Kehf Sûresi 58. Ayet

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُوالرَّحْمَةِۜ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِه۪ مَوْئِلاً  ٥٨

Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi. Hayır, onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) hiçbir kurtuluş çaresi bulamazlar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَرَبُّكَ ve Rabbin ر ب ب
2 الْغَفُورُ çok bağışlayandır غ ف ر
3 ذُو sahibidir
4 الرَّحْمَةِ rahmet ر ح م
5 لَوْ eğer
6 يُؤَاخِذُهُمْ onları hemen cezalandırsaydı ا خ ذ
7 بِمَا
8 كَسَبُوا yaptıklariyle ك س ب
9 لَعَجَّلَ çabuklaştırırdı ع ج ل
10 لَهُمُ onların
11 الْعَذَابَ azabını ع ذ ب
12 بَلْ fakat
13 لَهُمْ onlar için vardır
14 مَوْعِدٌ va’dedilen bir zaman و ع د
15 لَنْ asla
16 يَجِدُوا bulamayacaklardır و ج د
17 مِنْ
18 دُونِهِ ondan başka د و ن
19 مَوْئِلًا sığınacak bir yer و ا ل
 
Yüce Allah’ın mağfireti geniş, merhameti büyüktür. Bu sebeple kullarının kusur ve isyanlarına rağmen onları hemen cezalandırmaz, bilâkis uslanmaları için onlara mühlet verir. Allah’ın âdeti böyledir. Zalimlere mühlet verir, fakat verilen süre içinde tövbe edip hakka dönmezlerse, artık dünya ve / veya âhirette cezalarını verir. Nitekim daha önce kendilerine zulmetmiş olan Âd, Semûd, Lût ve benzeri kavimlere de belli bir süre mühlet vermiş, fakat verilen süre içinde hakka dönmedikleri için onları helâk etmiştir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 564
 

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُوالرَّحْمَةِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  رَبُّكَ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâfdır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْغَفُورُ  haber olup damme ile merfûdur.  ذُو , ikinci haber olup harfle îrab olan beş isimden biri olup ref alameti و ‘dır. Aynı zamanda muzâfdır.  الرَّحْمَةِ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. 


 لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ

 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. يُؤَاخِذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يُؤَاخِذُهُمْ  fiiline mütealliktir. بِ  sebebiyyedir. İsm-i mevsûlun sılası  كَسَبُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَسَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

عَجَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  لَهُمُ  car mecruru  عَجَّلَ  fiiline mütealliktir. الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

يُؤَاخِذُهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَجَّلَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عجل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِه۪ مَوْئِلاً

 

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَوْعِدٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يَجِدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ دُونِه۪  car mecruru  مَوْئِلاً ‘in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَوْئِلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُوالرَّحْمَةِۜ 


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidî kelamdır.

Müsnedün ileyhin  رَبُّكَ  izafetiyle gelmesi Allah’ın rububiyet vasfına vurgu ve ayrıca Rab isminin Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması, peygamberin makamını şereflendirmek ve ona teselli hususunda son derece lütufkâr muamele ettiğinin beyanı içindir.

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhteki mevcudiyetinin kemâl derecede olduğunu belirtir.

ذُوالرَّحْمَةِ  ikinci haberdir. Müsnedin izafetle gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi içindir. 

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir. Marife gelişleri, bu vasıfların mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

الْغَفُورُ- الرَّحْمَةِ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.

الْغَفُورُ , mübalağa sıygasında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayetin metninde rahmet maddesinin mübalağa kipi ile zikredilmeyip yalnız mağfiret maddesinin mübalağa kipi ile الْغَفُورُ  zikredilmesi, onların günahlarının çok olduğuna dikkat çekmek içindir. Bir de mağfiret, zararların terkidir ve Allah (c.c), nihayetsiz olarak azapların terkine kādirdir. Rahmet ise fiil ve icattır ve ancak nihayeti (sonu) olan şeyler vücut kapsamına girmektedir. Ayette mağfiretin, rahmetten önce zikredilmesi, boşaltmanın süslemeden önce olması itibarıyladır. Yahut bu makama göre mağfiret daha önemlidir; çünkü bu makam, gerektirici sebepleri mevcut olan azabı beyan etmek makamıdır. Nitekim ayetin bundan sonraki cümlesi de bunu belirtmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الغَفُورِ  kelimesinin zikredilmesinde istiğfara rağbet ettirmek manası da idmâc edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 


لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ ,muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden  لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا , şart cümlesidir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , harf-i cerle  يُؤَاخِذُهُمْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَسَبُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَجَّلَ  fiiline müteallik olan  لَهُمُ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan  الْعَذَابَ ‘ye takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

الْعَذَابَ - الرَّحْمَةِۜ  ve  الْغَفُورُ - الْعَذَابَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِه۪ مَوْئِلاً

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir.

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَوْعِدٌ  muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyhteki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade eder. 

لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِه۪ مَوْئِلاً  cümlesi,  مَوْعِدٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  دُونِه۪ٓ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik  مِنْ دُونِه۪  car mecruru, ihtimam için ilk mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  مَوْئِلاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Ona karşı asla bir sığınak bulamazlar.  مَوْئِلاً  sığınak ve korunak demektir ki  وأل kurtulmaktır,  وأل إليه  de sığınmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu kavuşma zamanı kıyamet günüdür. Bu cümle mukadder bir cümleye atıftır. Yani onlar ansızın muaheze edilmeyeceklerdir ve onlar için bir kavuşma zamanı vardır. (Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Onların inkârını ret için tekid ifadesi olan  لَنْ  harfi gelmiştir. Çünkü onlar, azabın uzun sürdüğünü görünce azaptan kurtulduklarını zannederler. Yani; Kendilerine vadedilen vaktin veya mekânın gelmesinden başka onları azaptan kurtaracak yoktur. Sığınacakları sadece Allah’tır. Bu üslup, zıddına benzer bir şeyle manayı tekid üslubudur. Yani, onlar Allah’tan kaçamazlar demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)