سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | سُبْحَانَ | eksiklikten uzaktır |
|
| 2 | الَّذِي | O (Allah) ki |
|
| 3 | أَسْرَىٰ | yürüttü |
|
| 4 | بِعَبْدِهِ | kulunu |
|
| 5 | لَيْلًا | gecenin bir vaktinde |
|
| 6 | مِنَ |
|
|
| 7 | الْمَسْجِدِ | Mescid-i |
|
| 8 | الْحَرَامِ | Haram’dan |
|
| 9 | إِلَى |
|
|
| 10 | الْمَسْجِدِ | Mescid-i |
|
| 11 | الْأَقْصَى | Aksa’ya |
|
| 12 | الَّذِي | öyle ki |
|
| 13 | بَارَكْنَا | bereketli kıldığımız |
|
| 14 | حَوْلَهُ | çevresini |
|
| 15 | لِنُرِيَهُ | kendisine göstermemiz için |
|
| 16 | مِنْ | bir bölümünü |
|
| 17 | ايَاتِنَا | ayetlerimizden |
|
| 18 | إِنَّهُ | gerçekten |
|
| 19 | هُوَ | O |
|
| 20 | السَّمِيعُ | işitendir |
|
| 21 | الْبَصِيرُ | görendir |
|
Bu ayet-i kerimede, hicretten bir yıl kadar önce meydana gelen Isra ve Mirac olayina işaret edilmektedir. Allah Teala'nin Resul-i Ekrem'i bir gece Mekke'deki Kabe'den alıp Kudus'teki Mescid-i Aksa'ya götürmesi Mirac'in birinci basamağı olup Isra diye adlandırılmakta, oradan alıp göklere çıkarmasına danMirac denmektedir. Peygamber alehisselam bu yolculuğu Cebrail'in eşliğinde ve ayağını gözünün gördüğü en son noktaya basan Burak adlı bir binitin sırtında yapmiş, Mescid-i Aksa'da iki rekat namaz kıldıktan sonra göklere yükselmiştir.Bu yolculukta göğün çeşitli katlarinda bazı peygamberlerle görüşmüş, Cennet'i ve Cehennem'i görmüş, Cenab-ı Hakk'ın huzuruna çıkarak ondan beş vakit namaz emrini amıştır. (Buhari,Salat 1,Bed'ül-halk 6 ;Enbiya 5; Tevhid 37;Müslim, Iman 259-272)
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ
Fiil cümlesidir. سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur.Takdiri, يسبّح (tesbih eder.) şeklindedir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّـذ۪ٓي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ ’dir. Aid zamir هو ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَسْرٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِعَبْدِه۪ car mecruru اَسْرٰى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَيْلاً zaman zarfı اَسْرٰى fiiline mütealliktir. مِنَ الْمَسْجِدِ car mecruru اَسْرٰى fiiline mütealliktir. الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. اِلَى الْمَسْجِدِ car mecruru اَسْرٰى fiiline mütealliktir. الْاَقْصَا ikinci الْمَسْجِدِ ’in sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl ikinci الْمَسْجِدِ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası بَارَكْنَا حَوْلَهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
بَارَكْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. حَوْلَهُ mekân zarfı بَارَكْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, نُرِيَهُ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle اَسْرٰى fiiline mütealliktir.
نُرِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ اٰيَاتِنَا car mecruru نُرِيَهُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْرٰى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سري ’dir.
نُرِيَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رأي ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
بَارَكْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi برك ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ haber olup damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ ikinci haber olup damme ile merfûdur. Veya اِنَّ ‘nin ismini te’kid eder.
السَّم۪يعُ - الْبَص۪يرُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ
Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Kur’an surelerinin ilk ayetleri surenin içeriğiyle olan anlam bağlantısı yönüyle berâat-i istihlâl sanatının en güzel örnekleridir. İlk cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Muzaf konumundaki سُبْحَانَ , takdiri يسبّح (tesbih eder.) olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır.
Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, talebî kelamdır.
Muzâfun ileyh konumundaki has ism-i mevsûl الَّـذ۪ٓي ’nin sılası olan اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ , cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Az sözle çok anlam ifade eden بِعَبْدِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَبْدِ şan ve şeref kazanmıştır. عَبْدِ , Hz. Peygamberden kinayedir.
حَوْلَهُ izafetinde ise Mescid-i Aksa’ya aid zamire muzaf olan حَوْلَ tazim edilmiştir.
Bu ayetteki اَسْرٰى fiili zaten gece yürüyüşü anlamına gelmekte olup, لَيْلاً zarfındaki nekrelik taklîl ifade eder. Yani bunun gecenin bir bölümünde meydana gelip gecenin tamamında olmadığını gösterir. (Ömer Özbek, Arap Dili ve Belâgatında Itnâb Üslûbu)
لَيْلاً kelimesindeki nekrelik tazim ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْاَقْصَا için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بِعَبْدِه۪ ‘daki gaib zamirden بَارَكْنَا ‘da azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا cümlesi, harf-i cerle بَارَكْنَا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَارَكْنَا ve لِنُرِيَهُ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
مِنْ اٰيَاتِنَا ’deki مِنْ , ba'diyet ifade eder.
Az sözle çok anlam ifade eden اٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ şan ve şeref kazanmıştır.
الَّـذ۪ٓي - الْمَسْجِدِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ gaib zamiriyle başladıktan sonra etrafını mübarek kıldığımız buyurarak iltifat sanatıyla mütekellim zamirine geçmiş, daha sonra yine gaib zamirine dönmüştür. Mescid-i Aksa’nın Müslümanlar indindeki yüce mekânına işaret vardır. Ayrıca bunun Peygamber Efendimize gösterilen en büyük ayet olduğuna ve İsra’nın amacının da bu olduğuna delalet eder. Yine Allah Teâlâ’nın azametini hissettirmek için sonunda gaib zamirine dönülmüştür.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Zuhaylî’ye göre surenin سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى ifadesi ile başlaması berâat-i istihlâldir. Çünkü isra hadisesi harikulade bir olaydır. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın kemâl-i kudretine ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna işaret etmek için sure bu ifadelerle başlamıştır. Yani kulu Muhammed’i (s.a.v) gecenin bir kısmında Mekke-i Mükerreme'deki Mescid-i Haram’dan Beyt-i Makdis’teki Mescid-i Aksa’ya götürüp aynı gece beldesine geri döndüren Allah’ı her türlü çirkinlikten tenzih ederim. Müşriklerin iddia ettiği gibi ortağı veya çocuğu olmak kabilinden her türlü acizlik ve noksan sıfatlardan O’nu berî kılar, O’nun son derece kemâl-i kudret sahibi olduğunu tasdik ederim. O, nice akla hayale gelmeyen ilginç şeyleri gerçekleştirmeye kādirdir. Dolayısıyla Peygamberinin şerefine şeref katmak, kadrini yüceltmek için ve O’nun daimi bir mucizesi olması kastıyla kulunu çok kısa bir zamanda bu kadar uzak bir yere geceleyin götürmesinde bir tuhaflık yoktur. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Evet, Resulullah (s.a.v) Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya geceleyin götürüldü. Burası Beytu'l-Makdis yani Kudüs'tür. Çünkü o zaman ondan başka Mescid bulunmuyordu. “çevresini mübarek-bereketli kıldığımız” ifadesiyle burada anlatılmak istenen şey, din ve dünya ile ilgili bereket ve mübarek oluşudur. Çünkü burası, bütün peygamberlerin -Allah'ın selamı üzerlerine olsun- ibadet merkezidir, vahyin indiği yerdir. Akar sular ve ırmaklarla, meyve veren türlü ağaçlarla çevrelenmiş bir yerdir.
Hz. Muhammed’e (s.a.v), bizim birliğimize, O’nun da peygamberliğinin doğruluğuna delalet eden ayetlerimizi göstermek için çünkü gökleri ve oradaki ayetleri görmekle bu gerçeği daha huzurlu olarak anlamış olacaktır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Tekit harfi اِنَّ ‘nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümle ayrıca fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. اِنَّ ’nin haberinin الْ takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.
Müsnedin yani السَّم۪يعُ ve الْبَص۪يرُ kelimelerinin marife gelmesi kasr oluşturmuştur.
İki tekid hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ mevsûf/maksur, السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ sıfat/ maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Böylece bu iki sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Bu iki vasıf kemâl derecede sadece Allah’a aittir.
Kasr izafî olup kasr-ı kalptir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümledeki هُوَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükündür.
Bilindiği gibi fasl zamiri haberin sıfat olmadığına da delâlet eder. Bu tip kasrlarda, fasl zamiri tahsise ilaveten haberin, mübtedaya nisbetini de tekîd eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber olan iki vasfın aralarında و olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
السَّم۪يعُ , الْبَص۪يرُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede gaib zamire iltifat sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere dört tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. (https:// kuranmucizeler. com/insanin- yaratilisindaki- mucizevi- sira- isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)