Kehf Sûresi 105. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً  ١٠٥

Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ işte onlar
2 الَّذِينَ kimselerdir
3 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
4 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
5 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
6 وَلِقَائِهِ ve O’na kavuşmayı ل ق ي
7 فَحَبِطَتْ bu yüzden boşa çıkar ح ب ط
8 أَعْمَالُهُمْ eylemleri ع م ل
9 فَلَا
10 نُقِيمُ kurmayız ق و م
11 لَهُمْ onlar için
12 يَوْمَ günü ي و م
13 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
14 وَزْنًا bir terazi و ز ن
 
İnsanlar, davranışlarında daima bir amaç gözetip ona göre çaba harcarlar. Meselâ kişinin hedefi Allah’ın rızâsını ve âhireti kazanmak ise bu hedefe ulaşmak için çaba gösterir ve ona göre çalışır. Eğer kişi yüce değerlerle ilgilenmeyip sadece dünyevî menfaat elde etmek istiyorsa gayretini de o yönde sarfeder.
 
 Allah’a ortak koşanlar tanrılarının kendilerini Allah’a yaklaştıracağını ve Allah katında küfür sayılan bu davranışlarının Allah’a itaat olduğunu sanmaktadırlar. Oysa Allah kendisine ortak koşanların amellerinin hiçbir değeri olmadığını bildirmiştir. Bu sebeple dünyada yapıp ettikleri boşa gitmiştir; âhirette Allah tarafından hiçbir değer verilmeyecektir. Hz. Peygamber’in hadisinde de bu hususa işaret edilmiştir: “Kıyamet gününde şişman ve iri cüsseli nice adamlar gelir ki Allah katında sivri sineğin kanadı kadar ağırlığı yoktur. (İsterseniz) ‘Biz kıyamet gününde onların amellerine değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyunuz” (Buhârî, “Tefsîr”, 18/6). Bunlar âyetlerde belirtilen kötülükleri yaptıkları için cezaları cehennem olacaktır.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 584
 
Riyazus Salihin, 257 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet günü, dünyada büyük diye tanınan iriyarı bir adam çıkagelir. Halbuki onun Allah yanında sinek kanadı kadar bile değeri yoktur.” 
 (Buhârî, Tefsîru sûre (18), 6; Müslim, Münâfikûn 18)
 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِقَٓائِه۪  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً

 

Fiil cümlesidir. ف  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَبِطَتْ  sükun üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. اَعْمَالُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  نُق۪يمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. لَهُمْ  car mecruru  نُق۪يمُ  fiiline mütealliktir.  يَوْمَ  zaman zarfı,  نُق۪يمُ  fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَزْناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

نُق۪يمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  الَّذ۪ينَ  haberdir. 

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

Müsned konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ  izafetinde Rab isminin kâfirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Bu izafet Rab ismine muzaf olan ayetler için tazim ifade eder.

لِقَٓائِه۪  izafetinde  كَفَرُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِ  car-mecruruna, tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

لِقَٓائِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لِقَٓائِ  şan ve şeref kazanmıştır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

كَفَرُوا  ‘da kâfirler cem’ edildikten sonra onların özellikleri sayılmıştır. Bu üslup taksim sanatıdır.

لقيَ  vuslat manasındadır. Vuslat Allah için muhaldir. Bu ifade ancak Allah'ın vereceği karşılığa hamledilir. Kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Bu kelam, Peygamberimize söylenmesi emredilen cümlelere dahil olmayıp, fakat ziyana uğrayanların tarifini tamamlamak, onların hüsranlarının ve çabalarının boşa gitmesinin sebebini beyan etmek ve böylece tarifin, muhataplara tam uygunluğunu sağlamak üzere doğrudan doğruya Allah (c.c) tarafından ifade edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

103. ayetteki  هَلْ نُنَبِّئُكُمْ  ibaresindeki  ن (Biz) zamiri, zamir makamında açık isim olarak  رَبِّهِمْ  şeklinde gelmiştir. Muktezâ-i zâhire uygun olarak  أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِنا  şeklinde söylenebilirdi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

"Onu gördüm” manasında  لَقيِيتُهُ  denilmesinin de delalet ettiği gibi "Allah’a kavuşma, Allah’ı görme demektir. لقي , ‘kavuşmak’ demektir. Nitekim Cenab-ı Hak da [Su, takdir edilmiş bir emr üzere, iltikâ etti (birbirine kavuştu)] ( Kamer 12) buyurmuştur. Halbuki bu manada kavuşma Allah Teâlâ için imkânsızdır. Binaenaleyh bunu, Allah'ın mükâfatına kavuşma manasına hamletmek gerekir?” denirse, şöyle cevap verilir:  لقي  aslında kavuşmak, karşı karşıya gelmek manasında ise de ‘görme’ manasında kullanılması da zahir ve meşhur bir mecazdır (yaygındır). Mutezile’nin "Bununla, Allah’ın mükâfatına kavuşma kastedilmiştir, şeklindeki hükümleri ancak ayette bir takdir yapma ile olur. Halbuki lafzı meşhur ve yaygın mecazî manasına hamletmek, onu, yapılacak bir takdire göre ortaya çıkacak bir manaya hamletmekten daha uygun olduğu malumdur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Veciz ifade kastına matuf  اَعْمَالُهُمْ  izafeti hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir için gelmiştir. 

Ayetin son cümlesi olan  فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً , makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari fiil sıygasına iltifat sanatı vardır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُق۪يمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا نُق۪يمُ  fiiline müteallik  لَهُمْ  car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için,  يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  zaman zarfı ise ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  وَزْناً  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.

نُق۪يمُ - الْقِيٰمَةِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Amelleri boşa gitmiş o mezkûr vasıfları taşıyan kâfirler için biz de bir terazi tutmayacağız; onların amellerine hiç itibar etmeyip kendilerini o amellerin sonuçlarından mahrum bırakacağız. Zira mükâfatların temel sebebi iyi amellerdir ve onların amelleri de tamamen boşa gitmiştir. Bu mahrumiyet amellerinin boşa gitmesinin kaçınılmaz sonuçlarından olduğundan, bu cümle, onun sonucu olarak ona atfedilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nefy siyakında nekre, umum ve şumûle delalet eder. (Dr. Salâh Abdu'l-Fettâh el-Hâlidî, Vakafât, s. 78)