وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ ٩١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَوْفُوا | tam yerine getirin |
|
| 2 | بِعَهْدِ | ahdini |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | إِذَا | zaman |
|
| 5 | عَاهَدْتُمْ | andlaşma yaptığınız |
|
| 6 | وَلَا | ve asla |
|
| 7 | تَنْقُضُوا | bozmayın |
|
| 8 | الْأَيْمَانَ | yeminleri |
|
| 9 | بَعْدَ | sonra |
|
| 10 | تَوْكِيدِهَا | pekiştirdikten |
|
| 11 | وَقَدْ | çünkü |
|
| 12 | جَعَلْتُمُ | yaptınız |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 14 | عَلَيْكُمْ | üzerinize |
|
| 15 | كَفِيلًا | kefil (şahid) |
|
| 16 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah |
|
| 18 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 19 | مَا | şeyleri |
|
| 20 | تَفْعَلُونَ | yaptıklarınız |
|
Allahü teâlâ bu âyet-i kerime’de, yapılan muahadelerin, sözleşmelerin ve yapılan yeminlerin, yerine getirilmesini emretmektedir. Zira bir Müslümanın, yaptığı sözleşmeyi tek taraflı olarak bozması, karşı tarafa bir ihanettir. İhanet ise İslam dini tarafından yasaklanmıştır.Ancak, herhangi bir kimsenin hak ve hukukuyla ilgili olmayan, Mesela: "Vallahi yarın falan yere gideceğim" gibi yeminleri, keffaret ödeyerek bozmak caizdir. (Taberi)
Bir önceki âyette başta adalet olmak üzere temel buyruk ve yasakların ortaya konmasından sonra, adaletin bir gereği olan ahde vefâ ve yeminlere sadakat gösterilmesi emredilmektedir. “Allah’a verdiğiniz söz” konusunda “ashabın Hz. Peygamber’le yaptıkları biat, cihad, malî ibadetler, Allah adına yapılan yemin” gibi açıklamalar yapılmışsa da bunun her türlü meşrû vaadi kapsadığı yolundaki görüş en mâkul olanıdır. Bu vaadlerin, “Allah’a söz verme” şeklinde ifade edilmesi bunların ahlâk ve hukuk bakımından olduğu kadar dinî bakımdan da bağlayıcı olduğunu ve Allah katında sorumluluğu gerektirdiğini gösterir. Aynı şekilde yeminlerin bağlayıcılığı da önemle vurgulanmakta olup âyetin son cümlesi insanlara bu konulardaki sorumluluğu hatırlatan önemli bir uyarı anlamı taşımaktadır (Ayrıca bk. Mâide 5/89).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 436Vekede وكد :
Bu kök bir sözü, eylemi veya akdi pekiştirmek ve sağlam kılmak için kullanılır. Ticari antlaşmalar ve yeminlerle ilgili if'al babı formundaki أكَّدَ 'nin; sözü pekiştirmekle ilgili ise tef'il babındaki وَكَّدَ formunun kullanımı daha uygundur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekli te'yid etmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَوْفُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَهْدِ car mecruru اَوْفُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. عَاهَدْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَاهَدْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.
(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: a. (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzari, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır. (Bk. Meczum muzariler, Cümle Kuruluşu, s. 114, 118) c. Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَاهَدْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عهد’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنْقُضُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَيْمَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بَعْدَ zaman zarfı تَنْقُضُوا fiiline mütealliktir. تَوْك۪يدِهَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ cümlesi, تَنْقُضُوا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَعَلْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلَيْكُمْ car mecruru جَعَلْتُمُ fiiline mütealliktir. كَف۪يلاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَف۪يلاًۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَعْلَمُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَفْعَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَفْعَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِعَهْدِ اللّٰهِ izafetinde عَهْدِ kelimesinin Allah lafzına izafesi, onun şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِذَا عَاهَدْتُمْ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte اِذَا عَاهَدْتُمْ şart cümlesidir.
اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumunda olan عَاهَدْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin durumlarda gelen zaman zarfıyla gelmiş mazi fiil, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
بِعَهْدِ - عَاهَدْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَوْفُوا - بِعَهْدِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
نْقُضُ ; aslında maddi şeylerle ilgili olarak kullanılır. Ancak burada mecazî bir kullanım söz konusudur. Çünkü iman maddi, somut bir şey değildir. İman, bağlamak açısından ipe benzetilmiş, müşebbehün bih (müsterarun minh) olan ip hazf edilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) olan iman kalmıştır. İpin levazımından olan نْقُضُ (çözmek) zikredilmiş, istiare-i mekniyye oluşmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Muzâfun ileyh olan تَوْك۪يدِهَا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلاً cümlesi, atıf harfi وَ ’la تَنْقُضُوا fiilinin failinden haldir. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mazi fiile dahil olan قَدْ , olayın vukuunun kesinliğine delalet eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلَيْكُمْ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan كَف۪يلاً ‘e takdim edilmiştir.
Fiil gibi amel eden ikinci mef’ûl كَف۪يلاً ’deki nekrelik tazim ifade eder.
كَف۪يلاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْاَيْمَانَ - اَوْفُوا - بِعَهْدِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَوْك۪يدِهَا ile تَنْقُضُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.
Buradaki بَعْدَ lafzı مع manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ bir önceki ayette bütün emir ve yasakları kısaca bildirince bu ayetlerde de onların bir kısmını zikretmiş ve işe, ahde vefayı emretmekle başlamıştır. Bununla insanın kendi ihtiyarı ve seçmesi ile üstlendiği her söz kastedilmiştir. Nitekim İbni Abbas “Söz verme, vaat de bir ahittir.” derken Meymûn İbni Mihran da: “Kiminle sözleştinse ister Müslüman ister kâfir olsun, o sözünü yerine getir. Ahd, ancak Allah'a aittir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Vahidî, “yemîn-i lağv”ın Arapların, “Yok Vallahi”, “Evet Vallahi” gibi (dil alışkanlığıyla) söyledikleri sözler olduğuna bu ayetle istidlal ederek şöyle der: “Allah Teâlâ ancak, azim, niyet ve kararlılıkla yapılan yeminler ile yemîn-i lağvı birbirinden ayırmak için ‘sapasağlam ettiğiniz…’ buyurmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet-i kerimedeki وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا [Sapasağlam ettiğiniz yeminleri] bozmayın ifadesi tahsis edilmiş genel bir ifadedir. Daha sonra Cenab-ı Hakk, “Üzerinize, Allah'ı kefil yapmışsınızdır.” buyurmuştur. Bu ifadenin başındaki وَ, hal vav'ıdır. Bu, “Siz, Allah'ı ahdi yerine getireceğinize dair kefil kıldığınız halde sakın o yeminlerinizi bozmayın.” demektir. Bu böyledir, zira Allah'a yemin eden herkes sanki Allah'ı, o yemini sebebiyle, o yeminini yerine getireceğine dair kefil kılmıştır. Daha sonra Cenab-ı Hak, “Şüphe yok ki Allah, ne yapacağınızı bilir.” buyurmuştur. Bu ifadede hem bir terğîb hem de bir terhîb bulunup bununla, “O, size, yaptığınıza göre karşılık verir. Yaptığınız hayır ise karşılığı hayır; şer ise karşılığı şerdir.” manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Dolayısıyla ayette idmâc vardır.
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Âşûr bu cümlenin itiraz cümlesi olduğu görüşündedir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi müspet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.
Bu cümlede müsnedün ileyh olan Allah lafzı, ayette üç kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celalde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak için zamir makamında yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede müsnedin muzari fiil gelişi hükmü takviye, tecessüm ve teceddüt ayrıca medih makamı olması sebebiyle istimrar ifade eder. Bu üsluptan, “Allah’ın yaptıklarımızı bilmesi” olgusunun devamlı, tekrarlanan bir gerçek olduğu anlaşılır.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan تَفْعَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ [Allah yapmış olduğunuz şeyleri bilir] cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeb vardır. Yaptıklarınızın cezasını verir, demektir.
Aslında Allah sadece yaptıklarımızı değil yapmadıklarımızı da bilir. Bu mana da idmâc sanatıdır.
تَفْعَلُونَ - جَعَلْتُمُ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَعْلَمُ - تَفْعَلُونَ kelimelerinin arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Son cümle, ayetle anlam uyumu açısından mürâât-ı nazîr sanatının güzel bir örneğidir.