Meryem Sûresi 45. Ayet

يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ  ٤٥

“Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَبَتِ babacığım ا ب و
2 إِنِّي elbette ben
3 أَخَافُ korkuyorum خ و ف
4 أَنْ diye
5 يَمَسَّكَ sana dokunacak م س س
6 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
7 مِنَ -dan
8 الرَّحْمَٰنِ Rahman- ر ح م
9 فَتَكُونَ o zaman olursun ك و ن
10 لِلشَّيْطَانِ şeytanın ش ط ن
11 وَلِيًّا dostu و ل ي
 
Bu âyetler, evlâdın ana babaya karşı tavrının nasıl olması gerektiğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Hz. İbrâhim, babası Âzer’e her sözünün başında “babacığım” diye hitap etmekte, –ilerideki âyetlerden anlaşılacağı üzere– babası müşrik olmasına, kendisine karşı son derece kaba ve tehditkâr ifadeler kullanmasına rağmen ona karşı saygıda kusur etmediği görülmektedir. Âyetlerden aynı zamanda küçüğün de büyüğe öğüt verebileceği ve din konusunda insanları doğru yola iletecek gerçek bilginin ilâhî vahiy olduğu anlaşılmaktadır. 44. âyette, Allah’ın emrine aykırı olmasına rağmen şeytanın emrine itaat etmek, “ona tapma” olarak değerlendirilmiştir. Kur’an akla, hakikate ve ahlâka aykırı olan her türlü hareketi şeytanî olarak; ve şeytanî sâiklere teslimiyet yönünde ortaya konan her bilinçli eylemi de “şeytana tapma” olarak tanımlamaktadır (Esed, II, 615; krş. Nisâ 4/117). 
 
İbrâhim’in babası için dua edeceği yönündeki vaadi, babasının inkârcı olarak öleceğini ve Allah düşmanı olduğunu öğrenmeden önce idi. Bu durumu öğrenince babasının affı için dua etmekten vazgeçti (bk. Tevbe9/114).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 602
 

يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ

 

يَا  nida harfidir. Münada olan  اَبَتِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  اِنّ۪ٓي اَخَافُ ’dur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَخَافُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَخَافُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir.    

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَمَسَّكَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  عَذَابٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الرَّحْمٰنِ  car mecruru  عَذَابٌ  mahzuf sıfatına mütealliktir.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir.  تَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لِلشَّيْطَان  car mecruru  وَلِياًّ ’e mütealliktir.  وَلِياًّ  kelimesi  تَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette şibh cümle şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu cümlede Hz. İbrahim'in babasına nasihatleri devam etmektedir. 

Münada olan  اَبَتِ ’de muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri mahzuftur. Bu mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı olan  اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَخَافُ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ  cümlesi, masdar teviliyle  اَخَافُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَذَابٌ  kelimesindeki nekrelik, tazim ve taklil ifade eder. 

يَمَسَّكَ عَذَابٌ  tabirinde istiare sanatı vardır. Azap, dokunmak manasındaki  مَسَّ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Azabın bir şahıs gibi dokunacak olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Allah tarafından olması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. Meknî istiaredir.

Ayetin son cümlesi olan  فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ , atıf harfi  فَ  ile masdar cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِلشَّيْطَانِ  car mecruru, ihtimam için amili olan  كَانَ ’nin haberi olan  وَلِياًّ ’e takdim edilmiştir.

Hz. İbrahim’in bu cümlede kullandığı üslup, söylediğinin gerçekliğinin delilidir. كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet-i kerimede  عَذَابٌ  kelimesinin nekre gelmesi azabın büyüklüğünü, korkunçluğunu ifade eder. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez demektir. Burada bu azamet,  مَسَّ  (dokundu, değdi) ve  الرَّحْمٰنِ  (rahmeti bol olan) kelimeleriyle çelişmez. Çünkü Rahman’ın azabı daha şiddetli ve korkunç olur. Nitekim  لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا  اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ (Nur Suresi, 14) ayetinde yine  مَسَّ  ile  عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  bir arada zikredilmiştir.

Zemahşerî de bu ayet-i kerimedeki  عَذَابٌ  kelimesinin nekre oluşunun azlık ifade ettiğini zikretmiştir. Çünkü babasıyla konuşurken edebe riayet etmek için babasının uğrayacağı şiddetli azabı sıfatsız ve nekre getirmiştir. Bir taraftan da  اَخَافُ [korkuyorum] demiştir.  مَسَّ  kelimesi de musibetin dokunduğunu ifade eden, dolayısıyla da azabı hafifleten bir kelimedir. Azabın merhameti ifade eden  الرَّحْمٰنِ  sıfatına izafe edilmesi de yine azabı hafifleten diğer bir durumdur. Dolayısıyla buradaki azabın nekre oluşu azabın azlığına delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet-i kerimede İbrahim (a.s) babasını sadece Allah'a ibadet etmeye davet edip şeytan ve avanesine kulluk etmesi sebebiyle Allah’ın azabına uğramasından korktuğunu ifade ederken babasına duyduğu şefkate ve edebe uygun, son derece latif bir üslup kullanmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: 

- Dikkatini çekmek için babasına nida ederken nefislerin hoşuna giden “Ey babacığım” şeklinde hitap etmiştir. Böylece babalık duygularını harekete geçirmiştir. 

- Daha sonra babasının başına gelecek azabı ‘’korkuyorum’’ şeklinde ifade ederken bu korkunç olayı hafifletmiştir. Başına gelmeme ihtimali varmış gibi bir ifadeyi tercih etmiştir. Bu şekil, azabın katiyetini ifade etmede en hafif üsluptur. 

- ‘Dokunmak’ fiili de azabı hafifleten bir fiildir. Çünkü dokunmak; azabın şiddetini hissettirecek en hafif fiildir. 

- Azap kelimesinin nekre oluşu taklîl içindir. 

- Bunun Rahman ismine izafe edilmesi ise yine olayı hafifleten başka bir etkendir. Çünkü Rahman olanın azap etmesi, suçun çok büyük olduğuna delalet eder. Bir taraftan da rahmetin azabı azaltacağına işarettir. İşte bütün bunlar dolayısıyla bu uyarı, babayla olan hüsn-ü muameleye uygun, şefkat ve merhamet ifade eden son derece latif bir ikaz olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ  sözündeki şeytanın yakını olmak, ebedi lanete uğramakta onun arkadaşı olmak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَبَتِ  kelimesindeki  تِ , izafet  ي 'sinden ivazdır, çünkü bedel ile kendisinden bedel yapılan kelime birarada bulunamayacağı için  يَٓا أبتي  denilmez; bazen elif,  يَٓا ’dan bedel yapılarak  يا أبتا  denilir. Bu ifade yalnız yalvarmak için kullanılır, bunun içindir ki onu tekrar etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İbrahim (a.s) bu dört nasihatin her birinin başında “Babacığım” ifadesine yer vermiş, böylece ona yaklaşmak, onun şefkatini uyandırmak istemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)