بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـٔاً وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَعْبُدُونَ | ve tapıyorlar |
|
| 2 | مِنْ |
|
|
| 3 | دُونِ | başka |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | لَا | asla |
|
| 7 | يَمْلِكُ | veremeyecek |
|
| 8 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 9 | رِزْقًا | rızık |
|
| 10 | مِنَ |
|
|
| 11 | السَّمَاوَاتِ | göklerden |
|
| 12 | وَالْأَرْضِ | ve yerden |
|
| 13 | شَيْئًا | hiçbir |
|
| 14 | وَلَا | ve |
|
| 15 | يَسْتَطِيعُونَ | bunu asla yapamayacak olan |
|
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـٔاً وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَعْبُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ دُونِ car mecruru مَا ’nın mahzuf haline müteallıktır. اللّٰهِ lafza-i celâl, muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً ’dır. Aid zamir هُو ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘dir. لَهُمْ car mecruru رِزْقاً ‘in mahzuf haline mütealliktir. رِزْقاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنَ السَّمٰوَاتِ car mecruru رِزْقاً ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi و’ la makabline matuftur. شَيْـٔاً masdardan naib, mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; لا يملكون ملكا لا قليلا ولا كثيرا (Ne az ne de çok hiç bir mülkleri yoktur.) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ fiili ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَط۪يعُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـٔاً وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يَكْفُرُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car mecruru, mevsûfun mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَعْبُدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقاً مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـٔاً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَهُمْ car mecruru, رِزْقاً ‘ın mahzuf mukaddem haline, مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ car mecruru ise رِزْقاً ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir.
رِزْقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
شَيْـٔاً , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib masdardır.
شَيْـٔاً ve رِزْقاً kelimelerindeki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre umuma işarettir.
السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مِن harfi ibtidaiyye içindir. Yani semavat ve arzdan gelen rızık demektir. شَيْئًا kelimesi de olumsuzlukta mübalağa içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üsluptaki وَلَا يَسْتَط۪يعُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يَسْتَط۪يعُونَ ve يَمْلِكُ arasında mürâât-ı nazîr, مِنْ ‘lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رِزْقاً 'ı masdar kabul edersen شَيْـٔاً onunla mansub, yoksa ondan bedel olur.
وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ [Ve güç yetiremeyen şeylere] ona sahip olamayana yahut hiç gücü olmayana demektir. Burada zamirin cemi yapılıp مَا لَا يَمْلِكُ ‘de tekil yapılması, ما 'nın آلِهَة /ilahlar manasında olmakla beraber tekil olmasındandır. Zamirin kâfirlere ait olması da caizdir yani onların gücü yetmez, üstelik onlar diridirler ancak bazı şeylerde tasarruf ederler, artık cansızlar nasıl güç yetirir? demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ, [Onlar, Allah'ı bırakıp da...hiçbir şeye malik olmayan...şeylere taparlar] buyurmuş ve bu ifadede putları, cansız varlıklar için kullanılan مَا edatı ile ifade etmiş, sonra da akıl sahipleri için kullanılan bir sıyga ile onlar için وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ [Güçleri yetmez] ifadesini kullanmıştır. Dolayısıyla bu iki husus nasıl birleştirilebilir? denirse, buna şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ, gerçekte hakikat olan şeyi, asıl durumu, (yani onların cansız oluşunu nazar-ı dikkate alarak) ما lafzını; putperestlerin, o putlara ilâh olarak inanmalarını (onları canlı-güçlü varlık saymalarını) nazar-ı dikkate alarak, (akıllı varlıklar için kullanılan) ن ve و ile yapılmış (cemi müzekker) sıygasını kullanmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ٧٤
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لاَ nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَضْرِبُوا fiili ن ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru تَضْرِبُوا fiiline mütealliktir. الْاَمْثَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. یَعۡلَمُ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
یَعۡلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تَعْلَمُونَ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ
فَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan الْاَمْثَالَۜ ’ye takdim edilmiştir.
Burada doğrudan doğruya müşriklere hitap edilmesi, bu yasağın pek ehemmiyetli olduğunu bildirmek içindir. ‘’Ortak koşmamak’’ yerine, ‘’darb-ı mesel vermeyin’’ ifadesinin kullanılması, herhangi bir şeyde Allah'a ortak koşmayı yasaklamak kastı içindir. Çünkü darb-ı meselin esası, bir hali diğer bir hale, bir kıssayı diğer bir kıssaya teşbih etmektir. Yani hiçbir şeyi Allah'ın şanına teşbih etmeyin! (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Müsnedün ileyh olan Allah lafzının ikazı artırmak için tekrarlanması hiç şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Bu tekrarda iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Müsnedin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la ta’liliyye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ cümlesi ile وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَعْلَمُ - لَا تَعْلَمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle mezkur yasağın illeti ve ondan dolayı ceza vaîdidir. Yani Allah Teâlâ sizin yaptıklarınızın ve yapmadıklarınızın hakikatini ve gayet ağır ve çirkin şeyler olduklarım bilir; siz ise bunu bilemezsiniz; bilmiş olsaydınız onları yapmazdınız. Yahut Allah Teâlâ eşyanın hakikatini bilir; siz ise bilemezsiniz. Onun için siz kendi yanlış görüşlerinizi bırakın ve size gelen emirlere ve yasaklara uyun! Şöyle bir mana da verilebilir: Siz Allah'a darb-ı mesel vermeyin; şüphesiz O, nasıl misal verdiğinizi bilir, siz bilemezsiniz. Bu yüzden de dalalet uçurumlarından yuvarlanırsınız. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ضَرَبَ | misal verir |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | مَثَلًا | misaliyle |
|
| 4 | عَبْدًا | bir köle |
|
| 5 | مَمْلُوكًا | başkasının malı olan |
|
| 6 | لَا |
|
|
| 7 | يَقْدِرُ | gücü yetmeyen |
|
| 8 | عَلَىٰ |
|
|
| 9 | شَيْءٍ | hiçbir şeye |
|
| 10 | وَمَنْ | ve kimseyi |
|
| 11 | رَزَقْنَاهُ | rızıklandırdığımız |
|
| 12 | مِنَّا | katımızdan |
|
| 13 | رِزْقًا | rızık ile |
|
| 14 | حَسَنًا | güzel |
|
| 15 | فَهُوَ | ki o |
|
| 16 | يُنْفِقُ | infak eder |
|
| 17 | مِنْهُ | ondan |
|
| 18 | سِرًّا | gizli |
|
| 19 | وَجَهْرًا | ve açık |
|
| 20 | هَلْ | olurlar mı? |
|
| 21 | يَسْتَوُونَ | bunlar eşit |
|
| 22 | الْحَمْدُ | Hamd |
|
| 23 | لِلَّهِ | Allah’adır |
|
| 24 | بَلْ | fakat |
|
| 25 | أَكْثَرُهُمْ | çokları |
|
| 26 | لَا |
|
|
| 27 | يَعْلَمُونَ | bilmezler |
|
Bu iki âyette insanların içinde yaşadıkları tecrübelerden yola çıkılarak, onların sağ duyusuna hitap edilmek suretiyle şirk inancının anlamsızlığına ve mantıksızlığına dikkat çekilmektedir. Burada örnekleri verildiği gibi gerek ekonomik ve sosyal yönden gerekse psikolojik ve ahlâkî bakımdan farklı seviyelerde bulunan iki insan arasında bile bir denklik kurulması apaçık bir haksızlık ve mânasızlık olarak görüldüğüne göre Allah ile diğer varlıklar arasında nasıl bir benzerlik kurulabilir?
İlk âyetin asıl amacının, müminle kâfir arasında bir karşılaştırma yaparak bunların birbirlerine denk tutulamayacağını anlatmak olduğu ileri sürülmüşse de (Taberî, XI, 148-149; Râzî, XX, 83-84), müfessirlerin çoğunluğuna göre her iki âyetin de asıl amacı, Allah’ı her türlü ortaklık iddialarından tenzih edip tevhid ilkesini vurgulamaktır. Ayrıca burada dolaylı olarak yüce Allah’ın insanlar için olumlu ve gerekli gördüğü bazı imkânların ve niteliklerin de altı çizilmiş bulunmaktadır ki bunları muktedir olma, geniş maddî imkâna sahip bulunma, infak etme, ifade gücü, özgürlük, üzerine aldığı işi hayırlı ve başarılı bir şekilde sonuçlandırma, adaleti hâkim kılma ve istikamet sahibi olma şeklinde sıralayabiliriz.
سوي Seveye :
مُساواة metre, tartı ve ölçekle yapılan geçerli denkliktir. Kimi zaman bu kelimeyle keyfiyet/nitelik ifade edilir.
إسْتَوَى fiili iki şekilde kullanılır: Birincisi: İki ya da daha fazla fail alır, örneğin Zeyd ve Amr şu hususta birbirlerine denk oldular gibi.. لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ (Bunlar Allah katında bir değildirler.) Tevbe 9/19 ayeti de bu kullanıma misal teşkil etmektedir.
İkincisi: Bir şeyin kendi zatındaki denk, düz, doğru ve muadil olması anlamındaki kullanımıdır. ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ (Üstün akıl sahibi (melek) doğruldu) Necm 53/6 ayeti de buna misal oluşturmaktadır.إسْتَوَى fiili عَلَى harfi ceri ile müteaddi olduğunda istilâ yani ele geçirme/üzerinde hakimiyet kurma anlamı taşır. إلى harfi ceri ile geçişli olduğunda ise ya bizzat ya da tedbir ve planlama yoluyla bir şeye erişme/ulaşma manası taşır.
سَوِيٌّ miktar ve keyfiyet/nitelik açısından ifrat ve tefritten korunan şeye denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 83 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri seviye, tesviye etmek, müsavi, istiva, (mâ) siva ve seyyanendir.
(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ
Fiil cümlesidir. ضَرَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَثَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَبْداً kelimesi مَثَلاً ‘den bedel olup fetha ile mansubdur.
مَمْلُوكاً kelimesi عَبْداً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesi, عَبْداً ‘ın ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقْدِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru يَقْدِرُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَن atıf harfi وَ ile عَبْداً ‘ e matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlu sılası رَزَقْنَاهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
رَزَقْنَا sükûn üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنَّا car mecruru رَزَقْنَا fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri; من عندنا (Katımızdan)‘dır. رِزْقاً ikinci mef’ûlun bih veya mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَناً kelimesi رِزْقاً ‘ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْفِقُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنْفِقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْهُ car mecruru يُنْفِقُ fiiline mütealliktir. سِراًّ hal olup fetha ile mansubdur. جَهْراً atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نفق ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
مَمْلُوكاً ; sülâsî mücerredi ملك olan fiilin ism-i mef’ûludur.
هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ
Fiil cümlesidir. هَلْ istifham harfidir. يَسْتَوُ۫نَ fiili ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَوُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. اَلْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
بَلْ ibtidâ harfi istidrak manasındadır. اَكْثَرُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb/ اِضْرَابْ denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki halbuki bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَكْثَرُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَبْداً , mef’ûl olan مَثَلاً ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَبْداً için sıfat olan مَمْلُوكاً , tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَبْداً ve مَثَلاً kelimelerindeki nekrelik muayyen olmayan cins ve nev ifade eder.
Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî olan لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesi, عَبْداً ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
شَيْءٍ ’in tenkiri kıllet ve nev içindir. Menfi siyakta nekrelik, selbin umumuna işaret eder.
Ayette عَبْداً ve مَمْلُوكاً kelimelerinden sonra gelen لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesinin ilavesi, Allah’a kul olanlarla, insana kul olanları birbirinden ayırmak için yapılan ihtiras ıtnâbıdır.
عَبْداً ‘e atfedilen müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Ayetin başındaki lafza-ı celâlden bu cümlede azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
رَزَقْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. رَزَقْنَاهُ fiiline müteallik مِنَّا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Rızkın Allah’tan olduğunu vurgulamak için azamet zamirinin tekrarı ıtnâb sanatıdır.
İkinci mef’ûl olan رِزْقاً ’daki nekrelik ise nev ve tazim ifade eder.
حَسَناً kelimesi رِزْقاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
رِزْقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Sıla cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilen فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراً cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen سِراًّ ve جَهْراً kelimeleri يُنْفِقُ fiilinin failinden haldir.
عَبْداً - مَمْلُوكاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, رَزَقْنَاهُ ve رِزْقاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سِراًّ kelimesinin جَهْراً kelimesine takdiminin sebebi gizli infakın daha fazla sevap kazandırdığından olabilir.
سِراًّ (gizlice) ile جَهْراً (açıkça) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ضَرَبَ اللّٰهُ ile رَزَقْنَاهُ kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Bu, Allah Teâlâ’nın kendisi ve kendisine ortak koşulan putlarla ilgili olarak getirdiği meseldir. Onların Allah’a ortak koşan hallerini, tasarruftan aciz bir köle ile işinde dilediği gibi tasarrufta bulunan efendiyi bir tutan kişinin haline benzetmiştir. Bu köle ile efendi, Allah Teâlâ’nın kulu olma konusunda eşittir. Allah’a şirk koşanlar da onun kulu olmalarına rağmen âlemlerin rabbi olan Allah’ı ne zannediyorlar ki; en aciz mahlukları ortak koşuyorlar? İşte böyle; kölelerle hürler bir olur mu? Putlar da hiç bir şey yapamayan kölelere benzer. Yüce Allah’a gelince mülk onundur. Rızık onun elindedir. Kâinatta istediği gibi tasarruf eder. O halde nasıl olur da Allah Teâlâ ile putlar bir tutulur? Mürekkeb mürekkebe benzetilmiş, müşebbeh hazf edilmiştir. İstiare-i temsiliyye oluşmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hak, her köle, sahip olunmuş ve tasarrufa kadir olmadığı halde daha niçin, "Hiçbir şeye gücü yetmeyen, kendisine başkasının sahip olduğu bir köle" diye tavsif etmiştir. Biz deriz ki burada عَبْداً [köle] kelimesinin zikredilmesi, onunla hür olanın farklı olduğunu göstermek içindir. Çünkü hür hakkında da bazan, "O, Allah'ın kulu kölesidir" denir. Ayetteki [Hiçbir şeye gücü yetmeyen] tabiri de bahsedilen bu köle ile مُكاتَب ve مَأْذُون (tasarrufa izin verilmiş) köle arasındaki farkı göstermek için getirilmiştir. Çünkü bu iki çeşit köle, tasarrufta bulunabilirler.
"Ayetteki [Kendisine... rızık nasip ettiğimiz] ifadesindeki منْ edatı, zahire göre bu, mevsûfedir. Sanki köleye denk düşsün diye, [Kendisine rızık nasip ettiğimiz bir hür] denilmiştir. Bunun mevsûle olması da imkânsız değildir.
Cenab-ı Hak ayette, iki kişi hakkında cemi olarak, "Bunlar müsavi olurlar mı?" buyurmuştur. Bu [Hürler ve köleler, denk midir?] manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kulun kölelikle nitelenmesi onu hürden ayırmak içindir, çünkü hür de bir kuldur. Gücünün yetmemesi de mükâtep ve izinli köleden ayırmak içindir. Onu mal sahibi olana alternatif göstermesi de kölenin mülk sahibi olamayacağına delildir. مَنْ edatını عَبْداً ‘e uyması için mevsûfe kabul etmek daha uygun görünüyor. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Önce gizli harcamanın zikredilmesi, onun açık harcamadan üstün olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
هَلۡ , istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp takrir, ikrara zorlamak ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
هَلْ يَسْتَوُنَ [Hiç bunlar eşit olur mu?] Burada هَلْ يَسْتَوِيَانِ hiç bu ikisi eşit olur mu?” buyurulmayıp da çoğul kipi zikredilmesi yalnız iki kişi değil, iki grup arasında karşılaştırma kastedildiğine işarettir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi,faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir. اَلْحَمْدُ müsnedün ileyhtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Allah lafzının tekrarlanması hiç şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümledeki iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.
اَلْحَمْدُ , mevsûf/maksûr, haber sıfat/maksûrun aleyh olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Bu beliğ cümle; hamdin Allah’ın mülküne mahsus olduğuna delalet etmek için gelmiştir. Bu ifade ya iddiaî, izafî ifrat kasrıdır. İddiaî kasır olmasını şöyle açıklayabiliriz: Hamd sadece nimete yapılır. Allah’tan başkası nimet verdiğinde bu nimet onun eliyle gelmiştir ama veren yine Allah’tır. İzafî kasr manasını da şöyle açıklayabiliriz: Müşrikleri red için gelmiş ifrâd kasrıdır. Çünkü onlar Allah’a hamd ettikleri gibi putlarına da hamd ediyorlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Haberiyye formunda gelen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, nimetlere şükredenlerin cevabı olarak irşad manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/16/75 )
بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, bu ayette intikal için gelmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
Ism-i tafdil vezninde gelen اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.
Menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve istimrar ifade eden لَا يَعْلَمُونَ cümlesi müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَلْ atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437)
بَلْ atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)
بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ [O insanların çoğu bilmiyorlar] denilmesi, bazılarının bunu bildiklerini, fakat inat olarak gereğini yapmadıklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ ٧٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَضَرَبَ | ve misal verir |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | مَثَلًا | misaliyle |
|
| 4 | رَجُلَيْنِ | (şu) iki adamı |
|
| 5 | أَحَدُهُمَا | birisi |
|
| 6 | أَبْكَمُ | dilsizdir |
|
| 7 | لَا |
|
|
| 8 | يَقْدِرُ | gücü yetmez |
|
| 9 | عَلَىٰ |
|
|
| 10 | شَيْءٍ | hiçbir şeye |
|
| 11 | وَهُوَ | ve o |
|
| 12 | كَلٌّ | bir yüktür |
|
| 13 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 14 | مَوْلَاهُ | efendisinin |
|
| 15 | أَيْنَمَا | nereye |
|
| 16 | يُوَجِّهْهُ | onu gönderse |
|
| 17 | لَا |
|
|
| 18 | يَأْتِ | getirmez |
|
| 19 | بِخَيْرٍ | bir hayır |
|
| 20 | هَلْ |
|
|
| 21 | يَسْتَوِي | gibi olur mu? |
|
| 22 | هُوَ | o |
|
| 23 | وَمَنْ | ve kimse |
|
| 24 | يَأْمُرُ | emreden |
|
| 25 | بِالْعَدْلِ | adaleti |
|
| 26 | وَهُوَ | ve o (kimse) |
|
| 27 | عَلَىٰ | üzere (giden) |
|
| 28 | صِرَاطٍ | yol |
|
| 29 | مُسْتَقِيمٍ | doğru |
|
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ضَرَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَثَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَجُلَيْنِ kelimesi مَثَلاً ‘den bedel olup, müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘dir.
اَحَدُهُمَٓا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَبْكَمُ haber olup damme ile merfûdur. لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesi, ikinci haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقْدِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru يَقْدِرُ fiiline mütealliktir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كَلٌّ haber olup damme ile merfûdur.
عَلٰى مَوْلٰيهُ car mecruru كَلٌّ ‘e müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Maksur isimdir.Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَلٌّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ
اَيْنَمَا iki fiili muzariyi cezm eden mekân zarfı olup, يَأْتِ fiiline mütealliktir.
يُوَجِّهْهُ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْتِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِخَيْرٍ car mecruru يَأْتِ fiiline mütealliktir.
اَيْنَمَا şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfıdır. اَيْنَمَا edatın sonundaki مَا yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوَجِّهْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وجه ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ
Fiil cümlesidir. هَلْ istifham harfidir. يَسْتَوِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.
Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Munfasıl zamir هُوَ fail için tekid olup, mahallen merfûdur.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette lafzi te’kiddir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَو۪ي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوى ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ
مَنْ müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile يَسْتَو۪ي ‘deki faile matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِالْعَدْلِ car mecruru يَأْمُرُ fiiline mütealliktir.
وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلٰى صِرَاطٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ۟ kelimesi صِرَاطٍ ‘ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَق۪يمٍ۟ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلَيْنِ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki ضَرَبَ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
رَجُلَيْنِ , mef’ûl olan مَثَلاً ’den bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır. مَثَلاً ve رَجُلَيْنِ kelimelerindeki nekrelik, muayyen olmayan cins ifade eder.
اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan اَحَدُهُمَٓا , veciz anlatım yollarından biri olan izafetle gelmiştir. اَبْكَمُ haberdir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesi, ikinci müsneddir.
شَيْءٍ ’in tenkiri kesret ve nev içindir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Haber cümlesine atfedilen وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan كَلٌّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede de kâfir olan bir kimseyi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmeyen, efendisine yük olan ve nereye gönderilirse hiçbir iş yapamayan bir köleye benzetiyor. Mümini ise adaletle emreden, dosdoğru bir yolda bulunan bir insana benzetiyor. Ve bunların, birbirleriyle eşit olamayacağını beyan ediyor.
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ [Allah, biri dilsiz iki adamı misal getirdi] ayetinde istiare-i temsiliyye vardır. Bu ayet, putu, kendisinden asla faydalanılmayan dilsize benzetir. Sonra bu putu, her şeye gücü yeten, her şeyi işiten ve gören ile mukayese eder. Rab nerede, put nerede! (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ebu Zeyd, اَبْكَمُ / güzel konuşamayan, kekeme demektir." Sa’leb, İbnü’l-A’râbî’nin: “اَبْكَمُ , akledemeyen, düşünemeyen kimsedir” dedikleri nakledilir.. Zeccâc: "اَبْكَمُ , duymayan görmeyen baygın kimsedir," demiş. لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَیْءٍ Hiçbir şeyi beceremeyen”dir. Bu da o kimsenin tamamen aciz ve eksik olduğuna bir işarettir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Meânî alimleri: ‘’ كَلٌّ kelimesi aslında, ‘keskin, ince ağızlı’ nın zıddı olan, ‘kalın’ manasındadır’’, demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Şart üslubundaki terkipte اَيْنَمَا şart edatı cevap cümlesine mütealliktir. يُوَجِّهْهُ şart cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
بِخَيْرٍ ’ deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre selbin umumuna işarettir.
هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
هَلۡ , istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp takrir, ikrara zorlamak ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlenin sonundaki munfasıl zamir هُوَ , fiilin failini tekid için gelmiş ıtnâbdır.
يَسْتَو۪ي ’deki müstetir zamire matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى صِرَاطٍ car mecruru mahzuf bir habere mütealliktir.
صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.
مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر ve ط harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر ve ق harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
صراط kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur. (Mustafavî, et-Tahkîk).
Ayrıca صراط kelimesinin çoğul şekli yoktur. Din manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.
İki adam zikredildikten sonra onların her birine ait özelliklerin ayrı ayrı sayılması taksim sanatıdır.
يَسْتَو۪ي - بِالْعَدْلِۙ ve اَبْكَمُ - كَلٌّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Taberi bu ayet-i kerimeyi şöyle izah ediyor: Allah Teâlâ putları, konuşamayan, herhangi bir şeye gücü yetmeyen, kendisine bakanlara muhtaç olan ve gönderildiği işten başarıyla dönmeyen bir kimseye benzetiyor. Böyle bir insandan herhangi bir hayır beklenemeyeceği gibi kendisine bile herhangi bir menfaat sağlayamayacak ve kendisinden herhangi bir zararı da uzaklaştıramayacak bir puttan nasıl menfaat beklenebilir? Halbuki Allah, adaleti emreder ve dosdoğru yolu gösterir. Hiç putlarla Allah bir olur mu? (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟ [Adaleti emreden ve doğru yolda olan] O dört sıfatı bu iki nitelikle karşılaştırması bu ikinin onlara tam karşılık olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t -Te’vîl)
Bu dört sıfatı taşıyan ile adaleti emreden kimse hiç bir olur mu?” buyurmuştur. Bil ki adaleti emredenin konuşma kabiliyetinin olması gerekir. Aksi halde emredemez. Yine onun kadir (güç sahibi) olması gerekir. Çünkü onun âmir olması, makamının yüce olduğunu göstermektedir. Amir (emreden) olma da ancak kadir olma ile mümkün olur. Yine onun, adalet ile zulmü birbirinden ayırt edebilmesi için, alim olması gerekir. Böylece, bu ikinci şahsın, “adaleti emretme” ile tavsif edilmesinin, kadir ve alim olmasını ihtiva ettiği; ”emreden” olmasının da birincinin dilsiz olmasına ters olduğu; ikincisinin kadir olmasının, birincisinin, hiçbir şeye kadir olmama ve efendisine yük olmasına ters olduğu ve yine ikincisinin alim olmasının, birincisinin hayır getirmez, işe yaramaz oluşuna ters düştüğü sabit olmuş olur. Birincisi ile ikincisinin birbirine denk olmayacaklarını akıl açıkça gösterir. İşte Allah ile putlar meselesinde de böyledir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلِلَّهِ | Allah’a aittir |
|
| 2 | غَيْبُ | gaybı |
|
| 3 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 4 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 5 | وَمَا | ve değildir |
|
| 6 | أَمْرُ | işi |
|
| 7 | السَّاعَةِ | sa’atin (kıyametin) |
|
| 8 | إِلَّا | (başka değil) ancak |
|
| 9 | كَلَمْحِ | açıp yumma gibidir |
|
| 10 | الْبَصَرِ | bir göz |
|
| 11 | أَوْ | yahut |
|
| 12 | هُوَ | o |
|
| 13 | أَقْرَبُ | daha yakın(kısa)dır |
|
| 14 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 17 | كُلِّ | her |
|
| 18 | شَيْءٍ | şey |
|
| 19 | قَدِيرٌ | gücü yetendir |
|
لمح Lemeha :
لَمْحٌ şimşeğin parıldaması demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim olarak 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli telmih (ima)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. غَيْبُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi).
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَمْرُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. السَّاعَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلَّا hasr edatıdır. كَلَمْحِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. الْبَصَرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَقْرَبُ haber olup damme ile merfûdur.
اَوْ ; Türkçede “veya, yahut ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَقْرَبُۜ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَدِ۪يرٌ ‘a mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدِ۪يرٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere müteallik, غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ muahhar mübtedadır.
Haberin takdimi kasr ifade etmiştir. iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لِلّٰهِ , sıfat/maksûrun aleyh, غَيْبُ السَّمٰوَاتِ mevsuf/maksûr olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Mülkiyet lam’ı hasr ifade etmiştir. Takdim, hasrı tekit veya ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.
السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ [Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir.] onun ilmi O’na hastır, O’ndan başkası bilmez. Gayb; semavat ve arzda kullardan gaib olan şeylerdir, bunlar hissedilen şeyler değildir, hissedilen şeyin gösterdiği cinsten de değildir. Bunun kıyamet günü olduğu da söylenmiştir, çünkü o gök ve yer halkı için gaibdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede مَٓا , nefy harfidir. اِلَّا ile oluşturduğu kasr, cümleye müspet mana vermiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyh olan اَمْرُ السَّاعَةِ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan اَمْرُ السَّاعَةِ ’nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَلَمْحِ الْبَصَرِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Nefy harfi مَٓا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.
اَمْرُ السَّاعَةِ maksûr/mevsûf, كَلَمْحِ الْبَصَرِ ‘nin müteallakı olan haber maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
اَمْرُ السَّاعَةِ ifadesi kıyamet zamanından kinayedir.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh hazf edildiği için mücmeldir.
هُوَ اَقْرَبُ cümlesi, اَمْرُ السَّاعَةِ ’nin mahzuf haberine اَوْ atıf harfiyle atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ [Kıyametin işi ancak göz kırpma gibidir] ; göz kapağının yukarıdan aşağıya inmesi gibidir ya da daha yakındır, bunun yarısı kadar zaman içinde hatta başladığı anda olur; Allah Teâlâ mahlukatı bir defada diriltir. Bir defada olan da bir anda olur.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَوْ edatı seçme içindir ya da بل (hayır bilakis) manasındadır. Bunun manası şöyledir de denilmiştir: Kıyametin kopması ne kadar gecikse de o Allah katında insanların göz kırpması demeleri gibidir ya da mübalağa için bundan daha yakındır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t -Te’vîl)
السَّاعَةِ , kıyametin koptuğu vakit demektir. Kıyamete, insanı ansızın yakalayacağı ve bütün canlılar tek bir sayha (çığlık-ses) ile öleceği için السَّاعَةِ denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَمْحِ , ‘çabucak bakmak’ demektir. Buna göre mana (Kıyametin kopuşu, hızlılık açısından ancak bir göz açıp kapama gibidir) şeklinde olur. Bundan murad, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin çok mükemmel olduğunu anlatmaktır. Ayetteki [O, daha yakındır] ifadesinin manası ise şudur: “Göz açıp kapama, cismin görüntüsünün, göz bebeğinin en üstünden en altına geçmesi demektir. Göz bebeğinin, birtakım atomlardan meydana geldiğinde şüphe yok. O halde كَلَمْحِ الْبَصَرِ , kendisi ile göz bebeğinin yüzeyinin oluştuğu o parçaların tamamına uğramak demektir. O parçaların çok olduğunda şüphe yoktur. كَلَمْحِ الْبَصَرِ gerçekleştiği zaman bölümü de elbette peşpeşe anlardan ibarettir. Allah Teâlâ ise kıyameti, o anların her birinde koparmaya kādirdir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, [Yahut o, daha kısa bir zamandır] buyurmuştur. Bu ifadenin başındaki اَوْ edatı ile şüphe manası kastedilmediğinde, aksine bununla “tam aksine, o daha kısa bir zamandır” manası kastedilmiş olduğunda şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
أوْ harfindeki idrâb manası ilk teşbih içindir. Çünkü bu teşbihte, müşebbehteki vech-i şebeh, müşebbehün bihten daha kuvvetlidir. Mütekellim, önce teşbih yoluyla muhatabın dikkatini teşbihe çekmek sonra da bundan vazgeçirmek istemiştir. Böylece önce teşbih yapılmış, sonra asıl teşbih bu harften sonra gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 2 | أَخْرَجَكُمْ | sizi çıkardı |
|
| 3 | مِنْ | -ndan |
|
| 4 | بُطُونِ | karınları- |
|
| 5 | أُمَّهَاتِكُمْ | annelerinizin |
|
| 6 | لَا |
|
|
| 7 | تَعْلَمُونَ | bilmezken |
|
| 8 | شَيْئًا | hiçbir şey |
|
| 9 | وَجَعَلَ | ve verdi |
|
| 10 | لَكُمُ | size |
|
| 11 | السَّمْعَ | işitme |
|
| 12 | وَالْأَبْصَارَ | ve gözler |
|
| 13 | وَالْأَفْئِدَةَ | ve gönüller |
|
| 14 | لَعَلَّكُمْ | umulur ki |
|
| 15 | تَشْكُرُونَ | şükredersiniz |
|
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَخْرَجَكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اَخْرَجَكُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بُطُونِ car mecruru اَخْرَجَكُمْ fiiline mütealliktir. اُمَّهَاتِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَخْرَجَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi).
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Fail müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. السَّمْعَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْاَبْصَارَ - الْاَفْـِٔدَةَ kelimeleri atıf harfi و ’la السَّمْعَ ‘a matuftur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Terecci, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi olan وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ cümlesi, mübtedanın haberidir. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
لَا تَعْلَمُونَ شَيْـٔاً cümlesi اَخْرَجَكُمْ ‘deki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la … اَخْرَجَكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلَ fiiline müteallik لَكُمُ car mecruru, ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.
السَّمْعَ - الْاَبْصَارَ - الْاَفْـِٔدَةَۙ - بُطُونِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın, kulak, göz ve gönül yapma/kılma fiilini anne karnından çıkma fiilinden sonra zikretmesinin, bu uzuvların doğumdan sonra yaratılma durumunu belirtmesi söz konusu olamayacağına göre, işitme ile öğüt alma, görme ile basiret, gönül ile de feraset yetileriyle donattığı kastıyla olması muhtemeldir.
Bu ayette müfred kelimeyle cemi kelime aynı cümlede bir araya gelmiştir. İfadeye dikkat ettiğimizde الْسَّمْعَ kelimesi tekil geldiği halde الَْأبْصَارَ وَالَْفْئِدَة kelimelerinin çoğul geldiğini görüyoruz. Muktezâ-i zâhire göre üç kelimenin de tekil ya da üçünün de çoğul olarak gelmesi gerekirdi. Öyleyse neden yalnızca الْسَّمْعَ kelimesi tekil olarak kullanılmıştır? Bunun cevabı duyu merkezleri ve kalp hususundaki ilmi araştırmalardadır. Beyinde işitme duyusu merkezi yalnızca bir tanedir. Bu sebeple işitmeyi ifade eden الْسَّمْعَ kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Ama beyindeki görme ve kalbe bağlı merkezler pek çok olup sınırlı değildir. Bu sebeple الْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ kelimeleri الْسَّمْعَ kelimesinin aksine çoğul gelmiştir. Dolayısıyla tekil-çoğul kelimelerin bu şekilde birlikte kullanılışı muktezâ-i zâhire aykırı olsa da durumun bir gereğidir. Muktezâ-i hale uygun olan kullanım bahsi geçtiği gibi الْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ kelimelerinin çoğul gelmesi ise, söz konusu kelimeler niçin وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً [Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur] (İsra /36) ayetinde tekil gelmiştir? diye sorulabilir. İki ayetin siyakına bakıldığında ikisi arasındaki belaği fark anlaşılacaktır. Dikkat edildiğinde ikinci ayetin idrak ile elde edilen ilimden bahsettiği görülür. İlim, duyma ve görme duyuları yoluyla idrake aktarılır. Oradan da kalbe intikal eder. Zira kişinin duygularının ve fikirlerinin merkezi kalptir. Ayette السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَاد duyma ve görme duyusu ile kalp idrake gönderilecek ilmin araçları olarak sunulmuştur. İlim de idrak da tekil kelimelerdir. Ayetteki duyma ve görme duyuları ile kalbin idrak ve ilimle bağlantısı olması ve bu iki kelimenin de tekil olması dolayısıyla الَْبْصَارَ وَالَْفْئِدَة kelimeleri de durumun muktezâsı olarak tekil gelmek zorundadır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اُمَّهَاتِكُمْ kelimesinin aslı, اُمَّاتِكُمْ 'dur. هَ ilave edilmesi şâzdır, zaiddir.
الْاَفْـِٔدَةَ kelimesi فُؤَاد kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle demektedir: فُؤَاد kelimesi, cemi kesretle çoğul yapılmaz. فئيدان şeklinde de kullanılmaz." Ben derim ki belki de bu kelime, "Kulak ve göz çoktur. Fakat gönül azdır" hususuna dikkat çekmek için cem-i kıllet vezninde çoğul yapılmıştır. Çünkü gönül, hakiki bilgiler ve yakînî ilimler için yaratılmıştır. Halbuki insanların pek çoğu böyle değillerdir. Tam aksine onlar, birtakım behimî fiiller ve vahşi hayvanlara mahsus sıfatlarla haşir neşirdirler. Binaenaleyh, böylece sanki onların gönülleri gönül olmamış olur. Bundan dolayı, bu kelimenin çoğulunda, cem-i kıllet kalıbı getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ [Size kulaklar, gözler ve gönüller verdi] onunla bilgi öğreneceğiniz araçlar ve duyular verdi, bu sayede eşyanın özünü anlar, hissin tekrarı ile eşyalar arasında farkı ayırt edersiniz. Sonunda gerçek bilgiye ulaşır, tecrübe sonunda ilim kazanma yollarını öğrenirsiniz. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Müfessirler bu ifadeye, “Allah size, Allah’ın va’z u nasihatlarını duyasınız diye kulak; delillerini göresiniz diye göz; Allah’ın alametini akledesiniz, düşünesiniz diye gönül verdi” manasını vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette kulaklar, gözlerden önce zikredilmiştir. Çünkü kulak vahyi telakki yoludur. Yahut kulak idraki göz idrakinden önce hasıl olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الأفْئِدَةُ kelimesi الفُؤادِ kelimesinin çoğuludur. Aslında kalp demektir. Ama çoğunlukla akıl manasında kullanılır ki burada da bu manadadır. Kulak ve göz idrak için en önemli azalardır. Çünkü en önemli cüzler ve zaruri ilimler bunlar vasıtasıyla idrak edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ ’ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
لَعَلَّ edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ٧٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | يَرَوْا | bakmadılar mı? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الطَّيْرِ | kuşlara |
|
| 5 | مُسَخَّرَاتٍ | O’nun emrine boyun eğdirilmiş |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | جَوِّ | boşluğunda |
|
| 8 | السَّمَاءِ | göğün |
|
| 9 | مَا | yoktur |
|
| 10 | يُمْسِكُهُنَّ | onları tutan |
|
| 11 | إِلَّا | başka |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah’tan |
|
| 13 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 14 | فِي | vardır |
|
| 15 | ذَٰلِكَ | bunda |
|
| 16 | لَايَاتٍ | ayetler |
|
| 17 | لِقَوْمٍ | bir kavim için |
|
| 18 | يُؤْمِنُونَ | inanan |
|
Yer çekimine rağmen boşlukta durmayı başaran kuşlar aslında Allah’ın başka bir yasasına boyun eğmektedirler. İnsanların meskenlerde barınması; soğuğa, sıcağa vb. olumsuz tabiat şartlarına karşı korunmak için ihtiyaç duyduğu şeyleri gerek tabiatta hazır bularak gerekse Allah’ın en büyük ihsanı olan kendi zihinsel yetenekleri ve becerileriyle kullanışlı hale getirerek elde etmesi de, hep O’nun tabiatta işlettiği yasaları sayesinde mümkün olmaktadır. 81. âyetteki “(Allah) mâruz kalabileceğiniz düşman gücünden sizi koruyacak zırhlar yapma imkânı bahşetti” meâlindeki ifadede, zırh örneği zikredilerek insanın korunmaya çalıştığı tehlikeler arasında onun kendi türünün de sayılması ilgi çekicidir. Gerçekten tarih, insanın en büyük düşmanının yine insan olduğunu göstermektedir. Endülüslü âlim ve düşünür İbn Hazm bu gerçeği şöyle dile getirir: “İnsanın insanlardan çektiği acılar, yırtıcı hayvanlardan, zehirli yılanlardan çektiği acılardan daha fazladır. Çünkü bütün bu söylediklerimizden korunabiliriz; fakat insanlardan tam olarak korunmak mümkün değildir” (el-Ahlâk ve’s-siyer, s. 81). İşte insanın eski dönemlerdeki zırh benzeri çeşitli savunma araçları yaparak hemcinslerinden gelecek zararlardan korunması da âyette Allah’ın ibret alınması gereken bir lutfu olarak gösterilmiştir. 81. âyetin son kısmını açıklarken Taberî’nin de kaydettiği gibi (XIV, 156) Allah Teâlâ bütün bu nimetleri verirken ve bunları hatırlatırken insanlardan sadece şunu istemektedir: Saygıyla Allah’a yönelsinler, birliğini tanıyarak O’na teslim olsunlar, boyun eğsinler ve yalnız O’na kul olsunlar.
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhamdır. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَوْا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الطَّيْرِ car mecruru يَرَوْا fiiline mütealliktir.
مُسَخَّرَاتٍ kelimesi الطَّيْرِ ‘nin hali olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. ف۪ي جَوِّ car mecruru مُسَخَّرَاتٍ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّمَٓاءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسَخَّرَاتٍ , sülasi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mefûludür.
مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ
Cümle, الطَّيْرِ ‘in ikinci hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُمْسِكُهُنَّ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
يُمْسِكُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi مسك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni, mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir, mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اٰيَاتٍ kelimesi اِنَّ ‘nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
لِقَوْمٍ car mecruru اٰيَاتٍ mahzuf sıfatına mütealliktir. يُؤْمِنُونَ cümlesi, لِقَوْمٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Hemze inkârî istifham harfidir. Yani onlar (kâfirler) mutlaka bu gibi nesnelerin benzerlerini görmüşlerdir. O halde Allah’ın sonsuz güç ve kuvveti kendileri için görünür bir hal alsın ve böylece Allah’tan korksunlar diye onlara ne oluyor da bu nesneler (yaratıklar) üzerinde düşünmüyorlar? manasında mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)
اَلَمْ تَر ifadesi pek çok yerde geçmiş, çoğunun da arkasından şart cümlesi gelmiş ve bu şartın cevabı zikredilmemiştir. Böylece okuyucunun uyanıklığı ölçülür.
Soru şaşmak manasındadır.
Görmek manasında üç fiil vardır: راي , نظر , بصر . Bunların üçü de Kur’an’da geçer. Üçü de gözle görmek ve düşünüp anlamak manasındadır. راي fiili اِلَى ile kullanılırsa, gözle görmek manası vurgulanır. Bu; o kimseleri gözünle görmüş gibi biliyorsun demektir.
Ruveynî’ye göre رَاَوُا fiilinin ilim manasında kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilense ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilirsiniz; manevi, aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Ruveyni, Teemmülat fî Sûreti Meryem, Meryem Suresi 77)
مُسَخَّرَاتٍ kelimesi الطَّيْرِ ’nin halidir.
ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gökyüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. gökyüzü, burada zarfa benzetilmiştir. Sema ile uçan kuşlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Bu ayet bu minvalde incelenebilecek en güzel ayetlerdendir. İlk olarak يَرَوْا fiili ile kastedilen müşriklerle bu ayetin sonunda zikredilen قَوْمٍ يُؤْمِنُونَ [müminler] arasında bir karşıtlık vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ bu ayet-i celilede, kendisine ortak koşanları kendisini birlemeye ve kudretini görmeye davet ederek, yerle gök arasında uçan kuşlara bakıp onlardan ibret almalarını emrediyor. Zira bu kuşlar hava boşluğunda ancak Allah'ın kudretiyle durmaktadırlar. İman eden bir topluluk bunlara bakarak büyük ibretler alır. Kâfirler ise bunları düşünmekten uzaktırlar. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l- Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
Bu ifade de mübalağa vardır; çünkü teshirin manası, bir şeyi başkasına boyun eğdirmek ve dilediği gibi onda tasarruf edebilecek hale getirmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Muzâri fiil, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi harekete geçer.
Nefy harfi مَا ve istisna edatı ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.
يُمْسِكُهُنَّ maksûr/sıfat, اللّٰهُ maksûrun aleyh/mevsûftur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur. Kasr üslubuyla, onları Allah’tan başkasının tutmadığını kesin bir dille belirtilmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve kavmi korkutmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.
Ayetin başında söylenen hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi ذٰلِكَ ’de istiare vardır. اِنَّ ’nin haberi olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Kuşların gökyüzünde Allah’ın kudretiyle uçmasına işaret eden, bu delillere dikkat çekmek ve muhatabın zihnine iyice yerleştirmek için gelen işaret ismi ف۪ي ذٰلِكَ ’deki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
لِقَوْمٍ car mecruru لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. اٰيَاتٍ ‘in nekre gelişi, nev, kesret ve tazim, قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise muayyen olmayan nev ve tazim ifade eder.
Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasındaki يُؤْمِنُونَ cümlesi لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari sıygada gelen cümle teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen, اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176)
لَاٰيَةً [ayet] kelimesinin umum için olduğu halde dinleyen topluma tahsis edilmesi, istifade edenlerin, ancak dinleyenler olması sebebiyledir.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
78. ayette tekil kelimeyle çoğul kelime aynı cümlede bir araya gelmiştir. İfadeye dikkat ettiğimizde kulak manasındaki semi' kelimesi tekil geldiği halde gözler ve kalplaer anlamındaki الَْأبْصَارَ وَالَْفْئِدَة kelimelerinin çoğul geldiğini görüyoruz. Muktezâ-yı zâhire göre üç kelimenin de tekil, ya da üçünün de çoğul olarak gelmesi gerekirdi. Öyleyse neden yalnızca semi' kelimesi tekil olarak kullanılmıştır? Bunun cevabı duyu merkezleri ve kalp hususundaki ilmi araştırmalardadır. Beyinde işitme duyusu merkezi yalnızca bir tanedir. Bu sebeple işitmeyi ifade eden semi' kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Ama beyindeki görme ve kalbe bağlı merkezler pek çok olup sınırlı değildir. Bu sebeple gözler ve kalpler kelimeleri, semi' kelimesinin aksine çoğul gelmiştir. Ayette, kulaklar, gözlerden önce zikredilmiş. Çünkü kulak, vahyi telakki yoludur. Yahut kulak idrâki, göz idrâkinden önce hâsıl olduğu içindir.