Bakara Sûresi 143. Ayet

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ  ١٤٣

Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ ve böylece
2 جَعَلْنَاكُمْ sizi kıldık ج ع ل
3 أُمَّةً bir ümmet ا م م
4 وَسَطًا vasat و س ط
5 لِتَكُونُوا olmanız için ك و ن
6 شُهَدَاءَ şahit ش ه د
7 عَلَى -a
8 النَّاسِ insanlar- ن و س
9 وَيَكُونَ ve olması için ك و ن
10 الرَّسُولُ rasulün (de) ر س ل
11 عَلَيْكُمْ size
12 شَهِيدًا şahit ش ه د
13 وَمَا
14 جَعَلْنَا ve yap(ma)dık ج ع ل
15 الْقِبْلَةَ bir kıble ق ب ل
16 الَّتِي
17 كُنْتَ olduğunuzu ك و ن
18 عَلَيْهَا üzerinde
19 إِلَّا sadece (yaptık)
20 لِنَعْلَمَ bilmek için ع ل م
21 مَنْ kimseyi
22 يَتَّبِعُ uyan ت ب ع
23 الرَّسُولَ Elçi’ye ر س ل
24 مِمَّنْ kimseden
25 يَنْقَلِبُ geriye dönen ق ل ب
26 عَلَىٰ üzerinde
27 عَقِبَيْهِ ökçesi ع ق ب
28 وَإِنْ ve elbette
29 كَانَتْ ك و ن
30 لَكَبِيرَةً ağır gelir ك ب ر
31 إِلَّا başkasına
32 عَلَى
33 الَّذِينَ kimseye
34 هَدَى yol gösterdiği ه د ي
35 اللَّهُ Allah’ın
36 وَمَا değildir
37 كَانَ ك و ن
38 اللَّهُ Allah
39 لِيُضِيعَ zayi edecek ض ي ع
40 إِيمَانَكُمْ sizin imanınızı ا م ن
41 إِنَّ şüphesiz
42 اللَّهَ Allah
43 بِالنَّاسِ insanlara ن و س
44 لَرَءُوفٌ şefkatlidir ر ا ف
45 رَحِيمٌ merhametlidir ر ح م
 

‘Allah seni affedecek” 5dk 56sn 

Belki bu video vesilesi ile hep birlikte Furkan suresi 70. ayeti ezberler namazlarımıza katabiliriz. Namazlarımıza daha iyi odaklanmanın en iyi yollarından biri yeni ezberlediğimiz bir ayeti okumaktır.

https://youtu.be/zbPHFDdeb9w

Bakara’nın mucizesi, vasat ümmet ne demek? 2dk 29 sn

https://youtu.be/tOqQxg2hsXw  

 

Riyazus Salihin, 419 Nolu Hadis

Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:

“(Bir keresinde) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çevresindekilere (o kadını işaretle):

- “Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?”diye sordu.

- Aslâ, atmaz! dedik.

Bunun üzerine Hz. Peygamber:

- “İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu.

Buhârî, Edeb 18; Müslim,Tevbe 22. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd 35

 

  Ayette ‘sizi ‘vasat’ bir ümmet kıldık’ buyurulmaktadır.

  Vasat kelimesi geçtiği için kelimeyi aynen aktarmış olsak da meallerde bu kelimenin kullanılması uygun olmayacaktır. Çünkü Türkçe’de vasat kelimesinin olumsuz, ortalamanın altında, ‘idare eder’ manasına gelen bir anlamı vardır.

  Halbuki Arapçada vasat; bir şeyin, birbirine eşit iki tarafı bulunan şeyler için ortası manasında kullanılmaktadır. Batı literatüründeki ‘optimum’ kelimesi gibi düşünülebilir. Böylece vasat kavramının ifrat ve tefritten uzak, mutedil söz, davranış ve hareketler için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

  Bu kelime Türkçe’ye anlam kaymasına uğrayarak geçmiştir. Türkçe’de kullandığımız vasıta, vesait kelimeleri de bu kökten olup vasıta; aracı olan şey, araç demek olup vesait bunun çoğuludur.

 

 

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ 


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ  harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili  جَعَلْنَا  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Veya amiline takdim edilmiş mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Takdiri,  جعلًا مثل ذلك جعلناكم (sizi yaptığımız gibi yaptılar) şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اُمَّةً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. وَسَطًا  kelimesi  اُمَّةً ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

لِ  harfi, تَكُونُوا  fiilini gizli  أن ‘le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أن  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ceriyle  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تكونوا  nakıs, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. تَكُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. شُهَدَٓاءَ  kelimesi  تَكُونُوا ’ nun haberi olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. عَلَى النَّاسِ  car mecruru  شُهَدَٓاءَ ’ye mütealliktir. 

أن  ve masdar-ı müevvel atıf harfi  وَ ’ la önceki masdar-ı müevvele matuftur. 

يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. الرَّسُولُ  kelimesi  يَكُونَ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  شَه۪يدًا ’ e mütealliktir. شَه۪يدًا  kelimesi  يَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ 

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الْقِبْلَةَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, قبلة لك الآن  şeklindedir.

الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl,  الْقِبْلَةَ ‘ nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتَ عَلَيْهَٓا 'dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamir  كُنْتَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهَٓا  car mecruru كُنْتَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır. 

لِ  harfi,  نَعْلَمَ  fiilini gizli  أن ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أن  ve masdarı müevvel  لِ  harfi ceriyle  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

نَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl, نَعْلَمَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَّبِعُ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

يَتَّبِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الرَّسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harfi ceriyle  نَعْلَمَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَنْقَلِبُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَنْقَلِبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  عَلٰى عَقِبَيْهِ  car mecruru mahzuf hale müteallik olup, müsenna olduğu için  ي  ile mecrurdur. Takdiri, مرتدًّا على عقبيه (iki topuğu üstünde gerisin geriye) şeklindedir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّبِعُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يَنْقَلِبُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.


وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

 تْ  te’nis alametidir. كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هي’ dir.

لَ  harfi, farika (ayırt edici) lâmdır. اِنَّ ’den hafifletilen اِنْ ’in diğer  اِنْ ’lerden ayırt edilmesi için, haberinin başına getirilir. لَكَب۪يرَةً  kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  

اِلَّا  hasr edatıdır. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl عَلَى  harfi ceriyle  كَب۪يرَةً ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هَدَى اللّٰهُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

هَدَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً [O kıblenin değiştirilmesi... elbette büyüktür (ağırdır)]. Buradaki  اِنْ  edatı lâm-ı farika’yı [yani, اِنَّ ’nin şeddesiz formu olarak kesinlik ve tekit anlamı ifade eden اِنْ harfini, olumsuzluk edatı olan اِنْ ‘den ayırdığı için, haberin başına gelen  لَ  gelmesini] gerekli kılan in-i muhaffefe’dir. [yani, tekit edatı olarak aynı işi gören  اِنَّ’nin şeddesiz formu]. كَانَتْ  fiilindeki zamir de (o), “(Daha önce) yönelmekte olduğun ciheti ancak ... diye kıble yaptık” ibaresinin delalet ettiği “dönme”, “değiştirme” veya “kılma” fiillerine aittir. Bu zamirin “kıble”ye ait olması da caizdir. “Elbette büyüktür”, yani ağır ve meşakkatlidir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

كَب۪يرَةً  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’ nin ismi  اللّٰهُ  lafza-i celâl olup damme ile merfûdur.. يُض۪يعَ  fiiline dahil olan  لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن  ve masdar-ı müevvel, لِ  harfi ceriyle  كَانَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ما كان الله راضيا لضياع إيمانكم (Allah sizin imanınızı zayi etmekten razı değildir.) şeklindedir. 

يُض۪يعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ا۪يمَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُض۪يعَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضيع ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

 

 İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِالنَّاسِ  car mecruru  رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ kelimelerine mütealliktir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. رَؤُ۫فٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

رَؤُ۫فٌ -رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ 


Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

كَذٰلِكَ , amili  جَعَلْنَاكُمْ  olan mahzuf masdarın sıfatı mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri  جعلًا مثل ذلك جعلناكم  (sizi yaptığımız gibi yaptılar) şeklindedir.

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

جَعَلْنَاكُمْ  fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Önceki ayetteki lafz-ı celâlden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اُمَّةً ’deki tenvin tazim ifadesi içindir. اُمَّةً  için sıfat olan  وَسَطاً , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اُمَّةً وَسَطًا  lafzında istiare vardır. وَسَطًا , bir şeyin, birbirine eşit iki tarafı bulunan şeyler için ortası manasındadır. Burada vasat kavramının ifrat ve tefritten uzak, mutedil söz, davranış ve hareketler için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Beşeriyetin övgüye değer hali için müstear olmuştur. 

Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ cümlesi,  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir.  كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداً  cümlesi  أنْ  takdiriyle masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَلَيْكُمْ , kasr ifadesi için amili olan شَه۪يداً ‘e takdim edilmiştir.

Kasr, müteallik ve amili arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْكُمْ , maksurun aleyh/mevsûf, شَه۪يداً maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

عَلَيْكُمْ شَه۪يدًا  ibaresinde car mecrur amiline takdim edilmiştir. Peygamberin şahitliği, ümmetine tahsis edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1129) 

Bu ayet-i kerimede iki yerde car mecrurun farklı geldiği görülür. Birincisinde takdim yoktur, çünkü burada ihtisas kastedilmemiştir. Ama ikincide ihtisas manası kastedildiği için takdim yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

شُهَدَٓاءَ - شَه۪يدًاۜ  ve  تَكُونُوا- يَكُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ  cümlesi ile  وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

Burada ilâhî hitabın sırf Peygambere tahsis edilmesi, bu kelâmın ifade ettiği marifetin, Peygamberimize (s.a.v) tahsis edilmeye lâyık sırlardan olduğuna işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَسَطاً  kelimesi, mübalağa (manayı kuvvetlendirme) amacıyla mezkûr vasıflara sahip kimseler için de kullanılmıştır. Yani sanki bu kişiler, o vasıfların ta kendileri olmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَسَطًا ; lugatta dairenin merkezi gibi, bütün çevreye aynı uzaklıkta olan orta noktaya denir. Sonra mecazi olarak beşeri güzel hasletler için kullanılmıştır. Bu ayette de mecazi manada kullanılmıştır. Yahudiler dengeyi bozmuşlardır. Müslümanlar ise her açıdan dengeli olarak, güzel hasletlerle ifrat ve tefrit arasında bulunmaktadır.

Akılda, şehvette ve gazapta iki uç vardır. 

Akıl: Akıl ile demagoji yapılır. Halkın istekleri, önyargı ve korkularına dayalı olarak yapılan siyaset ve destek arayışı. 

Şehvet ve arzular (yeme içme vs istekleri): Hedonizm (hazzı önceleyerek yaşama) ve hiç bir istek duymama şeklinde iki uç.

Gazap ve öfke: Ya her şeye kızmak veya hiçbir şeye aldırmamak.

Vasat, yani bunların ortalaması ise, akılda hikmet, şehvette iffet, gazapta şecaattir.

Cümlenin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘den oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ  [İnsanlara birer şahit olasınız diye…] Rivayete göre; kıyamet günü ümmetler peygamberlerinin tebliğini inkâr edince, Allah -kendisi çok iyi bildiği halde- peygamberlerden tebliğ vazifelerini yaptıklarına dair açık delil isteyecek de, bunun üzerine Ümmet-i Muhammed gelip şahitlik edecek. Şahitlik yapan, lehine şahitlik yapılacak kimse için gözetleyici ve koruyucu konumunda olduğu için isti‘lâ edatı  عَلَى getirilmiştir. Şayet “Neden şahitliğin sıla (bağlaç) kısmı önce cümle sonuna bırakılmışken, daha sonra  وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ  şeklinde cümlenin önüne alınmıştır?” dersen, şöyle derim: Bunun sebebi; birinci cümlede Ümmet-i Muhammed’in diğer ümmetlere şahitlik yapacağının ispatı amaçlanmışken, ikinci cümlede amaçlanan, bu ümmetin kendilerine sırf Peygamber (s.a.v)’in şahitlik yapacağına dair ayrıcalık kazanmış olmalarıdır. Çünkü harf-i cerin önce gelmesi mef‘ûlün özgünleşmesini sağlar. Yani “Size başkaları değil, sadece Hazret-i Peygamber şahitlik edecektir” demektir ki, bu da bu ümmet için bir ayrıcalıktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Ayette  وَسَطًا  kelimesinin akla ilk gelen anlamı Türkçede de karşılığını bulan “vasat” manasıdır. Zira ayetin siyâk ve sibâkının Yahudilerin ve Hristiyanların kıblelerinden bahsetmesi, onların batıya ve doğuya yönelmeleri zahiren bir ortada bulunma anlamını vehmeder. Fakat orta yolu izleyen ve insanlığa şahit olabilecek durumda olan ümmet tanımlamasıyla kıble veya tarihsel süreçteki bir ortada bulunma hali değil kelimenin uzak anlamıyla ümmetin “seçkin ve dengeli” olması kastedilmektedir ki burada çok güzel bir tevriye mevcuttur. Ayetin devamında uzak anlama dair zikredilenَ  لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ  tüm insanlığa şâhitler olasınız” karînesi de mubeyyen bir tevriye olduğunu  göstermektedir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

 

وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ 

 

Cümle hükümde ortaklık nedeniyle öncesine atfedilmiştir. 

Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.

Kasr, cümlenin anlamını olumluya çevirmiştir. Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır.  جَعَلْنَا , maksur/sıfat, لِنَعْلَمَ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, sebep bildiren bu masdara hasredilmiştir. 

جَعَلْنَا  fiilinin ilk mef’ûlü olan  الَّت۪ي ’nin sılası, faide-i haber ibtidaî kelam olan isim cümlesidir. كان ’nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْقِبْلَةَ  için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ٓي  ‘nin sılası olan كُنْتَ عَلَيْهَٓا  cümlesi, nakıs fiil  كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهَا ‘nin müteallakı olan  كان ‘nin haberi mahzuftur. 

Sebep bildiren  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ  cümlesi, harf-i cerle  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’nın sılası olan  يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Muzari fiil hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil sayesinde, yapılan amellerin zihinde canlanması sağlanmıştır.  

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , harfi-cerle  نَعْلَمَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

‘İki ökçesi üzerinde geri döner’ ifadesinde temsili istiare vardır. Dininden dönen kimseler, ökçeleri üzerinde geri dönenlere benzetilmiştir.

Bu yöne dönmenin Allah’ın hidayete erdirdiği kişilerin dışında kalanlar için ağır olduğu söylenmiştir. Daha önce bu ifade namaz hakkında geçmişti. (Bakara/45) Burada da kıbleye dönmek konusunda gelmiştir.

جَعَلْنَا  ve  نَعْلَمَ  fiilleri azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

يَتَّبِعُ  fiili, افتعال  babındadır. Bu yüzden zaman isteyen meşakkatli bir iş olduğunu ifade eder ki o, alışkın olduğu kıblesini değiştirmektir.

الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا  cümlesi kıblenin sıfatı değil, جَعَلْنَا [kıldı] fiilinin iki mef‘ûlünden ikincisidir. Buna göre mana; ‘’Biz kıbleyi, üzerinde bulunduğun yön -yani Kâbe- kılmadık’’ şeklinde takdir edilir. Çünkü Peygamber zaten Mekke’de iken Kâbe’ye doğru namaz kılıyordu.Hicretten sonra ise Yahudilerin gönlünü almak için Beyt-i Makdis ’teki kayalığa doğru namaz kılması emredilmiş; daha sonra kıble (tekrar) Kâbe’ye döndürülmüştür. Buna göre; “Yönelmen gereken kıbleyi, daha evvel Mekke’de iken yöneldiğin cihet kılmadık, yani seni ancak insanları sınamak ve denemek için tekrar oraya döndürdük.” buyurmuş oluyor. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)


وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ 

 

و , haliyye,  اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  إنَّ ’dir. Şan zamiri mahzuftur. Cümle  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ’nin haberine dahil olan  لَ  harfi, اِنْ ‘ in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.

كَب۪يرَةً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Kıblenin değiştirilmesi hakkında kullanılmış olan  كَب۪يرَةً  kelimesinde istiare vardır.  كَب۪يرَةً  aslında büyük, kocaman demektir. Bu cümlede zor, ağır manasında  müstear olmuştur.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  كَب۪يرَةً ’e mütealliktir. Sılası olan  هَدَى اللّٰهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bir görüşe göre  كَانَتْ  ifadesi ile kıble kastedilmektedir. Çünkü ayette zikredilen kıbledir. Başka bir görüşe göre ise  كَانَتْ, [kıbleyi] değiştirme veya yöneltme anlamına gelip açıkça ifade edilmemiş (gizli) bir müennes masdardan kinaye ile kullanılmıştır. Buradaki  لَكَب۪يرَةً  ifadesi “ağır” anlamında kullanılmıştır. Bunun açıklaması [Şüphesiz namaz Allah’tan korkanlardan başkasına ağır gelir.] (Bakara 2/45) ayetinde de geçmiştir. [Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına] Yani Allah’ın, kendi emrine tabi kılıp hükmüne boyun eğdirdiği ve şeriata ittiba yolunda nefse karşı gelmeye muvaffak ettiği kimselerin dışındakilere ağır gelecektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً [Bu elbette ağır gelecektir.] Bu kullanımın üç veçhi vardır:

1. Bu ifadede geçen  اِنْ  nefy anlamındadır. اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا ف۪ي غُرُورٍۚ [Kâfirler ancak gurur içindedir.] [Mülk 67/20] ayetinde de bu anlamda kullanılmıştır. لَكَب۪يرَةً  ifadesindeki  لَ  ise  إِلَّا  manasındadır. اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا [Rabbimizin vaadi muhakkak yerine gelecektir.” [İsrâ 17/108] ayetinde bu anlamda kullanılmıştır.

2. اِنْ  harfi, لَ  ile birlikte vurgulama anlamındadır. اِنْ  harfi , قَدْ  manasına; لَ  ise yemin manasına gelir. Takdiri [Allah’a yemin olsun ki ağır gelmiştir.] şeklindedir.

3. اِنْ  tahkik içindir. “Kendisiyle görüşmeyi istemesem de falancayla karşılaştım.” ifadesindeki kullanım böyledir. Yani ‘onunla karşılaşmayı istememekle birlikte’, demektir. Bu takdirde ayetin manası “Bu ancak hidayet üzere olan kimselerin dışındakilere ağır gelmekle birlikte” şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

 

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ

 

Cümle, و ’ la  جَعَلْنَاكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.

جَعَلْنَا ‘daki azamet zamirinden  اللّٰهُ  lafızıyla gaib zamire ve müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Lam-ı cuhudun dahil olduğu  لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْ  cümlesi masdar teviliyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî Tefsir 3/79) 

Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir sözünde iman kelimesi namaz manasında kullanılmıştır. Müminler Kudüs'e yönelik kılınmış olan önceki namazlarının durumunu merak ettikleri için bu açıklama gelmiştir. imanın göstergesi namazdır. iman ancak namazla kâmil olur. Bu da namazın önemi hakkında çok çarpıcı bir husustur. iman ile namazın ne kadar ilişkili olduğunu gösterir. Sebep sonuç alakası dolayısıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Buradaki iman lafzı için Fahreddin er-Râzî şöyle demiştir; “istiare yolu ile "iman" kelimesinin "namaz" manasında kullanılması caizdir”. 

اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ 


 

Ta’liliye olarak fasılla gelen son cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , lam- muzahlaka ve isim cümlesi olmak üzere birden fazla içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِالنَّاسِ  car-mecruru, ihtimam için amili olan  رَؤُ۫فٌ  kelimesine takdim edilmiştir.

Takdimin sebebi insanlara olan inayetine tenbih, şükretmeleri için uyarmak ve ayet sonlarındaki fasılaya riayet etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَرَؤُ۫فٌ  birinci,  رَح۪يمٌ  ikinci haberdir.  

Allah’ın  لَرَؤُ۫فٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının aralarında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

لَرَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır.

اللّٰهَ - جَعَلْنَا - مَن - الرَّسُولَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

هَدَى - ا۪يمَانَكُمْ ve  الرَّسُولَ - اللّٰهَ  ve  مَن - ٱلَّذِینَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَانَ - كَانَتۡ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah’ın bu nimetleri inam etmesi; onun inam ve ihsanda had noktaya vardığının göstergesidir. O halde O (cc) Raûf ve Rahîmdir. İstenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmaktır şeklinde tarif edilen bu üslup, mezheb-i kelamî sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Allah'ın Rahîm sıfatı, Rauf sıfatından daha kapsamlı olduğu halde, Rahîm sıfatından önce zikredilmesi, bir görüşe göre şu sebepledir: (Rahîm'in kökü olan) rahmet, kemmiyet olarak (Raufun kökü olan) re'fetten daha fazladır. Re'fet de, keyfiyet olarak ondan daha kuvvetlidir. Çünkü re'fet, elem ve acılardan temiz olan nimetleri yaratıklara ulaştırmaktır; Rahmet ise, mutlak olarak nimetleri ulaştırmaktır. Bu, kangren olmuş bir uzvun kesilmesinde olduğu gibi bazen elem ve acı ile de olabilmektedir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Rahîm kelimesi daha umumidir. Raûf ise daha mübalağalıdır. İki kelimeyi bir arada zikretmesi iki manayı birden ifade etmek istemesi sebebiyledir. Daha mübalağalı olanla başlamış, daha umumi olanla bitirmiştir. Buradaki anlam şöyledir: Şefkat ve merhameti ile onları oradan buraya taşımıştır. Bu kendileri için daha iyidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Ebû Hayyân’a göre “…Bu ayet, açık bir şekilde bu ifadeyle bitmiş olup, bunun öncesinde geçen manalar için bir sebep mesabesindedir. Yani mana şöyledir: Ra’fetinin lutfu ve rahmetinin genişliği sebebiyle sizi bir şerâitten (kıblenin Kudüs tarafına olması hükmünden), sizin için dinde daha menfaatli ve uygun olan diğer bir şerâite (kıblenin kabeye çevrilmesi hükmüne) nakletti. Veya hidayet verdikleri için o dinde bir zorluk yaratmayıp, iman edenin imanını (Kudüs’e doğru yönelip ibadet eden kişinin amelini) zayi etmedi.” Bilindiği üzere müminler bir müddet Kudüs’e doğru yönelip ibadet etmişlerdi. İşte kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi, o Mevlâ’nın habibine ve müminlere olan şefkat ve rahmetinin göstergesidir. İbn Âşûr’a göre ise ayet sonundaki “insanlardan” kasıt müminlerdir. Zira “Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir” ifadesi Allah’ın müminlerin imanlarını (yani Kudüs’e doğru kıldıkları namazlar ve bu namazların ecirlerini) zayi etmeyeceğine dair bir tekit etme ve onlara olan ihsanını hatırlatma ifadesidir. Yine bu ifadede mensuh bir hükmün ancak gelecekte yapılacak bir ameli (yani kıblenin Kabe olarak tayininden sonra yapılacak bir ameli) ortadan kaldıracağını, bilakis geçmişte işlenen ibadetleri yok etmeyeceğini ümmete talim etme vardır. Raûf ve rahîm; birbirlerine benzeyen müştak kelimelerdir. Yalnız rahmet, ra’fetten daha umumidir. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)