وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve |
|
| 2 | تَقْفُ | ardına düşme |
|
| 3 | مَا | şeyin |
|
| 4 | لَيْسَ | olmayan |
|
| 5 | لَكَ | senin |
|
| 6 | بِهِ | hakkında |
|
| 7 | عِلْمٌ | bilgin |
|
| 8 | إِنَّ | çünkü |
|
| 9 | السَّمْعَ | kulak |
|
| 10 | وَالْبَصَرَ | ve göz |
|
| 11 | وَالْفُؤَادَ | ve gönül |
|
| 12 | كُلُّ | hepsi |
|
| 13 | أُولَٰئِكَ | bunların |
|
| 14 | كَانَ |
|
|
| 15 | عَنْهُ | o(yaptığı)ndan |
|
| 16 | مَسْئُولًا | sorumludur |
|
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْفُ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَكَ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِهٖ car mecruru عِلْمٌ ’un mahzuf haline mütalliktir. عِلْمٌ kelimesi لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
السَّمْعَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. الْبَصَرَ ve الْفُؤٰادَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كُلُّ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُ car mecruru مَسْؤُ۫لاً ’e mütealliktir. مَسْؤُ۫لاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مَسْؤُ۫لاً ; sülâsî mücerredi سأل olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Bu ayette de mütekellim Allah Teâlâ’dır.
تَقْفُ fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ , nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ car-mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عِلْمٌ muahhar ismidir.
عِلْمٌ ’daki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta tenkir, selbin umumuna işarettir.
بِه۪ car-mecruru, عِلْمٌ ‘un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede istiare sanatı vardır. لَا تَقْفُ fiili مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ ‘a nisbet edilerek kişileştirilmiştir. Kesin olmayan bilgi, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
تَقْفُ kelimesi, Arapların, birisi birisinin peşine düşüp onu izlediğinde söyledikleri, قَفَوْتُ اَثَرَ فُلَانٍ “Ben falancanın peşine düştüm.” deyiminden alınmıştır. Beytin sonunda geldiği için, peşi sıra olduğu için, şiirin kafiyesine de “kâfiye” denmiştir. Yine meşhur bir kabile “Kâfe” diye adlandırılmıştır. Çünkü onlar, insanların ayak izlerini takip ederek ayak izlerine bakarak o insanların halleri hakkında istidlal ederler (fikir yürütürler)di. Enseye de insan bedeninin arkasında olduğu için, “kafa” denmiştir. Çünkü ense, sanki bedeni izleyen ve onu takip eden birşey gibidir. Binaenaleyh ayetteki لَا تَقْفُ “Hakkında bilgin olmayan şeyi, söz söyleyerek veya fiili olarak takip etme, peşine düşme” manasında olur. Bunun neticesi, bilinmeyen bir şey hakkında hüküm vermekten, konuşmaktan nehyetmeye varıp dayanır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet-i kerimede عِلْمٌ kelimesinin neden tekil geldiği sorulabilir. Dikkat edildiğinde ayette idrak ile elde edilen ilimden bahsettiği görülür. İlim, duyma ve görme duyuları yoluyla idrake aktarılır. Oradan da kalbe intikal eder. Zira kişinin duygularının ve fikirlerinin merkezi kalptir. Ayette السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ duyma ve görme duyusu ile kalp idrake gönderilecek ilmin araçları olarak sunulmuştur. İlim ve idrak da tekil kelimelerdir. Ayetteki duyma ve görme duyuları ile kalbin, idrak ve ilimle bağlantısı olması ve bu iki kelimenin de tekil olması dolayısıyla الْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ kelimeleri de durumun muktezâsı olarak tekil gelmek zorundadır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Birbirine atfedilen وَالْبَصَرَ ve وَالْفُؤٰادَ kelimeleri, tezayüf nedeniyle اِنَّ ‘nin ismi olan السَّمْعَ ‘ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِنَّ ’nin haberi olan كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ , faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.
Muzâfun ileyh olan اُو۬لٰٓئِكَ ile kulak, göz ve kalbe işaret edilmesi, onlara tazim ifade eder.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَنْهُ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan مَسْؤُ۫لاً ‘e takdim edilmiştir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
الْفُؤٰادَ - الْبَصَرَ - السَّمْعَ kelimelerinin sayılmasında taksim, مَسْؤُ۫لاً ’de cem sanatı vardır.
مَسْؤُ۫لاً ’in, göz, kulak ve kalbe isnadı mecaz-ı aklîdir. Asıl sorumlu olan bu organların sahibidir. Alet olan azaya nisbet kabilindedir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada kulak, göz ve kalpten; كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ [Bunlar(ın her biri)] diye söz edilmesi bunların idrak duyuları oluşlarından ve bu ayet-i kerimede sorumlu olarak söz konusu edildiklerinden dolayıdır. Bu, aklı eren varlıkların bir halidir. İşte bundan dolayı onlardan bu şekilde söz edilmiştir. Zeccâc'ın naklettiğine göre de Araplar hem aklı eren varlıklar hakkında, hem de ermeyen varlıklar hakkında; اُو۬لٰٓئِكَ “Onlar” zamirini kullanırlar. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu ayette insanın elde ettiği bilgiden sorumlu olduğu ifade edilmektedir. İnşai nehiy cümlesinden sonra inkâri üslupla gelen cümle insanı ikna etmek, düşünceye davet etmek üzere edindiği bilgiden sorumlu olduğunu bildirmektedir. Burada maksat, kişinin bilmediği şeyi söylememesi ve bilmediğini yapmamasıdır. (Zemahşerî)
كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً [Bunların hepsi ondan sorumludur.] önceden sayılan üçünde de كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ ‘ye ait olan zamir vardır. Yani bunların her biri kendinden sorumludur. Daha doğrusu sahibinin yaptığından sorumludur, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
İlimler ya duyularla ya da akıl ile elde edilir. Cenab-ı Hak, birinci kısma kulağı ve gözü zikrederek işaret etmiştir. Çünkü insan bir şeyi duyup gördüğünde, onu anlatır ve haber verir. Akılla elde edilen ikinci kısım ilim de ikiye ayrılır: a) Bedîhî, b) Kesbî. Cenab-ı Hak, aklî ilimlere de ayette, “kalb” kelimesiyle işaret etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayeti kerimede اُو۬لٰٓئِكَ şeklindeki işaret ismiyle işitme, görme ve hissetme azaları kastedilmiştir. İşaret ismi bu şekilde gayri akil için çok kullanılır. Böylece bu azalar akıllı menziline konulmuştur. Aklın yolu olduğu için işaret ismi bu şekilde kullanılmayı hak eder. Akıl, kişinin nefsidir. Bu kullanım meşhurdur. Hakiki olduğu da söylenmiştir. Ya da bu mecazi kullanım çok olduğu için hakiki kullanımla aynı olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler. com/insanin- yaratilisindaki- mucizevi- sira- isitme- gorme-ve-idrak-etme-gonuller)