Bakara Sûresi 101. Ayet

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ١٠١

Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَمَّا ne zaman
2 جَاءَهُمْ onlara geldiyse ج ي ا
3 رَسُولٌ bir elçi ر س ل
4 مِنْ
5 عِنْدِ katından ع ن د
6 اللَّهِ Allah’ın
7 مُصَدِّقٌ doğrulayan ص د ق
8 لِمَا şeyleri
9 مَعَهُمْ yanlarındaki
10 نَبَذَ attılar ن ب ذ
11 فَرِيقٌ bir gurup ف ر ق
12 مِنَ
13 الَّذِينَ kendilerine
14 أُوتُوا verilenlerden ا ت ي
15 الْكِتَابَ kitap ك ت ب
16 كِتَابَ kitabı ك ت ب
17 اللَّهِ Allah’ın
18 وَرَاءَ arkasına و ر ي
19 ظُهُورِهِمْ sırtlarının ظ ه ر
20 كَأَنَّهُمْ sanki gibi
21 لَا
22 يَعْلَمُونَ bilmiyorlarmış ع ل م
 

Yani onlar kitapla ilgiyi, alâkayı kestiler.

Onu arkalarına attılar. Ellerindeki kitabı bir kenara bıraktılar. Kitabın arkaya atılması, kitabın önüne başka şeylerin geçirilmesi demektir. Kitabın önüne başkalarının kitaplarını veya kendi düşüncelerini, şahsi kanaatlerini, kendi değer yargılarını, kendileri gibilerin değer yargılarını onun önüne almak anlamına gelmekte­dir. Ya da kitaptan yüz çevirmek, kitapla ilgiyi, alâkayı kesmek, hayat programını ki­taba danışmadan hazırlamak, böyle bir kitap var mı, yok mu bundan habersiz yaşamak anlamına gelmektedir. Kitabın emirlerine ve yasaklarına karşı kayıtsız, vurdum duymaz bir hava içine girmek, kitabı ona ihtiyaç duyulmadığı için arkaya almak ve onu kendisine az bakılacak bir konuma getirmek demektir. Veya kitaba, onu sonra okuruz! Hele önce şunları şunları bir oku­yalım da ondan sonra ona sıra gelsin diyerek onu ikinci, üçüncü plana atmak demektir. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

Kur’ânı arkasına atmamak isteyenler icin:

‘Kur’ân a aşık olmak” 

4 dakika 22 saniye   https://youtu.be/fi-CITO5Hj4

 

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ

Fiil cümlesidir. وَ  harfi atıftır. لَمَّا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. لَمَّا  zaman zarfı şartın cevabı نَبَذَ  fiiline mütealliktir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur. رَسُولٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ عِنْدِ  car mecruru  رَسُولٌ ‘ün mahzuf sıfatına müteallıktır. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 مُصَدِّقٌ  kelimesi  رَسُولٌ ‘ün ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  kelimesi  لِ  harf-i ceriyle  مُصَدِّق  'e mütealliktir. Mekân zarfı  مَعَ  mahzuf sılaya mütealliktir. Îrabtan mahalli yoktur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı نَبَذَ فَر۪يقٌ 'dir.

نَبَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. فَر۪يقٌ  fail olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harfi ceriyle  فَر۪يقٌ  ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تُوا الْكِتَابَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُو۫تُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ  mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  

كِتَابَ  amili  نَبَذَ  fiilinin mef'ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَرَٓاءَ  mekân zarfı  نَبَذَ  fiiline mütealliktir. ظُهُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamiri  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh cümle ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۫تُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتى ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مُصَدِّق ; sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’îl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

İsim cümlesidir. Cümle, فَر۪يقٌ ‘nun hali olarak mahallen mansubdur. 

كَاَنَّ  harfi  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de gibi cümleyi tekid eder.

هُمْ  muttasıl zamiri  كَاَنَّ ‘ nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi,  كَاَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı  لَمَّا , şartiyedir. Şart üslubunda gelen terkipte, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)

لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır. 

لَمَّا ; maziden önce vakta ki,...dığı zaman, manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Müsnedün ileyh olan  رَسُولٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim ifade eder.

عِنْدِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  عِنْدِ  şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için  مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  ifadesinde tecrîd sanatı vardır.

مِنْ عِنْدِ  car mecruru  رَسُولٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مُصَدِّقٌ  kelimesi  رَسُولٌ  için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlü, başındaki  لِ  harf-i ceriyle  مُصَدِّقٌ  ‘a mütealliktir. Sılası mahzuftur. Mekan zarfi olan  مَعَهُمْ  , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الَّذ۪ينَ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan  كِتَابَ اللّٰهِ  izafetine takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  فَر۪يقٌ  ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası olan  اُو۫تُوا الْكِتَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۫تُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Mef’ûl konumundaki  كِتَابَ اللّٰهِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olan  كِتَابَ , tazim ve şeref kazanmıştır.

وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ  izafetinde muzaf olan  وَرَٓاءَ  mekan zarfı, نَبَذَ  fiiline mütealliktir.

وَرَٓاءَ - ظُهُورِ  ve  كِتَابَ - رَسُولٌ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

‘Allah’ın kitabını arkalarına attılar’ ifadesinde istiare sanatı vardır. Kitaba önem vermeyip onun emirlerini uygulamamak, değersiz bir şeyi görülmeyen bir yere atmaya benzetilmiştir.

 وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ   ifadesi bir darb-ı mesel olup bir şeyden tamamen yüz çevirmek, ona hiç bakmamak için kullanılır. Araplar, bir kimsenin bir şeyden tamamen yüz çevirdiğini ifade etmek için "onu arkaya attı" derler. Çünkü arkaya atılan şeye artık bakılmaz. Bu ifade, Yahudilerin Tevrat'tan tamamen yüz çevirmelerinden kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)

Kitap verilenlerden bir grup Allah’ın kitabını sırtının arkasına attı yani onu görmezden geldi, reddetti, kabul etmedi demektir.

Tevrat'ın; كِتَابَ اللّٰهِ [Allah'ın Kitabı] olarak vasıflandırılması, Tevrat'ı şereflendirmek (teşrif), Yahudiler üzerindeki hakkını tazim ve cüret ettikleri küfür sebebiyle onları korkutmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada tecsîm, cisimlendirme sanatı vardır. Sanki adamın biri bir şeyi arkasına doğru fırlatıp atıyormuş gibi hissediyoruz, sanki onu görüyoruz. Bu benzetme, gözümüzde yükünü sırtının arkasına atmış bir hamalı canlandırır. Maksat, o şeyi muhatabın gözünde çirkinleştirip bir daha unutmamasını sağlamaktır.

Bu konularla ilgili Seyyid Kutub'un; Kur’an’da Kıyamet Sahneleri, Kur’an’da Edebî Tasvir kitaplarını tavsiye edebiliriz.

رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  terkibinde tazim için  رَسُولٌ  kelimesi nekre olarak getirilmiştir. Rasulullah (s.a.v.)'ın Allah ka­tından geldiğinin bildirilmesi de tazimin büyüklüğünü ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)

Burada tasrihi istiare vardır. Allah'ın kitabına iltifatı bırakıp, önemsememek ve ona uymayı terk etmek, arkasına bir şey atan birine benzetilmiş, böylece sahne açıkça canlandırılmıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/2/101)

 

كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

Fasılla gelen cümle  فَر۪يقٌ ‘nun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Teşbih ve tekid harfi  كَاَنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

كَاَنَّ ’nin haberi olan  لَا يَعْلَمُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

"Sanki bilmiyorlarmış gibi" cümlesi, onların halini bilmeyen kimseye benzetmektedir. Çünkü onlar, bilmeyen cahil bir kimsenin yaptığı işi yapmışlardır. Böylelikle bu ifadeden onların bilerek inkâr ettikleri, küfre saptıkları anlaşılmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)