23 Nisan 2025
Kehf Sûresi 98-110 (303. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Kehf Sûresi 98. Ayet

قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقاًّۜ  ٩٨


Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Zu’l-Karneyn) dedi ki ق و ل
2 هَٰذَا bu
3 رَحْمَةٌ bir rahmetdir ر ح م
4 مِنْ
5 رَبِّي Rabbimden ر ب ب
6 فَإِذَا zaman
7 جَاءَ geldiği ج ي ا
8 وَعْدُ va’di و ع د
9 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
10 جَعَلَهُ onu eder ج ع ل
11 دَكَّاءَ yerle bir د ك ك
12 وَكَانَ ve ك و ن
13 وَعْدُ va’di و ع د
14 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
15 حَقًّا haktır (gerçektir) ح ق ق
Bu iki âyette anlatılan “seddin bozulması, Ye’cûc ve Me’cûc’ün kalabalığı ve sûrun üflenmesi üzerine toplanmaları” iki şekilde yorumlanmıştır: 1. Kıyamet yaklaşınca (kıyamet alâmeti olarak) seddin açılması (Enbiyâ 21/96), Ye’cûc Me’cûc’ün yayılması, sonra birinci sûr ile kıyametin başlaması, haşir ve hesap. 2. Birinci sûrda bütün dağlar gibi o seddin bulunduğu yerin de büyük değişime uğraması, ikinci surda diğerleri gibi Ye’cûc Me’cûc’ün de diriltilerek, birbirine girmiş büyük kalabalıklar halinde haşredilme ve hesaba çekilmeleri. Ye’cûc Me’cûc hakkında başka rivayetler de vardır. Ancak bilginin gerçeklik değeri konusundaki İslâmî kurallara göre bunlara dayanarak kesin bir bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Yukarıda özetlenen yorumlara ilaveten 83-99. âyetlerde anlatılan kıssada geçen bazı isim ve kavramlarla ilgili şöyle bir te’vil de yapılmıştır: Zülkarneyn Hz. Muhammed’i, Zülkarneyn’in set yaparak aralarını kapattığı iki dağ Mekke ile Medine’yi, set de Mekke’nin fethi ile sağlanmış olan İslâm birliğini, Ye’cûc ve Me’cûc ise inkârcıları temsil etmektedir. Bu inkârcılar kıyamete kadar İslâm birliğini bozamayacaklar; kıyamet (şaşmaz sözün gerçekleşmesi) yaklaştığında ise inkârcılar dalgalar halinde birbirlerine karışacaklardır (bk. Orhan Kuntman, s. 295-302, 328). 
Kuran Yolu Tefsiri

قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  هٰذَا رَحْمَةٌ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  رَحْمَةٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبّ۪ي  car mecruru  رَحْمَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. وَعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَعَلَهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. دَكَّٓاءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Mevsufu mahzuftur. Takdiri;  أرضا دكّاء  (Arzı yerle bir eder.) şeklindedir. Gayri munsarifdir. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

دَكَّٓاءَ ; sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

دَكَّٓاءَ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقاًّۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

وَعْدُ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَقاّ kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.

قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ 

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Bu ayet Zülkarneyn kıssası ile ilgili son ayettir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَا  ile sonuca işaret edilmiştir. Elde edilen başarı, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

İşaret isimleri mahsus şeyleri işaret etmek için kullanılırlar. Buradaki gibi aklî şeyleri işaret etmekte kullanıldıklarında istiare olur. Câmi’ her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi) 

Veciz ifade kastına matuf  رَبّ۪يۚ  izafetinde Rab isminin Zülkarneyn’e aid zamire muzaf olmasıyla  Zülkarneyn , şan ve şeref kazanmıştır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu kelam bize bildiriyor ki bu eser normal olarak insanların gayretiyle meydana getirilen eserler kabilinden değil, fakat zahiren benim girişimimle olmuşsa da hakikatte sırf ilâhi bir ihsandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪ي  istînâf-ı beyaniyye cümlesidir. Burada gizli bir soruya cevap vardır. Gizli soru: Zülkarneyn bu büyük işi tamamlayınca ne yaptı? Ona şu cümle ile cevap verilir: Bu, Rabbimden bir rahmettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقاًّۜ

 

Şart üslubundaki terkip, mekulü’l kavle atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf,  وَعْدُ رَبّ۪ي  izafetinde Rab isminin Zülkarneyn’e aid zamire muzaf olmasıyla Zülkarneyn ve Rab ismine muzaf olan  وَعْدُ , şan ve şeref kazanmıştır.

جَٓاءَ وَعْدُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. وَعْدُ  kelimesi  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Vaadin, bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي  [Rabbimin vaadi geldiği zaman] ifadesinde mecazî isnad vardır. Gelen vaat değil, vaadin vaktidir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  جَعَلَهُ دَكَّٓاءَ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

دكآّء  kelimesi  فعلاء  vezninde mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

دكآّء  kelimesinin tenvin alamaması gayri munsarif olmasından ileri gelmektedir. Bu kelimedeki nekrelik, kesret ifade eder.

اِذَا ; şart fiilinin gerçekleşme ihtimalinin kuvvetli olduğunu ifade eden şart edatıdır. Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)       

اِذَا  edatı  اِنْ  edatının aksine kesinlik, zan ve vukuu çokça olan cümlelerde bulunma özelliğine sahiptir.  اِنْ  edatı şüphe, vehim ve vukuu nadir olan cümlelerde bulunur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l- Kur’ân, c.1, s.407)

Bundan önce Allah'ın (c.c) rahmetinin genişliği beyan edildikten sonra bu kelam da O’nun kudretinin büyüklüğünü beyan etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقاًّ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la, mekulü’l-kavl olan şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَعْدَ  ve  حَقاًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.  

كَانَ ‘nin haberinin isim olarak gelmesi, devam ve süreklilik ifade eder.

Zülkarneyn’in sözlerinde,  رَبّ۪  lafzının mütekellim zamirine izafetiyle üç kez tekrarlanması onun Rabbine olan tazim, muhabbet ve haşyetinin işaretidir.

وَعْدُ رَبّ۪ي  izafetinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَحْمَةٌ - رَبّ۪ي  - حَقاًّۜ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Ayetteki  هٰذَا  ifadesi, sete işarettir. Yani; "Bu set, Allah'tan bir nimet ve kullarına bir rahmettir” demektir. Veya bu zamirle, "o iki dağın yakasını bir araya getirip dümdüz yapma imkân ve kudreti Allah'tan bir rahmettir" demektir. Fakat,  فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي  [Rabbimin vaadi gelince] yani kıyametin gelmesi yaklaşınca, Allah Teâlâ o seddi, dümdüz eder. Yerle bir eder. Arapçada, yüksek iken yerle bir, dümdüz olan her şey hakkında ( إندكّ /dümdüz oldu) fiili kullanılır. Bu kelime, “dümdüz arazi, toprak" manasında olmak üzere, med ile ( دكآّء ) şeklinde de okunmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Son cümle tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümleleri, tetmim ıtnâbı babındandır.

Kehf Sûresi 99. Ayet

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاًۙ  ٩٩


O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir araya getiririz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَرَكْنَا biz bırakırız ت ر ك
2 بَعْضَهُمْ birbirlerini ب ع ض
3 يَوْمَئِذٍ o gün
4 يَمُوجُ dalgalanır bir halde م و ج
5 فِي içinde
6 بَعْضٍ birbiri ب ع ض
7 وَنُفِخَ ve üflenir ن ف خ
8 فِي
9 الصُّورِ Sur’a ص و ر
10 فَجَمَعْنَاهُمْ ve onları toplarız ج م ع
11 جَمْعًا hepsini ج م ع
Riyazus Salihin, 410 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sûr sahibi boruyu ağzına koymuş, ne zaman üflemekle emrolunursa hemen üfleyeceği ânın iznini bekleyip durmakta iken ben nasıl sevinebilirim?”  Bu haber, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabına ağır geldi. Bunun üzerine Resûlullah:
“Hasbünallah ve ni’me’l-vekîl: Allah bize yeter, o ne güzel vekildir, deyiniz” buyurdu.
(Tirmizî, Kıyamet 8; Tefsîru sûre (39))

Riyazus Salihin, 412 Nolu Hadis
Hz. Âişe radıyallahu anhâ, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim demiştir:
“İnsanlar, kıyamet gününde, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allah’ın huzurunda toplanırlar.” Bunun üzerine ben:
– Yâ Resûlallah! Kadınlar ve erkekler birlikte olunca, birbirlerine bakmazlar mı, dedim? Peygamber Efendimiz:
– “Âişe! Durum, onların bunu akıllarına getiremeyecekleri kadar ciddidir” buyurdu.
Bir başka rivayette:
“İş, birbirlerine bakamayacakları derecede şiddetlidir”, buyurdu.
(Buhârî, Rikak 45; Müslim, Cennet 56,59. Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 8, 48, Tefsîru sûre (5), 14; Tirmizî, Kıyamet 3, Tefsîru sûre (80), 2; Nesâî, Cenâiz 118-119; İbni Mâce, Zühd 33)

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  تَرَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı,  إذ  için muzâftır.  تَرَكْنَا  fiiline mütealliktir.  إذ  mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri;  إذ خرجوا من وراء السدّ  (Settin arkasına geçtikleri zaman) şeklindedir. يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ  cümlesi, تَرَكْنَا  ‘nın ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَمُوجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. ف۪ي بَعْضٍ  car mecruru  يَمُوجُ  fiiline mütealliktir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاًۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُفِخَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i fail müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي الصُّورِ  car mecruru  نُفِخَ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfi takibiyyedir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

جَمَعْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَمْعاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

تَرَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ  cümlesi,  تَرَكْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَوْمَئِذٍ  ; kıyamet gününden kinayedir.

يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ  [Birbirine çarparak çalkalanır] cümlesinde istiare vardır. Müstear lafız  مَوْج ‘dir. Bilindiği gibi denizdeki suyun hareketini ifade eder. Bu kelime; ba’s günündeki insanların heyecan, telaş, koşuşturma hareketini ifade etmek için kullanılmıştır. Kalabalık oldukları ve korku içinde oldukları için dalga gibi birbirlerine girmişlerdir. Câmi’; açıkça görünen dalgalanma şeklindeki hareket halidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi; Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاًۙ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نُفِخَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetin son cümlesi olan  فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاً  , atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan  جَمْعاً , cümleyi tekid etmiştir.

جَمَعْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalet etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَمَعْنَا - جَمْعاً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak, reddü’l-acüz ale’s-sadr,  بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Kehf Sûresi 100. Ayet

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضاًۙ  ١٠٠


100-101. Ayetler Meal  :   
O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَرَضْنَا ve göstereceğiz ع ر ض
2 جَهَنَّمَ cehennemi
3 يَوْمَئِذٍ o gün
4 لِلْكَافِرِينَ kafirlere ك ف ر
5 عَرْضًا açıkça ع ر ض
Dünya ölçüleriyle mahiyeti kavranamayacak bir şey olan sûr, Allah’ın resulü tarafından boynuza benzetilmiştir. Sûra üflemekle görevli melek İsrâfil’dir. İki defa üfleyecek, birinci üfleyişte kâinattaki canlılar yok olacak, ikincisinde de bütün canlılar tekrar dirilecekler (bilgi için bk. En‘âm, 6/73) inkârları sebebiyle kalpleri kararmış olduğu için dünyada Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren deliller karşısında gözlerini ve kulaklarını kapayıp onları görmezden ve işitmezlikten gelenler âhirette cehennemle yüz yüze getirileceklerdir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 581
Riyazus Salihin, 398 Nolu Hadis
İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hesap gününde cehennem getirilir. Cehennemin yetmiş bin dizgini ve her bir dizgini çeken yetmiş bin de melek vardır.”
(Müslim, Cennet 29. Ayrıca bk. Tirmizî, Cehennem 1)

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضاًۙ

 

Fiil cümlesidir. عَرَضْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. جَهَنَّمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. 

يَوْمَئِذٍ  zaman zarfı,  إذ  için muzâftır.  عَرَضْنَا  fiiline mütealliktr.  إذ  mahzuf cümleye muzâftır. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.

لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  عَرَضْنَا  fiiline mütealik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. عَرْضاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (  اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ  ) da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarife girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlun mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlun mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الْكَافِر۪ينَ , sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضاًۙ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la, önceki ayetteki  جَمَعْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

عَرَضْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Muzâf olan zaman zarfı  يَوْمَئِذٍ ‘in sonundaki tenvin, takdir edilen muzâfun ileyh cümlesinden ivazdır. Muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَوْمَئِذٍ  kıyamet gününden kinayedir.

عَرْضاً  mef'ûlu mutlaktır ve tekid ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için amili olan  عَرْضاًۙ  ‘e takdim edilmiştir.

وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضاًۙ  cümlesinde tehekkümî istiare sanatı vardır. Cehennemin, kafirlere arz edilmesiyle, sanki cehennem azabı, muhataba sunulan, istenen bir şey yerine konulmuş, ve onlarla alay edilmiştir. 

عَرْض ‘ın anlamında şehvet ve arzu duyulan şeylerin tecellisi mevcuttur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

عَرَضْنَا  ve  عَرْضاً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalet etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Mahşerde toplanacak olan herkes cehennemi göreceği halde, bu göstermenin kâfirlere tahsis edilmesi, bunun özellikle kâfirler için olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kehf Sûresi 101. Ayet

اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟  ١٠١


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 كَانَتْ idi ك و ن
3 أَعْيُنُهُمْ gözleri ع ي ن
4 فِي içinde
5 غِطَاءٍ perde غ ط و
6 عَنْ karşı
7 ذِكْرِي beni anmaya ذ ك ر
8 وَكَانُوا ve idiler ك و ن
9 لَا
10 يَسْتَطِيعُونَ tahammül edemez ط و ع
11 سَمْعًا (Kur’an’ı) dinlemeğe س م ع

اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي 

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  هُمْ (Onlar) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  اَعْيُنُهُمْ  kelimesi  كَانَتْ ‘in ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪ي غِطَٓاءٍ  car mecruru  كَانَتْ  ‘in mahzuf haberine mütealliktir.  

عَنْ ذِكْر۪ي  car mecruru  غِطَٓاءٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


  وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. لَا يَسْتَط۪يعُونَ  cümlesi,  كَانُوا ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْتَط۪يعُونَ  fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. سَمْعاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemal-i ittisâldir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ , takdiri  هم (Onlar) olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olann  كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif vardır.  ف۪ي غِطَٓاءٍ  car mecruru nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

عَنْ ذِكْر۪ي  car mecruru  غِطَٓاءٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَلَّذ۪ينَ ‘nin mecrur olarak önceki ayetteki  لِلْكَافِر۪ينَ  için bedel veya sıfat olması da caizdir.

Veciz ifade kastına matuf  ذِكْر۪ي  izafetinde ذِكْر۪ ‘in Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması zikri tazim içindir.

ف۪ي غِطَٓاءٍ  ‘deki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen örtü, mazruf mesabesindedir. Gözler, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiş, örtünün bir zarf gibi gözleri sarıp sarmaladığı mübalağalı olarak ifade edilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Kelimedeki nekrelik, tasavvuru mümkün olmayan nev ve tahkir içindir.

‘Onların gözlerinin zikre karşı perdeli olması’ ifadesinde de istiare sanatı vardır. Zikir, gözle görülebilen maddi bir varlık yerine konmuştur. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Önceki ayetteki  عَرَضْنَا ‘daki azamet zamirinden,  ذِكْر۪ي  kelimesinde müfred mütekellim zamirine iltifat sanatı vardır.

Ayetin son cümlesi olan  وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟ , atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟  cümlesi, müsneddir.

كَانَ  ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Mef’ûl olan  سَمْعاً۟ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.

سَمْعاً۟ - اَعْيُنُهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَانَتْ - كَانُوا  kelimeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي  [Benim zikrime karşı gözleri kapalı idi] cümlesinde de istiare vardır. Yani bakıyorlar, ibret almıyorlar, kendilerine evrenle ilgili deliller gösteriliyor, iman etmiyorlar. Gerçekte gözleri örtülü ve kapalı değildir. Temsil yoluyla böyle denilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

عَنْ ذِكْر۪ي  derken  عَنْ  harf-i ceri mücaveze içindir. Yani zikrimle husule gelen şeyi görmeye kapalıydı demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu kelam, onların gözle görülen apaçık ayetler karşısındaki körlüklerini de işitme ile ilgili delillerden yüz çevirmelerini de temsili olarak ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kehf Sûresi 102. Ayet

اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً  ١٠٢


İnkâr edenler, beni bırakıp da kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَحَسِبَ mi sandılar? ح س ب
2 الَّذِينَ o
3 كَفَرُوا inkarcılar ك ف ر
4 أَنْ
5 يَتَّخِذُوا kendilerine edineceklerini ا خ ذ
6 عِبَادِي kullarımı ع ب د
7 مِنْ
8 دُونِي benden ayrı olarak د و ن
9 أَوْلِيَاءَ veliler (dost) و ل ي
10 إِنَّا şüphesiz biz
11 أَعْتَدْنَا hazırladık ع ت د
12 جَهَنَّمَ cehennemi
13 لِلْكَافِرِينَ kafirlere ك ف ر
14 نُزُلًا konak olarak ن ز ل
Bu son bölümünde yer alan âyetler, sûrenin sonucu olup başlangıçta işaret edilen, sûre içinde de kıssalar ve darbımesellerle desteklenen ana fikri tekrar vurgulamaktadır. Sûrenin girişinde (1-8. âyetler) Allah Teâlâ’nın kutsiyeti ve kemal sıfatları ile Kur’an’ın üstünlüğü, müminlere verilecek mükâfatın müjdesi ve Allah’a çocuk yakıştırarak O’na ortak koşanların uyarılması konuları yer almıştı. İnkârcıların inatçı tutumları karşısında üzülen Hz. Peygamber’in durumuna da işaret edilmiş, dünya nimetlerinin imtihan için verildiği, bu nimetlerin bir gün yok olacağı bildirilmiş ve inkârcılar âhirete inanmaya davet edilmişlerdi. Burada da başlangıca bir atıf mahiyetinde ana tema tekrar ele alınmış, Arap edebiyatında konunun sonunu baş tarafıyla irtibatlandırma mânasına gelen ve “reddü’l-acez” denilen sanata güzel bir örnek verilmiştir.
 
 Âyette, Allah’ı bırakıp da Hz. Îsâ’ya, meleklere, şeytanlara ve benzeri varlıklara tapanlar kınanmaktadır. Şüphesiz ki Allah’tan başka hiçbir varlık ilâh olmaya lâyık değildir. İlâh diye taptıkları varlıklar onlara fayda sağlayamayacakları gibi onları koruyamaz da.
 
 Bu âyetin baş tarafını, farklı bir okuyuşa göre “Beni bırakıp kullarımı koruyucu edinmeleri onlara fayda verecek mi?” şeklinde de çevirmek mümkündür.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 583-584

اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  فَ  istînâfiyyedir.  حَسِبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَتَّخِذُوا  fiili  نَ  ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عِبَاد۪ي  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ دُون۪ٓي  car mecruru  اَوْلِيَٓاءَ ‘ye mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَوْلِيَٓاءُ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّخِذُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اَعْتَدْنَا  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَعْتَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. جَهَنَّمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayr-i munsariftir. لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  نُزُلاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir.  نُزُلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

اَعْتَدْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَلْكَافِر۪ينَ , sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ 

 

Hemze istifham harfi,  فَ  istînâfiyyedir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle, istifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp kınama ve alay anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin, ism-i mevsûlle gelmesi bahsi geçen kişileri tahkir ifade eder.

حَسِبَ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ  cümlesi, masdar teviliyle  حَسِبَ  fiilinin iki mef’ûlü konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  مِنْ دُون۪ٓي  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  اَوْلِيَٓاءَۜ ‘ye takdim edilmiştir.

Allah Teâlâ’ya ait zamirin muzâfun ileyh olduğu, veciz ifade kastına matuf  دُون۪ي  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Mef’ûl olan  اَوْلِيَٓاءَ  ’deki nekrelik de tahkir ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Burada, "kullarım" kelimesinden de anlaşıldığı gibi kâfirlerden murad, Allah'ın yegâne ve tek ilâh olduğunu inkâr edenlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

عِبَاد۪ي  lafzı, izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Bu izafette Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan  عِبَاد۪ , tazim edilmiştir.

Buradaki  عِبَاد۪ي [kullarım] kelimesi hakkında birkaç görüş bulunmaktadır. Bununla, Hz. İsa (a.s)’ın ve meleklerin kastedildiği söylenmiştir. Yine, “Bunlar, kâfirlerin dost edinip kendilerine itaat ettikleri şeytanlardır” denilmiştir. Bunların putlar olduğu da söylenmiştir. Putlar, [“sizin gibi kullardır”] (Araf,194) ayetinde olduğu gibi; kullar olarak isimlendirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Yani benim yegâne ve tek ilâh olduğumu inkâr edenler, benden başka, benim idarem ve hakimiyetim altında (kullarım olan) melekleri, İsa ve Uzeyr (a.s)’ı, kendilerini benim azabımdan koruyacak mabut dostlar mı sandılar? Halbuki bu dostluk mümkün değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


 اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَعْتَدْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Ayetin başında müfred mütekellim zamiriyle hitap edilirken ikinci cümlede cemi mütekellim zamirine iltifat edilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلْكَافِر۪ينَ car-mecruru, نُزُلاً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً  cümlesinde istiare sanatı vardır. اَعْتَدْ  fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. ‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Cehennemin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.

كَفَرُٓوا - كَافِر۪ينَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَعْتَدْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  نُزُلاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Kelimedeki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

نُزُلاً ’de istiare vardır. Cehennemde bulunmak konuklanmaya, ikramlanmaya benzetilmiştir. Halbuki ikramlanmak hoşa giden bir şeydir. Burada ikramlanmak azap manasında müsteardır. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenâsübe benzetilmiş. Câmi’, her ikisinde de insanın kendisi için hazırlanmış şeye kavuşmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Ayette, kâfirler için tehekküm (ince bir alay) vardır. Nüzul, misafire, geldiğinde verilen hafif ikram olduğu cihetle de bunun devamında çok büyük bir azap olduğuna bir tenbih söz konusudur. Devamındaki azap öyle büyüktür ki diğer azaplar ona nisbetle küçük kalır. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Bu kelam, o kâfirlere yapılan bu hazırlık, onların batıl zanları üzerine bina edilen küfürleri sebebiyle olduğunu ve onların, zanlarında hatalı olduklarını bildirmekte ve ayrıca onlarla istihza etmek anlamını da ifade etmektedir. Zira onları dost edinmeleri, kıyamet gününe azık ve diğer ihtiyaçlarını hazırlamak kabilindendir. Bu itibarla sanki şöyle denilmiştir: Biz, onların kendi nefisleri için hazırladıkları azık ve diğer ihtiyaçları yerine, kendileri için cehennemi hazırlamışızdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu kelamda, ziyafet (yolcu yemeği) kelimesinin kullanılması, cehennem azabının ötesinde de bunun örneği olduğu bir azap daha olduğuna imâ etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

نُزُلاً  kelimesiyle ilgili iki görüş bulunmaktadır:

1) Zeccâc, "Bu kelime, gidilecek ve konaklanacak yer demiştir" demiştir.

2) Bu, "konaklayan misafirler için hazırlanmış yer" anlamındadır. Bunun bir benzeri de, ["Onları elim bir azap ile müjdele"] (Al-i imrân. 21) ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Kehf Sûresi 103. Ayet

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاًۜ  ١٠٣


103-104. Ayetler Meal  :   
(Ey Muhammed!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları hâlde, dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 هَلْ mi?
3 نُنَبِّئُكُمْ size söyleyeyim ن ب ا
4 بِالْأَخْسَرِينَ en çok ziyana uğrayanları خ س ر
5 أَعْمَالًا işleri bakımından ع م ل
İnsanlar, davranışlarında daima bir amaç gözetip ona göre çaba harcarlar. Meselâ kişinin hedefi Allah’ın rızâsını ve âhireti kazanmak ise bu hedefe ulaşmak için çaba gösterir ve ona göre çalışır. Eğer kişi yüce değerlerle ilgilenmeyip sadece dünyevî menfaat elde etmek istiyorsa gayretini de o yönde sarfeder.
 
 Allah’a ortak koşanlar tanrılarının kendilerini Allah’a yaklaştıracağını ve Allah katında küfür sayılan bu davranışlarının Allah’a itaat olduğunu sanmaktadırlar. Oysa Allah kendisine ortak koşanların amellerinin hiçbir değeri olmadığını bildirmiştir. Bu sebeple dünyada yapıp ettikleri boşa gitmiştir; âhirette Allah tarafından hiçbir değer verilmeyecektir. Hz. Peygamber’in hadisinde de bu hususa işaret edilmiştir: “Kıyamet gününde şişman ve iri cüsseli nice adamlar gelir ki Allah katında sivri sineğin kanadı kadar ağırlığı yoktur. (İsterseniz) ‘Biz kıyamet gününde onların amellerine değer vermeyeceğiz’ âyetini okuyunuz” (Buhârî, “Tefsîr”, 18/6). Bunlar âyetlerde belirtilen kötülükleri yaptıkları için cezaları cehennem olacaktır.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 584

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاًۜ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  هَلْ نُنَبِّئُكُمْ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَلْ  istifham harfidir.  نُنَبِّئُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بِالْاَخْسَر۪ينَ  car mecruru   نُنَبِّئُكُمْ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  اَعْمَالاً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُنَبِّئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi   ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَخْسَر۪ينَ  ; ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاًۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاً  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

هَلْ  istifham harfidir. Bu edatla sadece tasdik sorusu sorulur. 

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru anlamı dışında uyarı ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Ayetin başındaki  قُلْ  emrindeki müfret muhatap zamirden,  نُنَبِّئُكُمْ ’da cemi mütekellim zamire iltifat edilmiştir.

نُنَبِّئُكُمْ  fiiline müteallik olan  بِالْاَخْسَر۪ينَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

اَعْمَالاً  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapça'da temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV, Tekid)

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)

Cümleye  قُلْ  emriyle başlanması dinleyicilerin dikkatle söylenen söze kulak vermesini sağlamak içindir. Çünkü böyle bir açılış onları ilgilendiren bir konu olduğunu hissettirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Ayette  اَعْمَالاً  [ameller] ifadesinin çoğul gelmesi, ya çok kimseden bahsedildiğinden veya her birinin amellerinin farklı farklı olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kehf Sûresi 104. Ayet

اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً  ١٠٤


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onların
2 ضَلَّ boşa gider ض ل ل
3 سَعْيُهُمْ bütün çabaları س ع ي
4 فِي
5 الْحَيَاةِ hayatında ح ي ي
6 الدُّنْيَا dünya د ن و
7 وَهُمْ ve kendileri de
8 يَحْسَبُونَ sanırlar ح س ب
9 أَنَّهُمْ kendilerinin
10 يُحْسِنُونَ iyi yaptıklarını ح س ن
11 صُنْعًا işlerini ص ن ع

اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا 

 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl önceki ayetteki  الْاَخْسَر۪ينَ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. Veya bedel veya atf-ı beyan olabilir. İsm-i mevsûlun sılası  ضَلَّ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. ضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  سَعْيُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فِي الْحَيٰوةِ  car mecruru  سَعْيُهُمْ ‘deki zamirin haline mütealliktir. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ‘nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi ( ى ) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksûr isimler genellikle ( ى ) ile biter. Fakat çok az olarak (  ا  ) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir.  اَلْفَتَى  –  اَلْعَصَا  gibi…

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْسَبُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَحْسَبُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  يَحْسَبُونَ  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

هُمْ munfasıl zamir  اَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. يُحْسِنُونَ  cümlesi,  اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُحْسِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. صُنْعاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُحْسِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حسن ’dir.

İf’âl babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً

 

اَلَّذ۪ينَ  önceki ayetteki  الْاَخْسَر۪ينَ ‘nin sıfatı konumundadır. اَلَّذ۪ينَ ‘nin  اَخْسَر۪ينَ ‘den bedel veya atf-ı beyân olması da caizdir. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Fiilin faili olan  سَعْيُهُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Masdar kalıbı, ism-i fail kalıbı yerinde mübalağa amacıyla kullanılmıştır. Mef’ûliyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya hayatı içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü hayat hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Dünya hayatına dalmadaki aşırılığı ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

 ضَلَّ سَعْيُهُمْ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Çalışmak anlamındaki  سَعْيُهُمْ  kelimesi, iradeli canlılar için kullanılan  ضَلَّ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

ضَلالة السعي  ifadesinde istiare vardır. Çünkü  ألضلال ’in asıl anlamı (yolcunun doğru yoldan sapması) dır. Buna göre sanki kâfirlerin çabaları Allah Teâlâ’nın rızasına götüren yolun dışına yönlenmiş olması olduğu için yaptıklarının doğru yoldan ayrılmak ve sapmak diye nitelenmesi güzel düşmüştür. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

الضَّلالِ  kelimesinin  سَعْيِهِمْ  ibaresine isnad edilmesi mecâz-ı aklîdir. Mana,  الَّذِينَ ضَلُّوا في سَعْيِهِمْ  (çabaları boşa gidenler) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

السَّعْيُ ; Zorlayarak şiddetli yürümek demektir. Burada  ومَن أرادَ الآخِرَةَ وسَعى لَها سَعْيَها [Kim de ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa] (İsra/19) ayetinde olduğu gibi amel manasında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً  cümlesi,  سَعْيُهُمْ ’deki zamirden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlenin müsnedi olan  يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً  cümlesi, masdar tevilinde, يَحْسَبُونَ  fiilinin iki mef’ûlu yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede müsned olan  يُحْسِنُونَ صُنْعاً ‘nin muzari fiil cümlesi olması zamana dikkat çeker, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Zem makamında oluşu istimrar manasını vurgular. 

Mef’ûl olan  صُنْعاً ’daki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

Ayetteki  سَعْيِهِمْ  ve  صُنْعاً  kelimeleri bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

صُنْعاً - سَعْيُهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَحْسَبُونَ - يُحْسِنُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَحْسَبُونَ  -  يُحْسِنُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı musahhaf vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İhsan, yapılacak işleri layıkı veçhile (layık olduğu şekilde) yapmaktır. Bu, amellerin (işlerin) vasıf güzelliğidir ki bu güzellik zatî güzelliği gerektirmektedir. Yani onlar, o amellerini layıkı veçhile yaptıklarını sanıyorlardı; çünkü çaba harcayarak ve elde etmek için güçlüklerle katlanarak yaptıkları işleri beğeniyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kehf Sûresi 105. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً  ١٠٥


Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ işte onlar
2 الَّذِينَ kimselerdir
3 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
4 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
5 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
6 وَلِقَائِهِ ve O’na kavuşmayı ل ق ي
7 فَحَبِطَتْ bu yüzden boşa çıkar ح ب ط
8 أَعْمَالُهُمْ eylemleri ع م ل
9 فَلَا
10 نُقِيمُ kurmayız ق و م
11 لَهُمْ onlar için
12 يَوْمَ günü ي و م
13 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
14 وَزْنًا bir terazi و ز ن
Riyazus Salihin, 257 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet günü, dünyada büyük diye tanınan iriyarı bir adam çıkagelir. Halbuki onun Allah yanında sinek kanadı kadar bile değeri yoktur.” 
 (Buhârî, Tefsîru sûre (18), 6; Müslim, Münâfikûn 18)

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِقَٓائِه۪  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً

 

Fiil cümlesidir. ف  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَبِطَتْ  sükun üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. اَعْمَالُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  نُق۪يمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. لَهُمْ  car mecruru  نُق۪يمُ  fiiline mütealliktir.  يَوْمَ  zaman zarfı,  نُق۪يمُ  fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَزْناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

نُق۪يمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  الَّذ۪ينَ  haberdir. 

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

Müsned konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ  izafetinde Rab isminin kâfirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Bu izafet Rab ismine muzaf olan ayetler için tazim ifade eder.

لِقَٓائِه۪  izafetinde  كَفَرُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِ  car-mecruruna, tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

لِقَٓائِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لِقَٓائِ  şan ve şeref kazanmıştır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

كَفَرُوا  ‘da kâfirler cem’ edildikten sonra onların özellikleri sayılmıştır. Bu üslup taksim sanatıdır.

لقيَ  vuslat manasındadır. Vuslat Allah için muhaldir. Bu ifade ancak Allah'ın vereceği karşılığa hamledilir. Kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Bu kelam, Peygamberimize söylenmesi emredilen cümlelere dahil olmayıp, fakat ziyana uğrayanların tarifini tamamlamak, onların hüsranlarının ve çabalarının boşa gitmesinin sebebini beyan etmek ve böylece tarifin, muhataplara tam uygunluğunu sağlamak üzere doğrudan doğruya Allah (c.c) tarafından ifade edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

103. ayetteki  هَلْ نُنَبِّئُكُمْ  ibaresindeki  ن (Biz) zamiri, zamir makamında açık isim olarak  رَبِّهِمْ  şeklinde gelmiştir. Muktezâ-i zâhire uygun olarak  أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآياتِنا  şeklinde söylenebilirdi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

"Onu gördüm” manasında  لَقيِيتُهُ  denilmesinin de delalet ettiği gibi "Allah’a kavuşma, Allah’ı görme demektir. لقي , ‘kavuşmak’ demektir. Nitekim Cenab-ı Hak da [Su, takdir edilmiş bir emr üzere, iltikâ etti (birbirine kavuştu)] ( Kamer 12) buyurmuştur. Halbuki bu manada kavuşma Allah Teâlâ için imkânsızdır. Binaenaleyh bunu, Allah'ın mükâfatına kavuşma manasına hamletmek gerekir?” denirse, şöyle cevap verilir:  لقي  aslında kavuşmak, karşı karşıya gelmek manasında ise de ‘görme’ manasında kullanılması da zahir ve meşhur bir mecazdır (yaygındır). Mutezile’nin "Bununla, Allah’ın mükâfatına kavuşma kastedilmiştir, şeklindeki hükümleri ancak ayette bir takdir yapma ile olur. Halbuki lafzı meşhur ve yaygın mecazî manasına hamletmek, onu, yapılacak bir takdire göre ortaya çıkacak bir manaya hamletmekten daha uygun olduğu malumdur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Veciz ifade kastına matuf  اَعْمَالُهُمْ  izafeti hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir için gelmiştir. 

Ayetin son cümlesi olan  فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْناً , makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari fiil sıygasına iltifat sanatı vardır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُق۪يمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا نُق۪يمُ  fiiline müteallik  لَهُمْ  car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için,  يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  zaman zarfı ise ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  وَزْناً  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.

نُق۪يمُ - الْقِيٰمَةِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Amelleri boşa gitmiş o mezkûr vasıfları taşıyan kâfirler için biz de bir terazi tutmayacağız; onların amellerine hiç itibar etmeyip kendilerini o amellerin sonuçlarından mahrum bırakacağız. Zira mükâfatların temel sebebi iyi amellerdir ve onların amelleri de tamamen boşa gitmiştir. Bu mahrumiyet amellerinin boşa gitmesinin kaçınılmaz sonuçlarından olduğundan, bu cümle, onun sonucu olarak ona atfedilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nefy siyakında nekre, umum ve şumûle delalet eder. (Dr. Salâh Abdu'l-Fettâh el-Hâlidî, Vakafât, s. 78)   

Kehf Sûresi 106. Ayet

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُواً  ١٠٦


İşte böyle. İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve Peygamberlerimi alay konusu yapmaları yüzünden onların cezası cehennemdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ işte bu
2 جَزَاؤُهُمْ onların cezası ج ز ي
3 جَهَنَّمُ cehennemdir
4 بِمَا sebebiyle
5 كَفَرُوا inkarları ك ف ر
6 وَاتَّخَذُوا ve edinmeleri ا خ ذ
7 ايَاتِي ayetlerimi ا ي ي
8 وَرُسُلِي ve elçilerimi ر س ل
9 هُزُوًا eğlence ه ز ا

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُواً

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; الأمر (Durum) şeklindedir. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

جَزَٓاؤُ۬هُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ  haber olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. مَا müşterek ism-i mevsûlü  بِ  harf-i ceriyle  جَزَٓاؤُ۬هُمْ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اتَّخَذُٓوا  fiili atıf harfi  وَ ‘la  كَفَرُوا ‘ya matuftur. 

اتَّخَذُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰيَات۪ي  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رُسُل۪ي  atıf harfi  وَ ‘la  اٰيَات۪ي ‘e matuftur.  هُزُواً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (  اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ  ) da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُواً

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mütekellim Allah Teâlâ’dır. 

ذٰلِكَ  mübteda, جَزَٓاؤُ۬هُمْ  haberdir. جَهَنَّمُ , müsned olan  جَزَٓاؤُ۬هُمْ ‘dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

ذٰلِكَ ’nin takdiri الأمر (Durum) olan mahzuf mübtedanın haberi olduğu da söylenmiştir. Bu ayetin daha farklı îrabları söz konusudur. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek içindir. ذٰلِكَ  ile cezaya işaret edilerek konunun önemi vurgulanmıştır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan  bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile küfredenlerin hak ettikleri cezaya işaret edilmiştir. Böylece akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Ayetteki işaret ismi, ism-i işaretten önce sayılan vasıflara sahip olan kişilerin, ism-i işaretten sonraki habere layık ve nail olacaklarını tenbih içindir. 

Müsned faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.

Allah Teâlâ sonra ["İşte bunlar onların cezası cehennemdir"] buyurur. Binaenaleyh buradaki  ذٰلِكَ , "Bahsettiğimiz bütün bu çeşitli ceza ve tehditler, onların bâtıl amellerinin karşılığıdır" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَفَرُوا  cümlesi, masdar tevilinde olup  بِ  harf-i ceriyle  جَزَٓاؤُ۬هُمْ ‘un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

بِ  harf-i ceri sebebiyye,  مَا  masdariyedir. Yani küfürleri sebebiyle demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُواً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  كَفَرُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَرُسُل۪ي , tezayüf nedeniyle fail olan  اٰيَات۪ي ‘ye atfedilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَات۪ي  izafetinde ayetlerin, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması ayetleri tazim içindir.  وَرُسُل۪ي  izafetinde de yine Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan peygamberler, şan ve şeref kazanmıştır. 

هُزُواً  mef'ûl olarak mansubdur. Kelimedeki nekrelik, kesret ifadesi ve fasılaya riayet içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Önceki ayetteki  نُق۪يمُ  ‘da azamet zamiriyle gelen ifadeden sonra,  اٰيَات۪ي ‘de müfred mütekellim zamirine iltifat edilmiştir.

"Küfürlerinden dolayı" denilmesi, sarih olarak bildiriyor ki uğratılacakları cehennem azabı, onların, ayetleri ve peygamberleri alaya almak gibi diğer çirkinliklerini de içinde bulunduran küfürlerinden dolayıdır. Zira onlar, ayetleri ve peygamberleri sadece inkâr etmekle kalmayıp fakat onları alaya almak gibi pek büyük bir cürümü de işlemişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kehf Sûresi 107. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ  ١٠٧


107-108. Ayetler Meal  :   
Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî kalacakları Firdevs cennetleri bir konaktır. Oradan ayrılmak istemezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا iman eden ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve yapanlar ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
6 كَانَتْ ك و ن
7 لَهُمْ onlar için vardır
8 جَنَّاتُ cennetleri ج ن ن
9 الْفِرْدَوْسِ Firdevs
10 نُزُلًا konak olarak ن ز ل
İnanmayanlara verilecek cezaya karşılık inanıp iyi davrananlar, firdevs cennetlerine yerleştirilecek, orada ebedî kalacaklardır. Çünkü bunlar Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya gayret etmişler, amellerini O’nun emirleri doğrultusunda ve rızâsına uygun biçimde gerçekleştirmişlerdir.
 
 “Bahçelerin en iyisi, ortası, en güzel yeri, üzüm bağı, ağaçları sık ve çeşitli olan veya etrafı çevrili olan bahçe” anlamına gelen firdevs ile ilgili olarak Resûlullah bir hadisinde şöyle buyurur: “Cennette yüz derece vardır. Her derece arası, gökle yer arası kadar geniştir. Allah onları kendi uğrunda cihad edenler için hazırlamıştır. Allah’tan istediğiniz zaman ondan firdevsi isteyiniz. O, cennetin ortası ve en yüksek yeridir. Cennetin nehirleri oradan fışkırır. Üstünde de yüce rahmânın arşı vardır (Beyhak^, IX, 159).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 584-585
Peygamber Efendimiz Cennet’in içinde Cennetler bulunduğunu, bunların en yücesinin Firdevs Cenneti olduğunu söylemiş. (Buhâri, Cihâd 14). “ Allah’tan Cennet istediğinizde Firdevs’i isteyiniz” buyurmuştur. 
( Buhâri, Cihâd 4, Tevhîd 22).

Firdevs فردوس : Kelime İbranice, Süryanice ve Ârâmice'den Arapçaya alınmıştır. İçinde ağaçlar ve meyveler bulunan cennet manasındadır. Bu kökün فرد köküyle bir uyumu söz konusudur. Zira kelimeye vav ve sîn harfinin ilavesi genişlik ve uzunluğa delalet ederken aslında bu cennet muâdili olmayan münferid bir yerdir. Firdevs cennetine girenler iman, salih ameller, huşû, boş sözden yüz çevirme, emanete ve verdiği sözlere riayet, namazlara devamlılık sıfatlarıyla vasıflanmışlardır. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Firdevs'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi  وَ ‘la sılaya matuftur.  

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَتْ  nakıs, mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  لَهُمْ  car mecruru  نُزُلاً ‘e mütealliktir. جَنَّاتُ  kelimesi  كَانَتْ  ‘in ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْفِرْدَوْسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. نُزُلاً  kelimesi  كَانَتْ ‘in haberi olup fetha ile mansubdur.

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada istihkak ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

İbtidaî istînaftır. Kur’an’ın alışılagelmiş tefennün üslubuyla, günahkârlara yapılan tehditten muttakiler için olan müjdeye geçilmiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu müsnedün ileyh, كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاً cümlesi müsneddir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ‘nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, sıla cümlesinin önemine dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.

اِنَّ ’ nin ismi, has ismi mevsûl  الَّذ۪ينَ ’ nin sıla cümlesi اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Aynı üslupta gelen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

عملوا الصالحات ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.  

Mevzu bahis kimselerin özelliklerinin, iman etmek, salih amel yapmak şeklinde sayılması taksim sanatıdır. 

Müsnedün ileyhin ismi mevsulle gelmesi, sılada ifade edilen amellere dikkat çekmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاً  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُمْ , ihtimam için amili olan  نُزُلاً ’e takdim edilmiştir. 

اِنَّ ’nin haberi olan  نُزُلاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اٰمَنُوا - الصَّالِحَاتِ  ve  جَنَّاتُ - الْفِرْدَوْسِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

نُزُلاًۙ  kelimesi 102. ayetteki kâfirlere hitabı hatırlatmaktadır. Bu ayette de bu kelimenin seçilmesi reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatına güzel bir örnektir.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

İmanları ve amellerinden dolayı cennete girmeyi hak ettikleri için tekrimen istihkak ifade eden  لِ  harf-i getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

جَنَّاتُ  kelimesinin  الْفِرْدَوْسِ ‘e izafe edilmesi beyan (açıklama) içindir. Yani cennetlerden Firdevs cinsi demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet işaret ediyor ki iman ve iyi işler sahiplerine ilâhi rahmetin eseri, Allah'ın (c.c) ezeli şefkatinin gereği olarak erişir; Cehennemin kâfirlere konak kılınması ise böyle olmayıp, onların kötü tercihlerinin gereğidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Katade,  الْفِرْدَوْسِ ’in cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu söylerken, Kâ’b "Cennetler içinde,  الْفِرْدَوْسِ ’den daha üstün ve yücesi yoktur. Orada, emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l-münker (iyiyi emir, kötüyü nehyeden) kimseler bulunacaklardır" demiştir. Mücahid “  الْفِرْدَوْسِ , Rumca ‘bahçe’ manasındadır" der. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bir görüşe göre ise Firdevs, bazı özel bitkileri olan bahçedir. Diğer bir görüşe göre ise özellikle üzüm bağları için kullanılmaktadır. Müberred diyor ki: "Araplardan duyduğuma göre birbirlerine dolanan ağaçlar ve genellikle de bu tür üzüm ağaçları için kullanılmaktadır.

Resûlullah'tan (s.a.v) rivayet olunduğuna göre şöyle buyurmuştur: "Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasında yüz yıllık mesafe vardır. Firdevs, en yüksek derecedir. Dört nehir de bu cennettedir. Siz de Allah'tan cennet dilerken O'ndan Firdevsi dileyin. Firdevsin üstünde de Rahman’ın arşı vardır. Cennet ırmakları da buradan fışkırmaktadır." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Amel-i salih, iman kelimesine atfedilmiştir. Birbirine atfedilenler, birbirinden farklı şeylerdir. Binaenaleyh bu, salih amelin imandan başka olduğunu gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Kehf Sûresi 108. Ayet

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلاً  ١٠٨


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 خَالِدِينَ sürekli kalacaklardır خ ل د
2 فِيهَا orada
3 لَا hiç
4 يَبْغُونَ istemezler ب غ ي
5 عَنْهَا oradan
6 حِوَلًا ayrılmak ح و ل

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلاً

 

خَالِد۪ينَ  önceki ayetteki  لَهُمْ ’deki zamirin hali olup nasb alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir. يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلاً  cümlesi,  خَالِد۪ينَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَبْغُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  عَنْهَا  car mecruru  يَبْغُونَ  fiiline mütealliktir. حِوَلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَالِد۪ينَ  ; sülasi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلاً

 

خَالِد۪ينَ , önceki ayetteki  لَهُمْ ’deki zamirin halidir. ف۪يهَا  car-mecruru, ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden  خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلاً  cümlesi  خَالِد۪ينَ  ‘deki zamirden haldir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنْهَا  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. حِوَلاً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mef’ûl olan  حِوَلاً ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Bu ifade, cennetin son derece mükemmel olduğuna delalet eder. Çünkü insan dünyada iken saadet sayılacak bir dereceye ulaştığında, gözü yine de ondan üstün olana geçer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kehf Sûresi 109. Ayet

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً  ١٠٩


De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 لَوْ şayet
3 كَانَ olsa ك و ن
4 الْبَحْرُ deniz ب ح ر
5 مِدَادًا mürekkep م د د
6 لِكَلِمَاتِ sözleri(ni yazmak) için ك ل م
7 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
8 لَنَفِدَ tükenir ن ف د
9 الْبَحْرُ deniz ب ح ر
10 قَبْلَ önce ق ب ل
11 أَنْ
12 تَنْفَدَ tükenmeden ن ف د
13 كَلِمَاتُ sözleri ك ل م
14 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
15 وَلَوْ ve şayet
16 جِئْنَا getirsek bile ج ي ا
17 بِمِثْلِهِ bir o kadarını daha م ث ل
18 مَدَدًا yardım için م د د
Allah’ın sözlerinden maksat O’nun ilim ve hikmetidir. Yüce Allah’ın ilim ve hikmeti sonsuz ve sınırsızdır; denizler ise büyüklüğüne rağmen sonlu ve sınırlıdır. Şu halde Allah’ın ilmini ve hikmetini yazmak için denizlerin tamamı mürekkep olarak kullanılsa, bir o kadar da ilâve edilse yine de Allah’ın ilmini yazmaya yeterli olmaz. Lokman sûresinin 27. âyetindeki ifade de böyledir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 585

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَوْ كَانَ الْبَحْرُ ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

الْبَحْرُ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur.  مِدَاداً  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.

لِكَلِمَاتِ  car mecruru  مِدَاداً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  لَوْ ‘in cevabının başına gelen rabıtadır.  

نَفِدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْبَحْرُ  fail olup damme ile merfûdur. قَبْلَ  zaman zarfı  نَفِدَ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  قَبْلَ ‘nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَنْفَدَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  كَلِمَاتُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. 

رَبّ۪ي  muzâfun ileyh olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

قَبْلَ  zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً

 

وَ  haliyyedir.  لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. 

Fiil cümlesidir. جِئْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِمِثْلِه۪  car mecruru  جِئْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مَدَداً  temyiz olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri;  لنفد  (Muhakkak tükenirdi) şeklindedir.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz.Peygamberdir. Hz. Peygamber’e emirle gelmiştir.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayetin başında  قُلْ  emrinin bulunması mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi ve şanı, ciddiyeti bulunduğuna işaret eder. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي  terkibi, şart üslubunda gelmiştir.

لَوۡ  gayrı cazim şart edatı, şartiyyedir. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي , şarttır. 

لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي  car mecruru,  كَانَ ’nin haberi olan  مِدَاداً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  كَلِمَاتُ رَبّ۪ي  izafetinde Rab isminin Hz.Peygambere aid zamire muzaf olmasıyla  Hz.Peygamber, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  كَلِمَاتُ , şan ve şeref kazanmıştır. 

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesi ile gelen  لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

لَوِ  şart harfinin cevabı müsbet mazi fiil olduğunda başına gelen lam harfi burada zikredilmemiştir. Çünkü bu lam zaiddir, sadece tekid ifade eder ve hazfi kelamda icaz için olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Vakıa/70)  

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

الْبَحْرُ  kelimesindeki  أل  takısı cins içindir. Hakiki istiğrak manasındadır. Bütün denizler demektir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي  cümlesi, masdar tevili ile  قَبْلَ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَفِدَ - تَنْفَدَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak, مِدَاداً - مَدَداً  kelimeleri arasında ise cinas-ı muharref ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَوْ - كَلِمَاتُ - رَبّ۪ي - بَحْرُ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

 وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً

 

Ayetin son cümlesine dahil olan  وَ  haliyyedir. 

لَوۡ  gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır. Müteakip  جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَداً  cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

مَدَداً , temyizdir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri, لنفد  (Muhakkak tükenirdi) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)

Ayette temsilî istiare vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayet-i Kerime’de Allah Teâlâ’nın ilminin genişliği temsil yoluyla anlatılmıştır. Yani “dünyadaki denizlerin hepsi mürekkep olsa …” demektir.  Allah’ın kelimelerinden kasıt O’nun ilmi, azameti ve celâlidir. 

Çok olmasına rağmen denizlerin suyu tükenir ve biter. Fakat Allah'ın kelimeleri tükenmez. Denizden bir misli daha su getirsek yine Allah'ın kelimeleri tükenmez. Bu ayetin benzeri Lokman/27 dir. Bu iki ayette de temsili olarak, haddi olmayan ilahi ilmi, yaratılmış olanlardan hiç birinin ihata edemeyeceği temsili olarak anlatılmaktadır. (İbdâul Beyan; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Şu halde bu ifade, denizler tükendikten sonra Allah'ın sözlerinin de biteceğine delalet etmez.

Ayetteki "Ve bir o kadarını daha ilave getirsen" bölümü, telkin edilen kelama dahil olmayıp doğrudan doğruya Allah tarafından ifade edilmekte olup bunun içeriğini tahkik, manasını tasdik etmekle beraber bir de içeriğe kuvvet katmak için getirilmiştir. Yani biz bir o kadarını daha ilave ve destek olarak getirsek de getirmesek de Allah'ın sözlerinin yazılması bitmeden o mürekkep denizler mutlaka tükenecektir. Zira nihayetleri olan iki şeyin toplamının da nihayeti vardır. Hatta varlık kavramına dahil olan bütün cisimlerin, mutlaka nihayetleri vardır. Zira boyutlu bütün varlıkların nihayetli olduklarına kesin deliller vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Aklen muhal olsa bile “eğer” ifadesiyle bu unsurları tahayyülde yaşatarak, zihinde oluşan tabloda ifadeler algıya yaklaştırılmıştır. 

Kur'an-ı Kerîm’de burada olduğu gibi mukârabe fiilleri ve şart edatları ile mübalağa anlamı yüklenmiş başka ayetler de vardır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

Kehf Sûresi 110. Ayet

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً  ١١٠


De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنَّمَا şüphesiz
3 أَنَا ben de
4 بَشَرٌ bir insanım ب ش ر
5 مِثْلُكُمْ sizin gibi م ث ل
6 يُوحَىٰ vahyolunuyor و ح ي
7 إِلَيَّ bana
8 أَنَّمَا şüphesiz
9 إِلَٰهُكُمْ vallahi ا ل ه
10 إِلَٰهٌ ilahlarımız ا ل ه
11 وَاحِدٌ bir tek و ح د
12 فَمَنْ o halde kim
13 كَانَ ise ك و ن
14 يَرْجُو arzu eder ر ج و
15 لِقَاءَ kavuşmayı ل ق ي
16 رَبِّهِ Rabbine ر ب ب
17 فَلْيَعْمَلْ yapsın ع م ل
18 عَمَلًا iş(ler) ع م ل
19 صَالِحًا iyi ص ل ح
20 وَلَا ve asla
21 يُشْرِكْ ortak etmesin ش ر ك
22 بِعِبَادَةِ (yaptığı) ibadete ع ب د
23 رَبِّهِ Rabbine ر ب ب
24 أَحَدًا (hiç) kimseyi ا ح د
Şüphesiz ki Hz. Muhammed bir insandır. Allah’ın bütün ilmini kuşatması mümkün değildir. O, sadece kendisine vahyedilenleri bilir. Bu sûredeki kıssalar ona vahyedilen ilimlerdendir. Ona vahyedilenlerden biri de bütün insanların tanrısının bir tek tanrı olduğu gerçeğidir. O halde kim rabbine kavuşmayı umuyorsa güzel işler yapsın ve O’na kullukta başkalarını ortak koşmasın! 
 
 İslâm’a göre en büyük günah Allah’a ortak koşmaktır, yani Allah ile birlikte başka varlıkların da tanrı olduklarını kabullenmek ve onlara kulluk etmektir. Kur’an ıstılahında buna şirk denilmiştir ki Allah bunu kesinlikle affetmeyeceğini bildirmiştir (bk. en-Nisâ, 4/116). Şirkin açığı olduğu gibi gizlisi de vardır. Allah’tan başkasına tapmak, ondan yardım dilemek, tanrı imiş gibi itaat etmek, korumasına sığınmak ve benzeri davranışlar açık, gösteriş için Allah’a ibadet etmek de gizli şirk sayılmıştır. Nitekim hadislerde bundan küçük şirk diye de bahsedilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Ashap “Ey Allah’ın resulü! Küçük şirk nedir?” diye sormuşlar. Resûlullah, “gösteriştir” diye cevap vermiş ve buyurmuştur ki, “Kıyamet gününde Allah Teâlâ insanlara amellerinin karşılığını vereceği zaman, riyakârlara şöyle diyecek: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yaptığınız kimselere gidin, bakın bakalım onların katında herhangi bir mükâfat bulabilecek misiniz?” (Müsned, V, 428).
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 585
Peygamber Efendimiz (s.a.):
“–Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirktir.” buyurmuştu.
Yanındakiler:
“–Küçük şirk nedir ey Allâh’ın Resûlü?” diye sordular.
Resûlullah (s.a.) Efendimiz şu cevabı verdi:
“–Riyâ, yani gösteriştir. Kıyâmet günü insanlar amellerinin karşılığını alırlarken, Allah Teâlâ riyâ ehline:
«–Dünyadayken kendilerine mürâîlik yaptığınız/amellerinizi göstermek istediğiniz kimselere gidin! Bakın bakalım onların yanında herhangi bir karşılık bulabilecek misiniz?» buyurur.” (Ahmed, V, 428, 429)

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

İsim cümlesidir. Mütekellim zamir  اَنَا۬  mübteda olarak mahallen merfûdur.  بَشَرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مِثْلُكُمْ  kelimesi  بَشَرٌ  ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُوحٰٓى اِلَيَّ  cümlesi, mübteda  اَنَا۬ ‘nin ikinci haberidir.  

يُوحٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. اَنَّـمَٓا  ve masdar-ı müevvel naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  يوحى إليّ وحدانية الله (Bana Allah’ın vahdaniyeti vahyolunuyor) şeklindedir. اِلَيَّ  car mecruru  يُوحٰٓى  fiiline mütealliktir. 

اَنَّـمَٓا , kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اَنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

اِلٰهُكُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰهٌ  haber olup damme ile merfûdur.  وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şekindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُوحٰٓى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً 

 

فَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. 

Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

كَانَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri هو  ‘dir.  يَرْجُوا  cümlesi, كَانَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.

يَرْجُوا  fiili  و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. لِقَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لْ  emir lamıdır.  يَعْمَلْ  sükun ile meczum muzari fildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. عَمَلاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  صَالِحاً  kelimesi  عَمَلاً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’an’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

صَالِحاً  ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  يُشْرِكْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِعِبَادَةِ  car mecruru  يُشْرِكْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّه۪ٓ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحَداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُشْرِكْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir. 

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber’e emirle gelmiştir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayetin başında  قُلْ  emrinin bulunması mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi ve şanı bulunduğuna işaret eder.

Fasılla gelen ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle  اِنَّـمَٓا  kasr edatıyla tekid edilmiştir. اَنَا۬  mübteda,  بَشَرٌ  haberdir. 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  اَنَا۬  mevsûf/maksûr,   بَشَرٌ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Mevsuf, sıfata hasredilmiştir. Kasr izafîdir. Peygamber Efendimiz, sadece beşer olmaya kasredilmiştir. Diğer sıfatlar yok sayılarak mübalağa yapılmıştır. 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِثْلُكُمْ  izafeti  بَشَرٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

إنَّما أنا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ  şeklindeki hasr, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır, izafidir, kasr-ı kalptir. Yani ben ancak bir beşerim, gaybın bilgisi ise beşeriyeti aşar demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Kendisine vahyedilenin ve ne için gönderildiğine dair en önemli şey, Allah'ın birliği (tevhidi) ve Cenab-ı Allah'a kavuşurken selamette olduğu şeylere dahil edilmiştir. (idmâc yapılmıştır.)  Bu yüzden surenin başındaki  لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِن لَدُنْهُ  (Kehf/2) ayetinden  إنْ يَقُولُونَ إلّا كَذِبًا  (Kehf/5) ayetine kadar olan bölüm ile aralarında reddü'l acüz ale’s-sadr vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ  cümlesi, اَنَا۬  için ikinci haberdir. Bu cümlenin beyanî istînâf olması da caizdir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُوحٰٓى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kasr edatı  اَنَّـمَٓا ’nın dahil olduğu  اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ  cümlesi, masdar teviliyle  يُوحٰٓى  fiilinin naib-i failidir. 

Mübteda ve haberden müteşekkil masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّـمَٓا  hasr içindir. Bu hasr, izafî olup kasr-ı kalptir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ  ifadesi Allah bana ilâhın bir olduğunu ve bu sıfatta ortağı olmadığını vahyediyor demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اَنَّـمَٓا ‘daki  مَٓا , kaffe ve mekfufe olduğu halde masdariyye olmaktan çıkmamıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/18/110

وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِلٰهُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bazı alimlere göre  اَنَّـمَٓا  bu ayette kasr edatıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette  اَنَا۬  ile kastedilen Resul'ün (s.a.v), cümlenin kalan kısmına tahsis edilmesidir. Yani onlar gibi beşer olmasına rağmen ona, ilâhlarının tek bir ilâh olduğunun vahyedildiğidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Zemahşerî, Beyzâvî gibi bazı alimlere göre  اَنَّـمَٓا  da  اِنًَـمَٓا  gibi kasr ifade eder. Çünkü onun benzeridir.

اَنَّـمَٓا  daki  مَا  harfi, tekid için gelmiş zâid bir harftir. Bu ayetten maksat bana vahyedileni, ‘sizin ilâhınız sadece tek bir ilâhtır’ manasına tahsis etmektir. Mana da şöyledir: İlâhi emirde bana emredilen şey; O’nun vahdaniyetinden başka birşey değildir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 


فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً 

Şart üslubunda gelen terkipte  فَ , istînâfiyyedir. 

Şart cümlesi olan  مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪  , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Şart ismi  مَنِ , mübtedadır. 

Haber konumundaki  كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪  ‘nin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar  olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103)

Veciz ifade kastına matuf   لِقَٓاءَ رَبِّه۪  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  ه۪  zamirinin aid olduğu Rabbine kavuşmayı uman kişi, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  لِقَٓاءَ , şan ve şeref kazanmıştır. 

لِقَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

لقيَ  vuslat manasındadır. Vuslat Allah için muhaldir. Bu ifade ancak Allah'ın vereceği karşılığa hamledilir. Kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

فَ  karinesiyle gelen  فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslûbunda talebî inşâî isnaddır.

عَمَلاً ’deki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.

صَالِحاً  kelimesi mef’ûl olan  عَمَلاً  için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

صَالِحاً  ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-İ Fâil Ve İşlevleri Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan)

Çünkü ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe kalıbının aksine, sonradan oluşa delâlet eder. Sıfat-ı müşebbehe sübuta delalet eder.  حسن  kelimesi sübuta,  حاسن  kelimesi hudûsa delalet eder. İsm-i fail şimdiki zamana veya istikbale delalet eder. (Halidî, Vakafat s.47)

اِلٰهٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَعْمَلْ - عَمَلاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَشَرٌ - اِلٰهٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  رَبِّ - اِلٰهٌ - يُوحٰٓى  ve  اِنَّـمَٓا - اَنَّـمَٓا  gruplarındaki kelimeler arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَمَن كانَ يَرْجُو لِقاءَ رَبِّهِ  cümlesi, tefrî’dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Ayrıca cümleler arasında lafzen ve manen ittifak mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. لَا ’nın nefy olması da muhtemeldir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يُشْرِكْ  fiiline müteallik  بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  اَحَداً ‘deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.

Veciz ifade kastına matuf   بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  ه۪  zamirinin aid olduğu Rabbine kavuşmayı uman kişi, yine Rab ismine muzaf olmasıyla  بِعِبَادَةِ , şan ve şeref kazanmıştır. 

رَبِّه۪ٓ - اِلٰهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 وَاحِدٌ - اَحَداً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kur'an-ı Kerim’in her suresinde olduğu gibi bu surenin de sona erişi hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğini teşkil etmektedir.

Hüsn-i intihâ; mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. Kur'an’daki surelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Surenin genelinde olduğu gibi, sayfadaki ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.

Günün Mesajı
104. ayetin ilk bölümü pek çok hususa parmak basmakta ve pek çok ikaz ihtiva etmektedir. Kısaca: * Kâfirler ve müşrikler, dünya Hayatında, dünya hayatı adına birtakım güzel şeyler yapabilirler. Fakat bu yaptıklarının Âhiret'te de geçerli olması imana bağlıdır. Dolayısıyla iman olmadıkça ne yaparlarsa yapsınlar, dünyadaki güzel işlerinin Âhiret'te onlara hiç bir faydası olmayacaktır. * Allah yolunda çalışan, inancında, muamelelerinde samimi, sözü ile özü birbirine uyan ve “kurşundan dökülmüş duvar” gibi birbirlerine tutkun müminler var oldukça, inkârcılar ne yaparlarsa yapsınlar, bütün yaptıkları sonunda boşa gidecektir. * Tarihte inanmayanların üstün oldukları zaman parçaları bulunabilir; fakat bunlar geçicidir ve nihai âkıbet, Âhiret'te mutlaka, ama dünyada da yine müminlere aittir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünyanın bir köşesinde, sınıflardan birinin duvarlarında, sadece hocanın sesi yankılanıyordu. İlim kuşu da, pencereye tünemiş, dışarıdan dersi dinliyordu:

“İman ve salih amel. Kur’an-ı Kerim’de beraber anılırlar. Allah’a samimiyetle teslim bir kul olmak için insanın ikisine de ihtiyacı vardır. İkisi de birbirini besler ve güçlenirler. Zira, kişinin kalbi yaptıklarıyla meşguldur ve o yaptıklarını ne için ya da kimin için yapıyorsa, onun sevgisiyle ve hayaliyle dolup taşıyordur. Sevgisi güçlendikçe onun için yaptıklarını da güzelleştirmek için elinden geleni yapar. Birinden birinin olmaması, belki şuna benzer; paranı korumaya almak için bankada kasa kiralayıp, kendi ellerinle bütün paranı kasaya yerleştirdikten sonra kapağını kapatmadan anahtarıyla beraber çıkıp gitmek. Yani insan kendince doğru olan her şeyi yapsa da, asıl yapması gerekeni yapmadığı zaman hiçbir şeyin garantisi yoktur. Her manada kaybeden olabilir. Ancak her işini Rabbinin rızası için yapan kul, en az iki kere kazanır. Allah’ın rızasını, dünya menfaatlerini ve ahiret nimetlerini.”

Ders bittikten sonra yuvasına dönmek için yola çıkan İlim Kuşu, dua etti:

Ey Allahım! Vaadin haktır. Sûra üflendiğinde ve bir araya toplandığımızda; cehennemle yüzyüze gelenlerden olmaktan Sana sığınırız. Şüphesiz o gün, yalnız Senin rahmetine ve yardımına muhtacız; bizi bağışladıklarından ve merhamet ettiklerinden eyle. Terazinin başına getirildiğimizde, halimizin; dünya üzerinde yaptıklarının boşa çıktığını öğrenenlerin haline benzemesinden Sana sığınırız. Biz ayetlerine ve Sana kavuşmaya iman edenlerdeniz; bizi ömrü boyunca iman ile salih ameller işleyenlerden, son nefesini imanıyla verenlerden ve Firdevs Cennetlerinde konaklayanlardan eyle.

Amin.

***

İyi ya da kötü görünümlü veya başarılı ya da başarısız sonuçlanan her şeyin belli bir süresi vardır. Bunu bilmek kul için Allah’tan bir rahmettir. Dünyalıklara kalbiyle bağlanmaması gerektiğini hatırlattığı gibi zorlukların elbet bir gün geçeceği düşüncesi ile kişiyi umutla doldurur. Şükür edilesi nimetleri ve kolaylıkları görmeyi kolaylaştırır.

Belirsizliklerle süslenen yeryüzünü keyifli kılanlardan biri; belki de iyilik ve kötülük sebeplerinin aynı dünyalık nimette barınabilmesidir. Kendisini ve içinde bulunduğu alemi yaratan Allah’a şükür ya da şikayet; teslimiyet ya da nankörlük niyetiyle yaklaşmasına göre gördükleri değişebilir. Bir gün kendisini üzen, diğer gün yüzünü güldürebilir. Zayıf hissettiği gerçekler karşısında, Allah’ın rahmetiyle güçlendiğine şahit olabilir. Sebebini anlamadığı zorlukların getirdiği kolaylıklara şaşırabilir. 

Her şeyin tam olarak ne kadar süreceğine dair bir bilgisinin olmaması da kişiye bir rahmettir. Belirsizliklerin huzursuzluk sebebi olarak görülmesine ve yürünen yolu zorlaştırmasına rağmen kimi zaman gönüllere doğan huzurun kaynağıdır. Kötülüklerin her an bitebileceği, iyiliklerin de hep süreceği hissiyle kişiyi daha çok çabalamaya teşvik eder. 

Ey Allahım! Dünyalıklara fazla bağlanmaktan ve bu bağlılığın getirdiği zorluklardan Sana sığınırız. Bizi daima teslimiyet içinde ve şükür niyetiyle yoluna devam edenlerden eyle. Korktuğu, üzüldüğü, sıkıldığı ve sevindiği, heyecanlandığı, umutlandığı zamanlarında; kısacası her anında kalbiyle Sana dönenlerden ve Sana koşanlardan eyle. Ağır gelen yüklerini ve gönlünü titreten isteklerini Sana arzedenlerden, yardımının yakınlığına inanarak bekleyenlerden ve Senin rahmetinin gölgesinde iki cihanda da güven içerisinde afiyet ile yaşayanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji