قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً ١٠٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | (Musa) dedi ki |
|
| 2 | لَقَدْ | andolsun |
|
| 3 | عَلِمْتَ | sen biliyorsun ki |
|
| 4 | مَا |
|
|
| 5 | أَنْزَلَ | indirmez |
|
| 6 | هَٰؤُلَاءِ | bunları |
|
| 7 | إِلَّا | başkası |
|
| 8 | رَبُّ | Rabbinden |
|
| 9 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 10 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 11 | بَصَائِرَ | kanıtlar olarak |
|
| 12 | وَإِنِّي | şüphesiz ben de |
|
| 13 | لَأَظُنُّكَ | seni görüyorum |
|
| 14 | يَا فِرْعَوْنُ | Fir’avn |
|
| 15 | مَثْبُورًا | mahvolmuş |
|
قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Mekulü’l-kavli mukadder kasemin cevabıdır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
عَلِمْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا اَنْزَلَ cümlesi, عَلِمْتَ fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır.
رَبُّ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi و ’la السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. بَصَٓائِرَ hal olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. ى mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اَظُنُّكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَظُنُّكَ damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur. يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً itiraziyye cümlesidir. يَا nida harfidir. Münada فِرْعَوْنُ müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. مَثْبُوراً kelimesi اَظُنُّ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَثْبُوراً ; sülâsî mücerredi ثبر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Mütekellim Hz. Musa, muhatap Firavun’dur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l kavli olan لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ cümlesi عَلِمْتَ fiilinin mef’ûlü yerindedir.
Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. ما nefy harfi ve إلا istisna edatı ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. اَنْزَلَ maksûr/sıfat, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ maksurun aleyh/mevsuftur.
İnkâr ve vehim içinde olan Firavuna karşı Musa (a.s), bu mucizeleri Rabbinden başkasının getiremeyeceği hususunu kasr üslubuyla belirtmiştir.
Mef’ûl konumundaki işaret ismi, işaret edilenin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade etmiştir.
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ile Allah’ın indirdiği ayetlere işaret edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبُّ السَّمٰوَاتِ izafetinde السَّمٰوَاتِ ’nin Rab ismine muzâfun ileyh olması, onun tazimine işaret eder.
الْاَرْضَ , temasül nedeniyle السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
بَصَٓائِرَ , işaret isminden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan ifadelerdir.
Ayetteki بَصَٓائِرَ “apaçık hüccetler olarak” demektir. Bunlar sanki, akılların basiretleri (gözleri)dir. Bu hususta sözün özü şudur: Mucize, âdetin (alışılmışın) üstünde olan bir iş olup bunu yapan kimse, bunu iddia ettiği şeyin tasdik edilmesi için yapar. Hz. Musa’nın (a.s) mucizeleri, her iki özelliği de taşır. Çünkü onlar da harikulade işlerdir. Akıl açıkça bir değneğin büyük bir yılana dönüşmesine, sonra da sihirbazların onca ip ve değneklerini yutmasına, daha sonrada eski haline gelip bir sopa olmasına ancak Allah'ın kādir olacağına şehadet eder. Binaenaleyh böylesi fiilleri ancak Allah Teâlâ yapar. Denizin ikiye ayrılması, dağın onların tepesine kaldırılıp bir şemsiye gibi tutulmasında söylenecek söz de aynıdır. Binaenaleyh bütün bunları göklerin ve yerin Rabbinin indirdiği (yaptığı) sabit olur. Mucizelerin ikinci özelliği de Allah Teâlâ'nın bunları, Hz. Musa’nın peygamberliğinin doğru olduğunu göstersin diye yaratmış olmasıdır. Ayetteki, “Andolsun ki bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini biliyorsun.” cümlesi ile kastedilen budur. Bunlar birer basiret yani Hz. Musa'nın doğruyu söylediğine delil olan şey olarak indirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelamda Hz. Musa, firavunun zannına karşı kendi zannını beyan etmiştir. Ama iki zan arasında çok fark vardır. Nasıl olmasın ki, Firavunun zannı apaçık bir bühtandır; Hz Musa'nın zannı ise kesin olanı talim etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً
Cümle, atıf harfi وَ ’la kasemin cevabına atfedilmiştir. Mekulü’l-kavle dahildir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
لَاَظُنُّكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَا فِرْعَوْنُ itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ikinci mef’ûl konumundaki مَثْبُوراً [helak olmuş] demektir. Kelimedeki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
مَثْبُوراً Helak olmak, yok olmak, demektir. İnsanın, gelen bir musibet esnasında, veyl ve sübûr kelimelerini diline dolaması, yaygın bir iştir. Nitekim Cenab-ı Hak, “Onlar orada, ey helak (sübûr) diye bağırırlar. Onlara denir ki: Bugün bir kere helak (sübûr) çağırmayın, birçok helak çağırın.” (Furkan Suresi, 13-14) buyurmuştur. Bil ki Firavun, Musa'yı meshûr (büyülenmiş) olarak niteleyince Hz. Musa (a.s) da “Sen de mesbûrsun” yani “Bu mucizeler, ayetler çok net, açık ve kesindir. Onların Allah katından olduğu ve Allah'ın onları, beni peygamberlik iddiamda doğrulamam için indirdiğine hiçbir akıllı şüphe etmez. Sen ise bunları kabul etmiyorsun. Binaenaleyh seni bu inkâra sürükleyen, hasedin, inadın, zulmün, cahilliğin ve dünya sevgindir. Böyle olan herkesin akıbeti ise helak ve yokluktur.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَثْبُوراً [Helak olmuş] - مَسْحُوراً [Büyülenmiş] (101. ayet) kelimeleri arasında cinâs-ı nâkıs vardır. Zira bazı harfler değişmiştir. (Safvetü’t Tefasir)
اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً [Ey Musa! Seni büyülenmiş bir kimse olarak görüyorum.] sözüne karşılık Musa’nın (a.s), وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً [Ey Firavun! Ben de senin helak olmuş bir kimse olduğuna inanıyorum.] (101.ayet) sözü arasında güzel mukabele sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu cümleler arasında ayrıca reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.