İsrâ Sûresi 88. Ayet

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً  ٨٨

De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 لَئِنِ andolsun eğer
3 اجْتَمَعَتِ toplansalar ج م ع
4 الْإِنْسُ insan(lar) ا ن س
5 وَالْجِنُّ ve cin(ler) ج ن ن
6 عَلَىٰ üzere
7 أَنْ
8 يَأْتُوا getirmek ا ت ي
9 بِمِثْلِ bir benzerini م ث ل
10 هَٰذَا bu
11 الْقُرْانِ Kur’an’ın ق ر ا
12 لَا
13 يَأْتُونَ getiremezler ا ت ي
14 بِمِثْلِهِ onun benzerini م ث ل
15 وَلَوْ ve eğer
16 كَانَ olsalar ك و ن
17 بَعْضُهُمْ biri ب ع ض
18 لِبَعْضٍ diğerine ب ع ض
19 ظَهِيرًا arka (destek) ظ ه ر
 
Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından gönderilmediğini, Hz. Muhammed’in sözü olduğunu iddia edenlere bir cevap olan bu âyetlerde, insanların görünmez varlıklardan da destek alarak Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymaya kalkışsalar da bunu başaramayacakları, çünkü Kur’an’ın, gerek ifade güzelliği, gerekse içeriğinin zenginliği ve kusursuzluğu dolayısıyla Allah’tan başkasının ortaya koyması mümkün olmayacak derecede mükemmel ve ulaşılamaz bir kitap olduğu anlatılmaktadır (Kur’an’ın i‘cazı konusunda bk. Bakara 2/23). Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 519-52
 

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ  ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اجْتَمَعَتِ  fetha üzere mebni mazi  fiilidir.  تِ  te’nis alametidir. الْاِنْسُ  fail olup damme ile merfûdur. الْجِنُّ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى  harf-i ceriyle  اجْتَمَعَتِ  fiiline mütealliktir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِمِثْلِ  car mecruru  يَأْتُوا  fiiline mütealliktir.  هٰذَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْقُرْاٰنِ  işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup kesra ile mecrurdur. Kasemin cevabı  لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪  ‘dir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَأْتُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِمِثْلِه۪  car mecruru  يَأْتُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اجْتَمَعَتِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  جمع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً

 

وَ  haliyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

بَعْضُهُمْ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِبَعْضٍ  car mecruru  ظَه۪يراً ‘e mütealliktir. ظَه۪يراً  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ظَه۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  emri Allah Teâlâ’dan, Peygamber Efendimize hitaptır. Tehaddi ayetidir.

قُلْ  ile başlaması söylenecek şeylerin önemi sebebiyledir. Bu Kur'an’ı şereflendiren bir övgüdür. Bu övgü ona iman eden kimselere bunun nimet olduğunu hatırlamaktır. İnsanla beraber cin kelimesinin zikredilmesinin amacı umum ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ , terkibinde  ل , mahzuf kaseme işaret eden muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Şart cümlesi olan  لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kendisinden sonra gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. 

Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’ân’ın benzeri getirmesi için insan ve cinin belirtilmesi taksim, toplanmaları cem sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ  cümlesi, masdar tevilinde, عَلٰٓى  harfiyle  اجْتَمَعَتِ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْقُرْاٰنِ ’ın, هٰذَا  ile işaret edilmesi tazim, önemini belirtmek ve dikkatleri toplamak içindir.

İşaret isminde istiare vardır.  هٰذَا  ile o sırada yazılı metin halinde olmayan Kur'an’a  işaret edilmiştir. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

الْقُرْاٰنِ  bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette özellikle insanlarla cinler zikredilmiş, çünkü Kur'an'ın, Allah’ın katından olduğunu inkâr edenler onlardır. Yoksa onlardan başkalarının buna muktedir oldukları anlamında değildir.

Bu ayet kâfirlerin, Kur'anın bazı ayetlerini diğer bazı ayetlerle değiştirmek girişiminden umutlarını da tamamen kesmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪  cümlesi kasemin cevabıdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

Geldi anlamındaki  اتى  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ  cümlesiyle,  لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الْاِنْسُ - الْجِنُّ  kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.

يَأْتُوا - لَا يَأْتُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Müşriklerin halini bildiren  وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً  cümlesi  وَ ‘la gelmiştir. 

Şart harfi  لَوْ  vasliyye olarak gelerek kendinden sonra gelenin önceki manayı içermediğini belirtmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِبَعْضٍ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  ظَه۪يراً ‘e takdim edilmiştir.

ظَه۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اجْتَمَعَتِ  fiili  اِفتِعال  babındadır. Bu bab fiile dönüşlülük, müşareket, izhar, ittihaz manaları katar.

بِمِثْلِ - لِبَعْضٍ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu yemin cümlesi, Hz. Peygambere yönelik olarak değil, Peygamberimiz tarafından mütekebbir kâfirlere yönelik olarak sevk edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Kur'an, Arapları, surelerine benzeyen bir sure getirmeye davet etmiştir. Bu tehaddi, kısa sureler gibi uzun sureleri de kapsamıştır. Fakat Araplar, bu husustaki acizliklerini bildikleri için böyle bir şeye kalkışmamışlardır. Onlar, savaşı, kan dökmeyi ve Arap kabilelerini (ahzâb) toplamayı, Kur'an'a meydan okumaktan daha kolay bulmuşlardır. Sabit olan bir diğer husus ise onların, eşsiz beyanının etkisinde kalıp dinlemekten kendilerini alıkoyamadıkları Kur'an'ın, insanların kulaklarına ulaşmasını engellemeye çalışmalarıdır. Çünkü onlar, Kur'an’ın kulağa ulaştığı anda gönülde büyük bir etki bırakacağını biliyorlardı. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, et- Ta’bîru’l-Kur'anî, s. 9)