وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ١٠٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاتَّبَعُوا | ve uydular |
|
| 2 | مَا | şeye |
|
| 3 | تَتْلُو | uyduduğu |
|
| 4 | الشَّيَاطِينُ | şeytanların |
|
| 5 | عَلَىٰ | hakkında |
|
| 6 | مُلْكِ | mülkü |
|
| 7 | سُلَيْمَانَ | Süleyman’ın |
|
| 8 | وَمَا |
|
|
| 9 | كَفَرَ | küfre girmedi |
|
| 10 | سُلَيْمَانُ | Süleyman |
|
| 11 | وَلَٰكِنَّ | fakat |
|
| 12 | الشَّيَاطِينَ | şeytanlar |
|
| 13 | كَفَرُوا | küfre girdiler |
|
| 14 | يُعَلِّمُونَ | öğreterek |
|
| 15 | النَّاسَ | insanlara |
|
| 16 | السِّحْرَ | sihri |
|
| 17 | وَمَا | ve şeyi |
|
| 18 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 19 | عَلَى |
|
|
| 20 | الْمَلَكَيْنِ | iki meleğe |
|
| 21 | بِبَابِلَ | Babil’de |
|
| 22 | هَارُوتَ | Harut |
|
| 23 | وَمَارُوتَ | ve Marut (isimli) |
|
| 24 | وَمَا |
|
|
| 25 | يُعَلِّمَانِ | onlar öğretmezlerdi |
|
| 26 | مِنْ |
|
|
| 27 | أَحَدٍ | hiç kimseye |
|
| 28 | حَتَّىٰ |
|
|
| 29 | يَقُولَا | demedikçe |
|
| 30 | إِنَّمَا | şüphesiz |
|
| 31 | نَحْنُ | biz |
|
| 32 | فِتْنَةٌ | fitneyiz |
|
| 33 | فَلَا |
|
|
| 34 | تَكْفُرْ | sakın küfre girmeyin |
|
| 35 | فَيَتَعَلَّمُونَ | fakat öğreniyorlardı |
|
| 36 | مِنْهُمَا | bunlardan |
|
| 37 | مَا | şeyi |
|
| 38 | يُفَرِّقُونَ | ayıran |
|
| 39 | بِهِ | onunla |
|
| 40 | بَيْنَ | arasını |
|
| 41 | الْمَرْءِ | eşi |
|
| 42 | وَزَوْجِهِ | ve karısının |
|
| 43 | وَمَا | ve değildir |
|
| 44 | هُمْ | ama onlar |
|
| 45 | بِضَارِّينَ | zarar veriyor |
|
| 46 | بِهِ | onunla |
|
| 47 | مِنْ |
|
|
| 48 | أَحَدٍ | hiç kimseye |
|
| 49 | إِلَّا | başka |
|
| 50 | بِإِذْنِ | izninden |
|
| 51 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 52 | وَيَتَعَلَّمُونَ | onlar öğreniyorlardı |
|
| 53 | مَا | şeyi |
|
| 54 | يَضُرُّهُمْ | zarar veren |
|
| 55 | وَلَا | değil |
|
| 56 | يَنْفَعُهُمْ | yarar vereni |
|
| 57 | وَلَقَدْ | andolsun |
|
| 58 | عَلِمُوا | gayet iyi biliyorlardı ki |
|
| 59 | لَمَنِ | kimsenin |
|
| 60 | اشْتَرَاهُ | onu satın alan |
|
| 61 | مَا | yoktur |
|
| 62 | لَهُ | onun |
|
| 63 | فِي |
|
|
| 64 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 65 | مِنْ |
|
|
| 66 | خَلَاقٍ | bir nasibi |
|
| 67 | وَلَبِئْسَ | ve ne kötüdür |
|
| 68 | مَا | şey |
|
| 69 | شَرَوْا | sattıkları |
|
| 70 | بِهِ | onunla |
|
| 71 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerini |
|
| 72 | لَوْ | keşke |
|
| 73 | كَانُوا |
|
|
| 74 | يَعْلَمُونَ | (bunu) bilselerdi! |
|
Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı bırakılınca, kitap arkaya atılınca, kitap kenara alınınca, elbette başka şeyler gündeme gelecekti. Elbette şeytan vahiyleri devreye girecek, şeytan vahiyleri gündeme gelecekti.
Tıpkı şimdi gece, Allah’ın kitabını bir kenara attıkları için müslümanız diyen insanların dünyasında şeytan vahyi olan televizyonun gündeme geldiği gibi. Bu kaçınılmaz olacaktır. Çünkü insanlar mutlaka hayatlarını bir şeylerle doldurmak zorundadırlar. Eğer Allah vahyi gündemde yoksa mutlaka başka vahiyler gündeme gelecektir.
"Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Sadece şeytanlar kâfir oldular."
Bu âyette Süleyman’ın (a.s) asla ne sihirle, ne de küfürle ilgisinin olduğu anlatılır. Ve sihir yaptıkları ve bunu başkalarına öğrettikleri için şeytanların kâfir oldukları anlatılır. Süleyman (a.s)’ın sihirler de, küfürle de bir ilgisi yoktu. Küfür ve sihirle ilgilenenler şeytanlardı deniliyor.
"Onlar, (Yani şeytanlar) insanlara sihir öğretiyorlardı."
Şeytanın aslı küfür olduğundan, küfür başa alınmıştır. Şeytanın aslı küfürdür. Şeytan kâfirdir. Şeytan örtücüdür. Fıtratını örten, Allah’ı örten, Allah’ın emrini örten, Allah’ın kendisinden istediği kulluğu örten, kendisini kulluktan, tekliften âzde sayandır. Onun içindir ki onların yaptıkları bu sihir, küfürle beraber olan bir sihirdir. Aslı küfür olan bir sihirdir. Sihrin aslı küfürdür. Allah’ın yasalarını, Allah’ın arzu ve emirlerini örtmektir, reddetmektir, inkâr etmektir.
“Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiştir.”
Bu ifadeyi birkaç şekilde anlamaya çalışacağız.
Buradaki ya nafiyedir, o zaman mânâ az önce dediğimiz gibi olacaktır: Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiştir. Biz Babildeki iki meleğe hiçbir şey indirmedik.
Ya da bu İsm-i mevsuldür, o zaman da mânâ şöyle olacaktır:
"Şeytanlar insanlara sihri öğretiyorlar ve Babil’de iki Meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı."
Halbuki bu iki melek:
"Biz ancak imtihan için gönderildik sakın küfretme! Demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı."
"Onlardan karı ile kocasının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı."
Yani bu öğrendikleri şeyler arasında bunlar da vardı. Karıyla kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı.
"Halbuki bunlar, Allah’ın izni olmadıkça bu sihirle hiç kimseye zarar verebilecek değillerdi."
Allah’ın bilgisi, Allah’ın izni ve iradesi olmadıkça bunların yapabilecekleri hiç bir şey yoktu Yani.
"Onlarsa kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar verecek şeyler öğreniyorlardı."
Ya da sadece zarar verecek ve asla faydası olmayan şeyler öğreniyorlardı. Bundan anlaşılıyor ki sihir öğrenmek safi zarardır.
İşte insanlar Süleyman’ın (a.s) mülkü üzerine şeytanların uydurdukları, ortaya çıkardıkları bâtıl şeylerin ardına düştüler. Hz. Süleyman’ın bir sihirbaz olduğunu, onun bir peygamber olmadığını söylüyordu yahudiler. Ama Allah bu âyetiyle bunun böyle olmadığını, Süleyman’ın (a.s) ne sihirle, ne de küfürle ilgisinin bulunduğunu haber veriyor. Aslında bu haliyle sihir bir küfür olup, Süleyman (a.s) sihir yaparak asla küfretmemiştir ama ona sihirbaz diyen şeytanlar kâfir olmuştur, denilmektedir. Çünkü bu şeytanlar, insanları peygamber yolundan uzaklaştırıp sihir öğreterek yoldan çıkarıyorlardı. Peygamber yolunu bıraktırarak onları sihirlerin peşine takıyorlardı.
Böylece İsrâil oğulları sihirbazlığa yöneldiler. Zira Mısır’dan beri İsrâil oğullarının arasında sihir biliniyordu. Bilhassa eski devletlerini kaybedip de diğer milletlerin kölesi durumuna geldikten sonra onların bu tür şeylere sarıldıklarını görüyoruz.
Kitaplarını arkalarına atınca yapacakları bir şey kalmamıştı zaten. Ama utanmadan bunu Süleyman’a (a.s) izâfe ederek buna meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlardı. Uydurdukları bu şeyin bir kökü, bir dayanağı olmadığı için de bunu Süleyman’a (a.s) dayandırmaya çalışıyorlardı. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)
Süleyman'ın a.s. emrine cinler verilmiş, o da onları çalıştırmış. Onun vefatından sonra Yahudiler arasında bu cinlerin çalıştırılması ile alakalı olarak sihir ve büyü yayılmış. Süleyman Peygamber’in de sihir yaptığı, sihir küfür olduğu için küfrettiği söylenmiş.
Ayette geçen şeytanlar aslında hakiki şeytan değil, şeytan tabiatlı, insanları kandıran insanlardır.
Ayette geçen Babil, bugünkü Irak’tır. O dönemde sihir ve büyüde çok ileri gitmişlerdi maalesef. Eğer verilen yol gösterici kitabınızdan uzak kalırsanız, onun yerine başka şeyler koymaya çalışırsınız. İsrailoğulları için bu Tevrat’tı, bizim için Kur’ân’dır. Gelen vahyin temelde iki fonksiyonu vardı. Birincisi ve en önemlisi hidayet edip doğru yolu göstermek, ikincisi günlük hayatımıza sağlayacağı faydalardı. Yolculuğa çıkarken hemen Kur’ândan bir ayet okuyoruz mesela bizi korusun güvende hissettirsin diye. Ya da bir ölüm oluyor, hemen bir yasin okuyoruz ölenin ruhunun ferahladığını düşünüyoruz.
Aslında ölüm arkasından okunan Yâ-Sîn; okuyan kişinin ölümü hatırlayıp hayatına çekidüzen vermesi içindir. İlaç gibi düşünün, temel olarak bir hastalığa şifa olacak ama bir takım yan etkileri de var. İşte maalesef Yahudiler temel faydasından uzaklaşıp yan etkileri için kullanır olmuşlar kitaplarını. Ve Harut ve Marut tarafından öğretilenleri de amacının dışında kullanıyorlar. Maalesef bugün çoklukla Pakistan ve Hindistan’da, hatta ülkemizde bile şu ayeti şu kadar okursan o bundan ayrılır senle evlenir gibi Allah’ın ayetleriyle inanılmaz şeyler vadediyorlar kitaplarından uzaklaşmış insanlara. Oysa Allah yeryüzüne insanlığa faydası olmayacak birşey indirmez.
Hatta Cenab-ı Hakk’tan insana hep iyilik ulaşır manasında “Allahın iki eli de sağdır” (Sahih-i Müslim) diye bir hadi- i kutsi vardır.
Fitne kelimesi kendi başına kötü bir kelime değildir. Altını ortaya çıkarmak için yüksek ısıdaki ayrıştırma işlemine fitne denir. Kur’ânda fitne kelimesi yanlış ve amacı dışında kullanılan şeyler için kullanılmıştır. Mesela “eşleriniz ve çocuklarınız sizin için fitnedir’’ buyurulur. Yani çocukların uygun yetiştirilmemesi ya da eşle dünya görüşünün farklı olduğu noktalarda eğer eş sizi yanlış yola sevkediyorsa fitnedir. Mesela para kendi başına kötü birşey değildir, ama yanlış kullanımı halinde fitne olma potansiyeli vardır.
Burada da Babil’deki meleklere her ne gönderildiyse yanlış kullanımı durumunda fitne olma potansiyeli vardır. (Nouman Ali Han Özlü Tefsir Dersleri)
Zevece زوج :
İster benzer ister zıd olsun başka biriyle beraber olan her şeye زَوْجٌ denir. Bu kelime denklikle ilintilidir. زَوْجَة sözcüğü ise kötü bir lehçedir. زَوْج in çoğulu أزْواج dır. Bu kelime daha ziyade biri diğerine muhtaç olan eşya ve varlıklar için kullanılmaktadır. Mesela kadın-erkek, erkek-dişi, ayakkabı-mest vs. Fasih Arapçada evli çiftlerden her biri için de زَوْج kelimesi kullanılmaktadır.
Denmiştir ki اِثْنَيْنِ (iki) için زَوْج demek yanlıştır. Çünkü Arabların kelamında زَوْج diğerleriyle eşleşmiş tek sayıdır. Birbirine refakat eden اِثْنانِ (iki) için زَوْجانِ denilir.
Ezvac 3 şekilde tefsir edilir;
a- Ezvac kelimesi ile birbirine helal olan erkek ve kadın kastedilmiştir.(2/25- 43/70)
b- Ezvac kelimesi sınıflar manasında kullanılır. (26/7- 36/36- 13/3)
c- Ezvac kelimesi denkler, birlikte olanlar, eş ve arkadaş olanlar manasında kullanılmıştır. (37/22- 81/7 )
Kuran diline göre zevciyyet, sadakat, veladet, muhabbet, viladet ve nikah unsurlarından birinin eksik oluşuyla ortadan kalkar, إمْرَأة olarak anılır. Bu ikinci vasıftan aşağılayıcı ve tahkir edici bir mana çıkarılmamalı, sadece bir dilin mantığının başka bir dilin mantığından farklı işlediğine dikkat edilmelidir.
Kuran ihanet, inanç farklılığı, dulluk, kısırlık gibi unsurların bulunduğu yerlerde zevc sözcüğünü kullanmaz, إمْرَأة ü kullanır.
Zevci eşi, imrae yi ise karısı veya kadını diye Türkçeye çevirmek mümkündür. Ancak bu sözcükler, Kuran mütercimlerinin çoğu tarafından gelişi güzel bir biçimde Türkçeye aktarılmış, mesela imrae sözcüğüne mukabil gelişi güzel bir biçimde herhangi bir tefrikte bulunmaksızın hatun, hanım, eş, karı, kadın sözcükleri kullanılmıştır.
Kuran'da, bütün canlılardaki (hayvan ve bitkiler) erkek ya da dişi olsun üremeye dikkat çekileceğinde yine bu kelime (zevc)
tercih edilmiştir. (Müfredat - Tahqiq - Bursevi - Mukatil b. Süleyman - Arap Dilinde Ezdad - Sabri Türkmen - Dücane Cündioğlu)
Kuran’ı Kerim’de bir isim ve bir fiil formunda 81 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri zevc, zevce ve izdivacdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Fitne kelimesi kendi başına kötü bir kelime değildir. Altını ortaya çıkarmak için yüksek ısıdaki ayrıştırma işlemine fitne denir. Kur’ânda fitne kelimesi yanlış ve amacı dışında kullanılan şeyler için kullanılmıştır. Mesela “eşleriniz ve çocuklarınız sizin için fitnedir’’ buyurulur. Yani çocukların uygun yetiştirilmemesi ya da eşle dünya görüşünün farklı olduğu noktalarda eğer eş sizi yanlış yola sevkediyorsa fitnedir. Mesela para kendi başına kötü birşey değildir, ama yanlış kullanımı halinde fitne olma potansiyeli vardır.
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَتْلُوا ‘dür. Îrabtan mahalli yoktur. Âid zamiri mahzuftur.
تَتْلُوا fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الشَّيَاط۪ينُ fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى مُلْكِ car mecruru تَتْلُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. سُلَيْمٰنَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
وَ itiraziyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَفَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. سُلَيْمٰنُ fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de gibi cümleyi tekid eder.
الشَّيَاط۪ينَ kelimesi لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَفَرُوا cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ cümlesi, اتَّبَعُوا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
يُعَلِّمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. السِّحْرَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتْلُوا fiili عَلَى ile kullanılınca; biri adına yalan uydurdu, عن ile kullanılınca, birinin sözünü doğru olarak nakletti demektir. Yani cümle “Süleyman mülkü hakkında uydurdukları yalan.” demektir.
اتَّبَعُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi, تبع ’dır.
İftiâl bâbı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُعَلِّمُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓااِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ
مَٓا müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘la السِّحْرَ ‘e matuftur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَى الْمَلَكَيْنِ car mecruru اُنْزِلَ fiiline müteallik olup, müsenna olduğu için cer alameti يْ ‘dir.
بِبَابِلَ car mecruru مَلَكَيْنِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. هَارُوتَ - مَارُوتَ kelimeleri الْمَلَكَيْنِ ‘den bedel olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُعَلِّمَانِ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اَحَدٍ lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَقُولَٓا muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel حَتّٰى harf-i ceriyle يُعَلِّمَانِ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ ’dir. يَقُولَٓا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَقُولَٓا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّـمَٓا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. فِتْنَةٌ haber olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, إذا كنّا كذلك فلا تكفر (Biz böyle olduğumuza göre inkâr etme.) şeklindedir.
لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكْفُرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُعَلِّمَانِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. يَتَعَلَّمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمَا car mecruru يَتَعَلَّمُونَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُفَرِّقُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُفَرِّقُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يُفَرِّقُونَ fiiline mütealliktir. بَيْنَ mekân zarfı يُفَرِّقُونَ fiiline mütealliktir. الْمَرْءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. زَوْجِه۪ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَتَعَلَّمُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُفَرِّقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرق ’dır.
وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
هُمْ munfasıl zamiri مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. ضَٓارّ۪ينَ lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansub, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. بِه۪ car mecruru اَحَدٍ
'nin mahzuf haline mütealiktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اَحَدٍ lafzen mecrur, ism-i fail ضَٓارّ۪ينَ ‘ nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِلَّا hasr edatıdır. بِاِذْنِ car mecruru بِه۪ ’ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, مقرونا بإذن الله (Allah’ın iznine bağlı olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ضَٓارّ۪ينَ , sülâsi mücerredi ضرر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحَدٍ , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
Cümle, atıf harfi وَ ile öncesine atfedilmiştir. Fiil cümlesidir. يَتَعَلَّمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ما müşterek ism-i mevsûl, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَضُرُّهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Veya مَا nekre-i mevsufe olup, يَضُرُّهُمْ onun sıfatıdır.
يَضُرُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَنْفَعُهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَتَعَلَّمُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi علم’dir.
وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
عَلِمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَمَنِ اشْتَرٰيهُ cümlesi عَلِمُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَ ibtida harfidir. Tekid ifade eder. Müşterek ism-i mevsûl مَنِ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اشْتَرٰيهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اشْتَرٰي mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ cümlesi, mübteda مَنِ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru خَلَاقٍ۠ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. خَلَاقٍ۠ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre-i mevsufe olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; [Ne kötü bir şeydir] anlamındadır. بِئْسَ ‘ nin failinin temyizidir. Zem fiilinin mahsusu mahzuftur.
شَرَوْا mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ٓ car mecruru شَرَوْا fiiline mütealliktir. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi
4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اشْتَرٰي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. لَوْ gayri cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, لما فعلوا ذلك من تعلّم السحر وإيذاء الناس.. أو لما باعوا أنفسهم. (Bunu sihir öğrenip insanlara zarar vererek yaptıklarında veya nefislerini sattıklarında) şeklindedir.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki şart ve cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi fiilden sonra olayın zihinde daha kolay canlandırılabilmesi için muzari fiil gelmiştir. Bu ayette de اتَّبَعُوا mazi fiilinden sonra تَتْلُوا fiili aynı maksatla muzari fiil olarak gelmiştir.
وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا
وَ , itiraziye مَا , nafiyedir. وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ cümlesi parantez arası ifade olarak tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî mazi fiil sıygasındaki cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayetin bu cümlesi Süleyman'ı (aleyhisselâm) büyü yapmaktan tenzih ve onun büyü yaptığını söyleyen müfterileri tekzib eder. Ayette büyü açıkça küfür olarak nitelendirilmiştir. Bundan amaç Süleyman'ı (aleyhisselâm) büyü yapmaktan tenzih ve ona bu yolda iftira edenlerin yalanlarını teşhirdir. (Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا cümlesi atıf harfi وَ ‘la itiraziyye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
İstidrak manasındaki, tekid ifade eden لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi fiilin hudus temekkün ve istikrar manası yanında hükmü takviye etmiştir. Hükmü takviye; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.
لٰكِنَّ edatı istidrak ilişkisi kurar. Kendinden önceki cümleden çıkabilecek bir vehmi ve yanlış anlamayı kaldırmak için kullanılır, anlam bakımından birbirinden ayrı iki söz arasına girer.
وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ cümlesiyle وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الشَّيَاط۪ينَ - سُلَيْمٰنُ kelimelerinin tekrarında reddü’l acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
كَفَرُوا - كَفَرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ [Süleyman kâfir olmadı] sözü bunu iddia edenleri yalanlamadır. Sihir yerine küfür demesi onun da küfür olmasından ve peygamber olanın ondan masum olmasından dolayıdır. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ
يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ cümlesi, اتَّـبَعُوا ‘daki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Atıf harfi وَ ‘la السِّحْرَ kelimesine matuf olan مَٓا müşterek ism-i mevsûlunun sılası olan اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
اُنْزِلَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
بِبَابِلَ car-mecruru, iki meleğin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
İki farklı görevdeki مَا ’ larda ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
يُعَلِّمُونَ fiili, عَلم kökündendir. Kur’an’da çoğunlukla vahiy ve Allah’tan gelen kitap için kullanılmıştır. Genellikle dünya ilmi ile alakalı kullanılmamıştır.
السِّحْرَ , bir şeyi olduğundan farklı göstermektir. Seher kelimesi de bu köktendir. Alacakaranlıkta bir şey, daha başka bir şey zannedilebilir. Sahur, seher vaktinde yenen yemektir.
هَارُوتَ - مَارُوتَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, muvazene ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şeytanlar, büyü yapmak ve o ilmi düzenlemekle kâfir oldular. Şeytanlar, insanları azdırmak ve saptırmak için büyüyü öğrettiler. Ayette علم fiili, muzarî sığası ile يُعَلِّمُونَ öğretirler şeklinde vârid olmuştur. Bu şeytanların büyüyü öğretmelerinin devam ettiğine, işin sürekli yenilendiğine delâlet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayette takdim-tehir vardır. İfadenin takdiri şöyledir: وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ (Süleyman kâfir olmadı, iki meleğe de Babil'de Harut ile Marut’a birşey indirilmedi. Fakat şeytanlar kâfir oldular ki büyüyü insanlara öğretiyorlardı.) (Kurtubî,El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayetin bu kısmı sihir öğretmenin küfür olduğunu göstermektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cumhura göre buradaki مَٓا kelimesi اَلَّذِى manasındadır. السِّحْرَ kelimesine atfolunan mansub bir kelimedir. Yani, “Onlar iki meleğe indirileni öğretiyorlardı.” demektir. Ya da مَا تَتْلُوا ifadesine matuftur. Buna göre mana: ‘’Onlar, Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen şeylere uydular.’’ olur. Harut ve Marut iki meleğe ait özel isimdir ve her iki isim de iki melek, الْمَلَكَيْنِ kelimesinin atf-ı beyanı, yani açıklayıcı mahiyette bir atfıdırlar. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
هَارُوتَ وَ مَارُوتَ ifadelerini Zührî [v.124/742] “onlar هَارُوتُ وَ مَارُوتُ ’tur” şeklinde takdir ederek merfû okumuştur. Bunlar yabancı isimlerdir, gayr-i munsarif olmaları bunun delilidir. Bazı kimselerin iddia ettiği gibi, kırmak anlamındaki هَرت ve مَرت kelimelerinden türemiş olsalardı, o zaman gayr-i munsarif olmazlardı. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ
وَ , istînâfiyyedir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Mef’ûl olan مِنْ اَحَدٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid مِنْ harfi de kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile birlikte يُعَلِّمَانِ fiiline mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَقُولَٓا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekit edilmiştir. اِنَّمَٓا kasır edatıdır. نَحْنُ mübteda, فِتْنَةٌ haberdir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. نَحْنُ mevsûf/maksûr, فِتْنَةٌ sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ cümlesi mübalağa için yapılmış iddiaî kasrdır. Öğretilmesine karşı çıktıkları sihirle insanlara yaptıkları fitnenin çokluğu fitnedeki iki vasıfla sınırlanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümlesinin manaya delaleti fiil cümlesinden daha kuvvetlidir. Bunun için de bazı alimler isim cümlesinin tekid ifade ettiği görüşündedir.
Kendilerinin fitne olduğunu, kasr edatıyla pekiştirmenin yanında söylediklerinin kesin olduğuna delalet etmek üzere isim cümlesi kullanmışlardır.
فَلَا تَكْفُرْۜ
Fasılla gelen cümlede rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Cevap cümlesi olan فَلَا تَكْفُرْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri: إذا كنّا كذلك (Bizim durumumuz böyle olduğuna göre …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu iki melek [biz sadece bir imtihanız], Allah’ın bir sınama aracıyız; [sakın küfre düşme] bunun hakikat olduğunu düşünerek öğrenme, yoksa küfre düşersin, diye nasihat etmeden, tenbih etmeden [hiç kimseye sihir öğretmemişlerdir.] (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Harut ile Marut'un Cibril gibi vahiy meleklerinden olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Bilakis ayet bunları her şeyden önce bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen melekler şeklinde gösterdiği için nüzul de aşağı derecedeki meleklerden oldukları açıktır. Şu halde öğretilerinin de peygamberlere gelen vahiy derecesinde olmayıp ilham cinsinden olduğu aşikârdır. Bu iki meleğe indirilen ve Bâbil halkından bir çoğuna ilham yoluyla öğretilen bu şeyler hadd-ı zatında sihir değil idi. Fakat sihir olarak da kullanılabilir ve böyle kullanılınca da katıksız küfür olurdu. Bunun için ayette bunun sihir olduğu ifade edilmiştir. Aslında her bilgi böyledir. Hadd-ı zatında ilmin hepsi hürmete şâyandır. Fakat büyüklüğü ölçüsünde ve ilim olması bakımından hayra ve şerre müsaittir. İlim ne kadar derin ve ne kadar ince ve yüksek olursa, şer ve fitne ihtimali de o nisbette büyük olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayette Harut ve Marut adlı melekler sihir öğretti diye birşey açıkça ifade edilmemiş, [Meleklere indirilen şeyi ve sihri insanlara öğretiyorlardı] buyurulmuştur. Meleklerin sihir öğretmesi uygun bir şey değildir. Meleklere indirilen şeyin vahiy olduğu, ya da insanların arasını bozmak için yapılan sihri iptal etmek için bazı bilgiler olduğu söylenmiştir.
Olumsuzluk مَا ’larına ism-i mevsûl anlamı verilirse mana değişir. Bu مَا harflerinin olumsuzluk manasında olması, meleklerin sihir öğretmediklerini söyleyebilmek için daha uygundur. (Muhsin Demirci, Kur’ân Tefsirinde Farklı Metotlar)
فِتْنَةٌ ; bir şeyin cevherini ortaya çıkarmak için uygulanan rafine etme işlemidir. Benim, cevherimi ortaya çıkarmak için uğrayacağım imtihanlar yoksulluk da olabilir, zenginlik de. Fitne sadece olumsuz şeylerle olmaz. Nimetler de insanlar için bir fitne sebebidir.
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ
فَ , istînâfiyyedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَتَعَلَّمُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْهُمَا , ihtimam için, mef’ûl olan مَا ‘ya takdim edilmiştir
فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ cümlesiyle, وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا يُعَلِّمَانِ - فَيَتَعَلَّمُونَ kelimeleri arasında tıbâkı hafiy, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ
وَ , haliye veye itiraziyyedir. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. Haberine dahil olan بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
مَا ‘nın haberi olan بِضَٓارّ۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekid ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve ما 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir.
Kur'an-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de ما ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, haberle car-mecrur arasında, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. بِضَٓارّ۪ينَ sıfat/maksûr, بِاِذْنِ اللّٰهِۜ mevsûf/maksûrun aleyhtir. Zarar verme eylemi, Allah’ın iznine kasredilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/102)
بِاِذْنِ اللّٰهِۜ car-mecruru, بِه۪ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِاِذْنِ اللّٰهِ izafetinde bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil, lafza-i celâle muzâf olan اِذْنِ kelimesi şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
اَحَدٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَيَتَعَلَّمُونَ [onlar da öğreniyordu] ifadesindeki zamir, مِنْ اَحَدٍ [hiç kimse] ibaresinin delalet ettiği mefhuma işaret eder. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la … فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan يَضُرُّهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Menfi muzari sıygasındaki لَا يَنْفَعُهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı, cümleler arasında ise tenasüb sanatı vardır.
يَضُرُّهُمْ - يَنْفَعُهُمْۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَضُرُّهُمْ - بِضَٓارّ۪ينَ kelimeleri kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠
وَ atıf harfidir. لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Burada وَلَقَدْ ifadesindeki ل tekit ifade eder ve yemin manasındadır. Cevabı ise مَا لَهُ (olmadığını) ifadesidir. Aslında tekit lamının bu ifadenin başında olması gerekirdi, ancak لَمَنِ اشْتَرٰيهُ (Sihri satın alanlar) ifadesinin başına geldi, bunun sebebi ise ilk ifadenin yani وَلَقَدْ ifadesinin başta gelmesinden dolayı yemine benzemesi, bu yüzden de yeminin cevabı şeklinde cevap cümlesi kullanılmasıdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ cümlesi عَلِمُوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümleye dahil olan ibtida lamı isim cümlesini tekid için gelmiştir. Mübteda konumundaki ism-i mevsûl مَنِ ‘in sılası olan اشْتَرٰيهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ cümlesi, mübteda olan مَنِ ‘nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru خَلَاقٍ۠ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ zaid harftir. خَلَاقٍ۠ , lafzen mecrur, mahallen merfû, muahhar mübtedadır.
عَلِمُوا fiilinde irsâd sanatı vardır.
Zeccâc şöyle der: İlk ifadenin başına gelen lam harfi, cümlenin tamamının yemin olduğunu bildirmek için kullanılmıştır, çünkü cevap cümlesi yemin ifadesinin cevabı da olsa, şart anlamı taşıma ihtimali vardır, bu yüzden başına lam harfi gelir. Bir görüşe göre لَقَدْ ifadesinin başındaki lam harfi onların Tevrat’ta bu hususu bildiklerini tekit eder, لَمَنِ اشْتَرٰيهُ (Sihri satın alanlar) ifadesinin başındaki لَ harfi ise şart ve cevabını tekit eder. Bir görüşe göre لَ harfi şart ifade etmektedir, ancak daha önce zikri geçtiği için burada yerinde gelerek tekrar edilmiştir. Bunun benzeri لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ [Kitap ehli güç yetiremeyeceğini bilsin diye.” [Hadîd 57/29] ayetindeki لِئَلَّا (bilmesin diye) ifadesinin içinde kullanılan olumsuzluk bildiren لَ harfidir, bu harf “güç yetirme” fiilinin başında zikredildiği için, buradaki yerinde de zikredilmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ
وَ , atıf harfidir. Cümle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevabı بِئۡسَ ’nin dahil olduğu inşa cümlesidir. Zem fiili بِئْس ’nin takdiri olan السحر veya الكفر mahsusu mahzuftur. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.
بِئْسَمَا ifadesindeki مَا nekre-i mevsufe olup بِئْسَ fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir.
شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ cümlesi مَا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ٓ , ihtimam için, mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْۜ ‘a takdim edilmiştir.
شَرَوْا - اشْتَرٰيهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِئۡسَ - ضُرُّهُمۡ kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ ifadesinde istiare vardır. Çünkü gerçekte onların kendilerini satmaları mümkün değildir. Allahu a'lem- bununla anlatılmak istenen şudur; onlar büyük günah olan sihir öğrenmekle kendilerini helak edip azabı hak ederek, onu öğrenmekle nefislerini helake maruz bıraktıkları, sürekli azaba duçar ettikleri için sanki nefislerine bedel sihri almaya razı olmuş konuma düşmüşler, o yüzden de onların nefisleri en ucuz bedele, en düşük fiyata ellerinden çıkan kıymetli eşyaya benzetilmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Ayetin son cümlesi şart üslubunda gelmiş istînâfiyyedir.
كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ , şarttır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şartın, takdiri لما باعوا أنفسهم (kendilerini satmazlardı) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
كَان ’nin haberi olan يَعْلَمُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine (teceddüt) işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كَان ’in haberi muzari fiil olduğunda, genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakînlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sureleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)
یُعَلِّمُونَ - یُعَلِّمَانِ - یَتَعَلَّمُونَ - عَلِمُوا۟ - یَعۡلَمُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette önce kasem tarzı bir tekid ifadesi ile وَلَقَدْ عَلِمُوا denilerek onların “gerçekten bildikleri” ifade edilmiş; daha sonra da لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ifadesiyle onlar için [Keşke bilselerdi!] denilmiştir. Bunun manası, “onlar ilimleri ile amel etselerdi” şeklindedir. Onlar ilimleri ile amel etmedikleri için, Allah Teâlâ onları sanki ilimlerinden sıyrılıp çıkmışlar gibi değerlendirmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ [Keşke bilselerdi.] ifadesi, belâgat açısından yaygın olan bir söyleyiş şeklidir. Çünkü bir şeyi bilen bir kimse ilminin gereği ile amel etmiyorsa, o kimse bazen o şeyi bilmeyen cahil yerine konur ve cahiller gibi bilgisiz sayılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)