخْرَجَكُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَخْرَجَكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بُطُونِ  car mecruru  اَخْرَجَكُمْ  fiiline mütealliktir. اُمَّهَاتِكُمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شَيْـٔاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَخْرَجَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi).

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Fail müstetir olup takdiri هو ’dir.  لَكُمْ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.  السَّمْعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاَبْصَارَ - الْاَفْـِٔدَةَ  kelimeleri atıf harfi  و ’la  السَّمْعَ ‘a matuftur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Terecci, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

تَشْكُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

 

وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi olan  وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ  cümlesi, mübtedanın haberidir. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاً  cümlesi  اَخْرَجَكُمْ ‘deki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  … اَخْرَجَكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلَ  fiiline müteallik  لَكُمُ  car mecruru, ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.

السَّمْعَ - الْاَبْصَارَ - الْاَفْـِٔدَةَۙ -  بُطُونِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Allah Teâlâ’nın, kulak, göz ve gönül yapma/kılma fiilini anne karnından çıkma fiilinden sonra zikretmesinin, bu uzuvların doğumdan sonra yaratılma durumunu belirtmesi söz konusu olamayacağına göre, işitme ile öğüt alma, görme ile basiret, gönül ile de feraset yetileriyle donattığı kastıyla olması muhtemeldir.

Bu ayette müfred kelimeyle cemi kelime aynı cümlede bir araya gelmiştir. İfadeye dikkat ettiğimizde  الْسَّمْعَ  kelimesi tekil geldiği halde  الَْأبْصَارَ وَالَْفْئِدَة  kelimelerinin çoğul geldiğini görüyoruz. Muktezâ-i zâhire göre üç kelimenin de tekil ya da üçünün de çoğul olarak gelmesi gerekirdi. Öyleyse neden yalnızca  الْسَّمْعَ  kelimesi tekil olarak kullanılmıştır? Bunun cevabı duyu merkezleri ve kalp hususundaki ilmi araştırmalardadır. Beyinde işitme duyusu merkezi yalnızca bir tanedir. Bu sebeple işitmeyi ifade eden  الْسَّمْعَ  kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Ama beyindeki görme ve kalbe bağlı merkezler pek çok olup sınırlı değildir. Bu sebeple  الْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ  kelimeleri  الْسَّمْعَ  kelimesinin aksine çoğul gelmiştir. Dolayısıyla tekil-çoğul kelimelerin bu şekilde birlikte kullanılışı muktezâ-i zâhire aykırı olsa da durumun bir gereğidir. Muktezâ-i hale uygun olan kullanım bahsi geçtiği gibi  الْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ  kelimelerinin çoğul gelmesi ise, söz konusu kelimeler niçin  وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً [Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur] (İsra /36) ayetinde tekil gelmiştir? diye sorulabilir. İki ayetin siyakına bakıldığında ikisi arasındaki belaği fark anlaşılacaktır. Dikkat edildiğinde ikinci ayetin idrak ile elde edilen ilimden bahsettiği görülür. İlim, duyma ve görme duyuları yoluyla idrake aktarılır. Oradan da kalbe intikal eder. Zira kişinin duygularının ve fikirlerinin merkezi kalptir. Ayette  السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَاد  duyma ve görme duyusu ile kalp idrake gönderilecek ilmin araçları olarak sunulmuştur. İlim de idrak da tekil kelimelerdir. Ayetteki duyma ve görme duyuları ile kalbin idrak ve ilimle bağlantısı olması ve bu iki kelimenin de tekil olması dolayısıyla  الَْبْصَارَ وَالَْفْئِدَة  kelimeleri de durumun muktezâsı olarak tekil gelmek zorundadır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

اُمَّهَاتِكُمْ  kelimesinin aslı,  اُمَّاتِكُمْ 'dur.  هَ  ilave edilmesi şâzdır, zaiddir.

الْاَفْـِٔدَةَ  kelimesi  فُؤَاد  kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle demektedir:  فُؤَاد  kelimesi, cemi kesretle çoğul yapılmaz. فئيدان  şeklinde de kullanılmaz." Ben derim ki belki de bu kelime, "Kulak ve göz çoktur. Fakat gönül azdır" hususuna dikkat çekmek için cem-i kıllet vezninde çoğul yapılmıştır. Çünkü gönül, hakiki bilgiler ve yakînî ilimler için yaratılmıştır. Halbuki insanların pek çoğu böyle değillerdir. Tam aksine onlar, birtakım behimî fiiller ve vahşi hayvanlara mahsus sıfatlarla haşir neşirdirler. Binaenaleyh, böylece sanki onların gönülleri gönül olmamış olur. Bundan dolayı, bu kelimenin çoğulunda, cem-i kıllet kalıbı getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ  [Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi] onunla bilgi öğreneceğiniz araçlar ve duyular verdi, bu sayede eşyanın özünü anlar, hissin tekrarı ile eşyalar arasında farkı ayırt edersiniz. Sonunda gerçek bilgiye ulaşır, tecrübe sonunda ilim kazanma yollarını öğrenirsiniz. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Müfessirler bu ifadeye, “Allah size, Allah’ın va’z u nasihatlarını duyasınız diye kulak; delillerini göresiniz diye göz; Allah’ın alametini akledesiniz, düşünesiniz diye gönül verdi” manasını vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette kulaklar, gözlerden önce zikredilmiştir. Çünkü kulak vahyi telakki yoludur. Yahut kulak idraki göz idrakinden önce hasıl olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الأفْئِدَةُ  kelimesi  الفُؤادِ  kelimesinin çoğuludur. Aslında kalp demektir. Ama çoğunlukla akıl manasında kullanılır ki burada da bu manadadır. Kulak ve göz idrak için en önemli azalardır. Çünkü en önemli cüzler ve zaruri ilimler bunlar vasıtasıyla idrak edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

  لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَشْكُرُونَ ’  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)