وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ١٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim ki |
|
| 2 | يَرْغَبُ | yüz çevirir |
|
| 3 | عَنْ |
|
|
| 4 | مِلَّةِ | milletinden (dininden) |
|
| 5 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’in |
|
| 6 | إِلَّا | başka |
|
| 7 | مَنْ | kimseen |
|
| 8 | سَفِهَ | sefih kılan |
|
| 9 | نَفْسَهُ | nefsini |
|
| 10 | وَلَقَدِ | Andolsun ki |
|
| 11 | اصْطَفَيْنَاهُ | biz onu seçmiştik |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 14 | وَإِنَّهُ | ve şüphesiz o |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | الْاخِرَةِ | ahirette de |
|
| 17 | لَمِنَ |
|
|
| 18 | الصَّالِحِينَ | salihlerdendir |
|
Ayetteki Yerğabû kelimesinin kökü rağabe (رغب) olup فِي veya إِلَى ile kullanıldığında Türkçe’de de kullandığımız gibi ‘rağbet etme, arzulama’ anlamına gelir.
عَنْ harfi ceriyle birlikte kullanıldığında ise yüz çevirmek, rağbet etmemek manasını kazanır. Zıt anlamlı kelimelerdendir.
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَرْغَبُ cümlesi, mübteda مَنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْغَبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَنْ مِلَّةِ car mecruru يَرْغَبُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
اِلَّا istisna edatıdır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, يَرْغَبُ ‘daki failden bedel olarak mahallen merfûdur. Veya müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası سَفِهَ نَفْسَهُۜ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
سَفِهَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. نَفْسَهُۜ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamada muzâftır. Muttasıl zamir هُۜ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَنْ سَفِهَ [Kendini bilmez] ifadesi يَرْغَبُ fiilinin zamirinden bedel olmak üzere ref mahallindedir. Bunun bedel olması sahihtir, çünkü مَنْ يَرْغَبُ عَنْ [Kim yüz çevirir] ifadesi olumlu değildir. Tıpkı هل جاءك أحد إلا زيد “Sana Zeyd’den başka biri geldi mi?” cümlesinde olduğu gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اصْطَفَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الدُّنْيَا car mecruru اصْطَفَيْنَا fiiline mütealliktir.
اصْطَفَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الصَّالِح۪ينَ ’ye mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, إنه معدود من الصالحين في الآخرة (Muhakkak ki o ahirette salihlerden sayılır.) şeklindedir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
الصَّالِح۪ينَ , sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham ismi مَنْ , mübteda konumundadır. Haber olan يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzafa tazim ifade eden مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ izafetinde, مِلَّةِ , islam manasından kinayedir.
اِلَّا istisna edatıdır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, يَرْغَبُ ‘daki failden bedeldir. Sılası olan سَفِهَ نَفْسَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)
Farklı manalardaki مَنْ ’ler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Soru inkâr ve kınama manasındadır. Yani sefihlerden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez demektir. Cümle kâfirleri kınamak için söylenmiştir.
Bununla beraber istifham manasının kastedilmiş olması da caizdir. Bu durumda kinaye olur. İstifham manası caiz görülmezse istifhamın inkari manası mecaz kabilindendir. Yani istifham nefiy manasındadır. Burada açık olan mana kinaye kabilinden olmasıdır. Çünkü üstünlüğünü bilerek İbrahim’in (a.s) dininden yüz çevirmek imkansız ve kötü bir şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَفِهَ - نَفْسَهُ kelimeleri arasında cinas vardır. Böylece bu mana nefiste daha şiddetle yerleşir.
Ayetin başındaki مَنْ [kim] ismi yasaklama maksadıyla kınama yapmak için kullanılmış soru edatıdır. Anlamı ise şudur: “İbrahim’in dininden kendisini bilmezden başkası yüz çevirmez, ondan hoşnutsuzluk duymaz. Ayette geçen مِلَّةِ kelimesi din ve yol anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
سَفِهَ نَفْسَهُ [Kendini bilmez] Sefeh ve sefihlik, cehalet ve akıl azlığı demektir. Yûnus b. Habîb şöyle demiştir: سَفِهَ fiili mef’ûlunu doğrudan alır, bir lehçedeki kullanımda ise fiilini dolaylı [yani harfi cer ile] alır. Buna göre anlamı “Kendisini sefihleştirerek” şeklindedir ki bu durumda kastedilenin “Kendisini helake sürükleyen” anlamı olduğu söylenmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
مَنْ يَرْغَبُ عَنْ [Kim yüz çevirir] ifadesi, akıllılar arasında apaçık haktan -ki İbrahim’in dinidir- yüz çevirecek birinin bulunmasını inkâr etmekte ve uzak görmektedir.
رَغِبَ فِي الشَّيْءِ رَغْبَةً [Bir şeye rağbet duydu.] anlamında, رَغِبَ عَنْهُ ise [Ondan hoşnutluk duymadı.] anlamındadır. Bunun tam tersi ise زَهَدَ فِي الشَّيْءِ ifadesinin [Bir şeyden kaçındı, ondan hoşnutluk duymadı] anlamına gelmesine karşılık زَهَدَ عَنْهُ ifadesinin [O şeyi sevdi, istedi.] anlamına gelmesidir. Ayette geçen millet kelimesi din ve yol anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
الرغبة , sözlükte herhangi bir şey hususunda genişlik anlamındadır. Arapçada رغب فيه وإليه dendiği zaman, buradan kişinin herhangi bir şeye hırsla sarılması anlamı çıkar. رغب عنه dendiğinde ise, insanın o şeye rağbet etmemesi, ondan uzak durması anlamı anlaşılır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr , İnşirah/8)
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
وَ , istînâfiyye, لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fiil, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
فِي الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الدُّنْيَا , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Seçkinlikteki üstünlüğün mübalağası için bu harf kullanılmıştır.
وَ ’ la makabline atfedilen وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
اِنَّ ve lâm-ul muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنَ الصَّالِح۪ينَ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur فِي الْاٰخِرَةِ , ihtimam için, amili olan الصَّالِح۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.
الصَّالِح۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek salih olma özelliğinin sübut ve devamına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ cümlesiyle, اِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الدُّنْيَاۚ - الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Allah tarafından dünyada seçilerek şereflendirilen bir zatın, ahirette de şerefli bir mevkiye sahip olduğu aşikârdır. Bu sebeple bu cümle onun faziletini ve şerefini ortaya koyup teşvik için gelmiş, önceki cümleyi tekid eden hal cümlesi olarak, ıtnâb sanatıdır.
İbrahim (a.s)’ın ahirette de salihlerden olduğunu ifade eden cümle isim cümlesidir. Böylece onun salih olma vasfının ahirete mahsus olmadığı, dünyada da bu vasfa sahip olduğu ifade edilmiştir.
Cümle اِنَّ ve لَ harfleriyle tekid edilmiştir. Çünkü ahiretle ilgili gayb konularının tekid edilmesi daha güzel olur.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010 s. 190-191)
وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ [O, ahirette salih kişilerdendir] cümlesi, اِنَّ ile tekit edilmiştir. Çünkü bu olay, ahirete ait gaip bir şeyden haber verdiği için tekide ihtiyaç duyulmuştur. Dünyanın durumu buna benzemez. O bilinmekte ve müşahede edilmektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
[Gerçek şu ki; dünyada onu (İbrahim’i) seçmiştik] ifadesi, onun dininden yüz çeviren kimsenin bu görüşünde hatalı olduğunu beyan etmektedir. Çünkü hem dünyada seçilmiş ve hayırlı olan, hem de hayırlılık üzere müstakim olduğu hususunda ahirette de hakkında şahitlik yapılan bir kişi olarak Allah katında iki dünyanın şerefini kendinde barındıran bir zat varken, tabi ki yoluna yönelip bağlanmaya ondan daha layık bir kimse olamaz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin bu kısmı, Hz. İbrahim’in dininden dönenlerin yanlış görüşlerini açıklamak içindir. Çünkü her iki dünyanın kerametini ve ikramlarını bünyesinde toplamış olan bir zatın yoluna herkes rağbet eder, ona koşup gelir, ondan kaçıp uzaklaşmaz. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
İsim cümlesinin tercih edilmesinin sebebi, İbrâhîm'in (a.s) salihlerden olma vasfının yalnız âhirete münhasır değil her iki cihanda da devam eden bir vasıf olduğunu vurgulamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)