Bakara Sûresi 100. Ayet

اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  ١٠٠

Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden birtakımı o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَكُلَّمَا ne zaman ك ل ل
2 عَاهَدُوا anlaştılarsa ع ه د
3 عَهْدًا ahitle ع ه د
4 نَبَذَهُ onu bozdular ن ب ذ
5 فَرِيقٌ bir grup ف ر ق
6 مِنْهُمْ onlardan
7 بَلْ zaten
8 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
9 لَا
10 يُؤْمِنُونَ inanmazlar ا م ن
 

اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ

Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. كُلَّمَا  cezmetmeyen şart edatı, zaman zarfı olup cevabı olan نَبَذَهُ  fiiline mütealliktir. عَاهَدُوا  ile  başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. عَاهَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَهْدًا  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Birinci mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, عاهدوا الله عهدا  şeklindedir. Veya masdardan naib mef’ûlu mutlaktır. 

فَ  karînesi olmadan gelen  نَبَذَهُ فَر۪يقٌ  cümlesi şartın cevabıdır.

نَبَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamiri هُ mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. فَر۪يقٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  فَر۪يقٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. 

Buradaki soru harfi olan ve atıf و ‘ının başında kullanılmış olan hemze harfi, aslında kınama anlamı taşır ve öncesindeki اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقًا تَقْتُلُونَ [Ama ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklük taslayarak kimini yalanladığınız kimini de öldürdüğünüz doğru değil mi!] (Bakara 2/87) ayetiyle irtibatlıdır. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ) 

عَاهَدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  عهد ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrab ve atıf harfidir. اَكْثَرُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اَكْثَرُ ; sıfat-i müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ  idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ

Hemze inkarî istifham harfi, وَ  atıf harfidir. Ayetin ilk cümlesi önceki ayetteki kasem cümlesine atfedilmiştir.

كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْداً , istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, hakiki manada soru olmadığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve bahsi geçen kişileri kınama ve tahkir ifade etmiştir.

Ayrıca tecahülü arif sanatı söz konusudur.

كُلَّمَا ‘nın muzafun ileyhi olan  عَاهَدُوا عَهْداً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَهْداً fiilin ikinci mef’ûlüdür. Takdiri  الله  olan ilk mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِنْهُمْ  car mecruru  فَر۪يقٌ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَهْدًا - عَاهَدُوا  arasında cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr, şart ve cevap cümleleri arasında ise müzavece sanatı vardır.

فَر۪يقٌ ’ daki nekrelik tahkir, عَهْداً ‘deki ise herhangi bir manasında cins içindir.

Ayetteki istifhamdan maksat, onların yapmaya cüret ettikleri şeyi yadırgayıp bunun ne kadar büyük bir kusur olduğunu göstermektir. Çünkü böyle birşey bu lafızlarla söylenildiği zaman bu ifade, o şeyin çirkinliğini ortaya koyma ve azarlama hususunda daha beliğ ve etkili olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

النَّبْذُ ; terk etmek, birşeyi elden bırakmak demektir. Burada, ahdi bozmak manasında müstear lafızdır. Ahdi bozma ve yerine getirmeme, elde tutulan bir şeyi atmaya benzetilmiştir. Aynı şekilde elle tutmak manasındaki  تَمَسُّكً  kelimesi de ahdi korumak ve sıkıca yerine getirmek manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[İçlerinden bir kavim] ifadesi hususen kullanılmıştır; çünkü içlerinden bir başka kavim anlaşmayı bozmamıştır.(Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ , idrâb harfi, bu ayette önceki cümlenin hükmünü iptal ve intikal için gelmiştir.

Mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

Ism-i tafdil vezninde gelen  اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.

Menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve istimrar ifade eden  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  [Hayır, onların çoğu iman etmez], yani Tevrat’a iman etmezler; onların dinle hiçbir ilişkileri yoktur; anlaşmayı bozmayı günah saymaz, hiç önemsemezler. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)