Bakara Sûresi 142. Ayet

سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ١٤٢

Birtakım kendini bilmez insanlar, “Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سَيَقُولُ diyecekler ki ق و ل
2 السُّفَهَاءُ bazı beyinsizler س ف ه
3 مِنَ -dan
4 النَّاسِ insanlar- ن و س
5 مَا nedir
6 وَلَّاهُمْ onları çeviren و ل ي
7 عَنْ -nden
8 قِبْلَتِهِمُ kıbleleri- ق ب ل
9 الَّتِي o ki
10 كَانُوا bulunurlar ك و ن
11 عَلَيْهَا üzerinde
12 قُلْ de ki ق و ل
13 لِلَّهِ Allah’ındır
14 الْمَشْرِقُ doğu ش ر ق
15 وَالْمَغْرِبُ ve batı غ ر ب
16 يَهْدِي O iletir ه د ي
17 مَنْ kimseyi
18 يَشَاءُ dilediğini (dileyeni) ش ي ا
19 إِلَىٰ -a
20 صِرَاطٍ yol- ص ر ط
21 مُسْتَقِيمٍ doğru ق و م
 

Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslümanları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu problem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da beklemedikleri bir hadise olmuştur. Zira müslumanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müsrikler kendi kıblelerine doğru döndükleri için liderliğin kendile­rinde olduğunu iddia ede­rek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulamadan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i kitabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya kadar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler.

Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine gerek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar.

Yani dinimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yani namazımı, orucumu, haccımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirlemiştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçimini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah istedi ben de yapıyorum o kadar."Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir."

Yani Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hi­dâ­yete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti isteyeni de dalâlette bırakır Allah.

(Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

 

  Ğarabe غرب :

 غَرْبٌ güneşin ufkun içinde kaybolmasıdır.

  غَرَبَ - يَغْرُبُ fiilinin mastarı غَرْبٌ ve غُرُوبٌ şeklinde gelir. غَرِيبٌ hem uzakta olan hem de cinsleri arasında benzeri olmayan her şeye denmiştir.

  غُرَابٌ kargadır, uzaklaşır şekilde uçmasından dolayı bu isim verilmiştir. Fâtır 35/27 ayeti kerimesindeki غَرَابِيبٌ sözcüğü ifade edildiğine göre siyahlık yönünden kargaya benzeyen birşeydir ve müfredi(tekili) غَربِيبٌ olarak kullanılır.  (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 19 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri garp, garip, garâbet, gurabâ, gurbet, mağrip ve gurûb (güneşin batışı)dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. السُّفَهَٓاءُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنَ النَّاسِ  car mecruru  السُّفَهَٓاءُ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Mekulü’l kavli, مَا وَلّٰيهُمْ  ‘dir. يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. وَلّٰيهُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

وَلّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ قِبْلَتِ  car mecruru وَلّٰي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl, قِبْلَتِهِمُ  'nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا عَلَيْهَا ‘ dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَلَيْهَا  car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, على توجّهها şeklindedir.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

وَلّٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

السُّفَهَٓاءُ  kelimesi, فَعِيلٌ  vezninde sıfat-ı müşebbehenin çoğuludur. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavl  لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ  ‘dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. الْمَغْرِبُ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

يَهْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası, يَشَٓاءُ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, يَشَٓائه  şeklindedir. اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi, صِرَاطٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسْتَق۪يمٍ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

مِنَ النَّاسِ  car-mecruru  السُّفَـهَٓاءُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

السُّفَـهَٓاءُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

سَيَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَا  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قِبْلَتِهِمُ  için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ٓي  ‘nin sılası olan كَانُوا عَلَيْهَا  cümlesi, nakıs fiil  كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهَا ‘nin müteallakı olan  كان ‘nin haberi mahzuftur. 

قِبْلَتِهِمُ  kelimesinin müslümanlara ait olan zamire izafe edilmesi, o kıblenin başka dinlere ait olan kişilere değil sadece onlara mahsus olduğuna delalet içindir. Çünkü o esnada müşrikler namaz kılmıyordu, ehli kitap da namaz kılarken kıbleye yönelmiyordu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

[İnsanlardan beyinsizler diyecek] sözünden murat edilenler, akılları hafif olanlar, onları taklit ve idraksizlik yüzünden hor duruma düşenlerdir. Bununla da kıblelerinin değiştirilmesini hoş görmeyen münafıklar, Yahudiler ve müşrikler murat edilmiştir. Bunu önceden haber vermenin faydası, cevap vermeye hazırlanmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

سفه  kelimesi için özet olarak diyebiliriz ki lehine ve aleyhine olan şeyleri birbirinden ayırt edemeyip, faydalı şeyleri bırakarak, kendisine zarar veren şeylere yönelen kimse hafiflik ve  سفه  ile vasfedilir. Din hususundaki cehalet (sefeh), dünyevî meselelerdeki cehaletten daha zararlı olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple dünya işleri konusunda apaçık görüşten sapan kimseye "sefih" (akılsız beyinsiz) denilince, dininin işleri hususunda böyle olan kimse bu isme daha çok müstehaktır. Binaenaleyh, hiçbir kâfir yoktur ki "sefih" olmasın. (Fahreddin er-Râzî, Mefatihu'l Gayb)

Buradaki insanlardan sözünden kasıt, kıblenin değişimini kabul edemeyen yahudi, müşrik ve münafıklar gibi bu tür akıldan uzak sözler sarf eden diğer insanlardır. Sadece yahudiler kastedilmeyip bu tür özellikler gösterenlerin sefihlikleri de tekit edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1132)

مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ  ayetindeki istifham, hakiki soru olmayıp, inkari istifhamdır. Yahudilerin ve diğerlerinin; peygamberin risaleti, müslümanların saflarında ve içlerinde meydana gelen bilinç bulanıklığı hakkındaki tereddüd ve şüpheleri ifade etmektedir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kuran’il Kerim, Soru;1133)


 قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ 


Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ , muahhar mübtedadır. وَالْمَغْرِبُ  tezat nedeniyle الْمَشْرِقُ ‘ya atfedilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الْمَشْرِقُ  - وَالْمَغْرِبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Bütün yönlerin Allah’a ait olması ifadesi, bütün kainatın sahibi olduğu manasında cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Âşûr bu ayette kinaye olduğunu söylemiştir.

قُلْ - سَيَقُولُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mekulü’l-kavl cümlesi 115. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

 يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ


Ta’lil manasında istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl nedeni şibh-i kemali ittisâldir. 

Kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesine ta’lil denir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir.

صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ibaresinde istiare vardır. Müsteâr  صِرَاطٍ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Fatiha’da  صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ibaresi elif lamlı idi, burada nekre bir sıfat tamlaması şeklinde gelmiştir. Önceden bilinmeyip yeni ortaya çıkan kıble meselesi gibi yeni konular sebebiyle olabilir. Mekke’de iken Peygamber Efendimiz (s.a.v) Kıbleye döndüğünde hem Kâbe’ye, hem Kudüs’e yönelmiş oluyordu. Medine’ye gelince durum değişmiştir. 124. ayetten itibaren konular bu Kıble değişimine bir hazırlık mahiyetindedir. Hz. İbrahim’in beytin temellerini yükseltmesi vs. Kıblenin değişmesi de aslında Yahudilerin bir imtihanıdır. Müslümanlar için zaten Kâbe kutsaldır. Medine’ye gelince Kâbe’ye sırt çevirerek namaz kılmak Müslümanlara ağır geliyordu. Münafıklara da bir imtihandır. Yani kıble meselesi yeni bir meseledir. O yüzden  صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  şeklindeki sıfat tamlaması da belirsiz gelmiş olabilir.

يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ [O, dilediğini dosdoğru yola iletir.] Yani Allah dilediğini doğru kıbleye, Kâbe’ye yönlendirir. [Dosdoğru yola iletilmiş olanlar da] canlarının istediği tarafa değil, kendilerine emredilen yöne yönelirler. Bir görüşe göre ayetin anlamı şöyledir: Allah Teâlâ kendilerini hangi tarafa yöneltirse o tarafa dönerler ve bu durumda onlar hidayet ve istikamet üzere olurlar, çünkü Allah’ın emrine uyarak o tarafa yönelmişlerdir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)