وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ ٢٠٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنَ |
|
|
| 2 | النَّاسِ | insanlardan |
|
| 3 | مَنْ | kiminin |
|
| 4 | يُعْجِبُكَ | senin hoşuna gider |
|
| 5 | قَوْلُهُ | sözü |
|
| 6 | فِي | dair |
|
| 7 | الْحَيَاةِ | hayatına |
|
| 8 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 9 | وَيُشْهِدُ | ve şahid tutar |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 11 | عَلَىٰ |
|
|
| 12 | مَا | olana |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | قَلْبِهِ | kalbinde |
|
| 15 | وَهُوَ | oysa o |
|
| 16 | أَلَدُّ | en azılısıdır |
|
| 17 | الْخِصَامِ | hasımların |
|
Yukarıda biri yalnız dünyayı isteyen, diğeri de hem dünyanın hem de âhiretin iyiliklerini isteyen iki insan tipinden söz edilmişti. Bu âyetlerde yine iki tip insan başka açılardan tanıtılmaktadır. Bunlardan biri güzel sözlü fakat kötü niyetli, bozguncu ve yıkıcıdır; diğeri de “kendisini Allah’ın hoşnutluğuna adamış” olup –âyette zikredilmemekle birlikte– sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır ki, ötekinin taşıdığı kötü niteliklerden arınmıştır.
Bazı münafıkların Hz. Peygamber’in yanında dost gibi gözüküp arkasından yıkıcı hareketlerde bulunmaları üzerine bu âyetlerin indiği yolunda rivayetler varsa da müfessirlerin çoğunun görüşü, âyetlerin anılan nitelikleri taşıyan herkesi kapsadığı yönündedir (Râzî, V, 187). Râzî’nin de belirttiği gibi Allah Teâlâ bir topluluğu, bazı kötü niteliklerini göstererek yerdiğinde, bundan o kişilerin zatını değil niteliklerini yerdiği anlamı çıkar. Şu halde kim bu kötü nitelikleri taşıyorsa yergiyi de hak ediyor demektir (V, 197-198). Böylece bu âyetler Hz. Peygamber dönemindeki belli bir veya birkaç münafık hakkında inmiş olsa bile münafıklık, riyakârlık, bozgunculuk, tahripçilik gibi kötü huy ve davranışlar konusunda bütün insanlar için bir uyarı ve caydırıcılık değeri taşımaktadır.(Diyanet Kur’ân yolu tefsiri)
Riyazus Salihin, 691 Nolu Hadis
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir. O dört huya sahip olan kimse:Kendisine bir şey emanet edilince hiyânet eder.
Konuşunca yalan söyler.
Bir antlaşma yapınca sözünde durmaz.
Düşmanlık yapınca da aşırı gider.”
Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20
Riyazus Salihin, 997 Nolu Hadis ;Ebû Mûsa el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kur’ân okuyan mü’min portakal gibidir: Kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’ân okumayan mü’min hurma gibidir: Kokusu yoktur, tadı ise güzeldir. Kur’ân okuyan münâfık fesleğen gibidir: Kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık Ebû Cehil karpuzu gibidir: Kokusu yoktur ve tadı da acıdır.”
Buhârî, Et’ime 30 Fezâilü’l-Kur’ân 17, Tevhîd 36; Müslim, Müsâfirîn 243. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 16; Tirmizî, Edeb 79; İbni Mâce, Mukaddime 16
Kalebe قلب :
Bir şeyin kalb olması; onun bir şekilden başka bir şekle (bir elbiseyi ters yüz etmek gibi) ya da bir durumdan diğerine döndürülmesidir. Yine insanın kalbindeki duyguların çokça değişmesi, evrilip çevrilmesinden dolayı böyle adlandırıldığı söylenmiştir. Göğsün sol tarafında bulunan ve kaslardan oluşan kalp organı ise atardamarlarla bedendeki tüm azalara kan gönderir ve sonra kan ona geri döner, böylece daima bir tutma ve bırakma faaliyeti içinde bulunur. Onun gibi kendiliğinden bu döngüyü yapabilen başka bir organ bulunmaması nedeniyle bu isimle adlandırılmıştır. Aynı kökten gelen إنْقِلاب kelimesi döndürülmek, bir işi bırakmak ve geri dönmek anlamlarına gelir. Kuran-ı Kerim’de de geçen ve yine kalb kökünden gelen تَقَلُّب sözcüğü ise, bir ileri/ bir geri hareket etmek, dönüp dolaşmak demektir. Son olarak tef’il babından türeyen تَقْلِيب kelimesi de geçtiği yerlerde değişim ve dönüşümdeki şiddet ve kuvveti ifade eder. Yine Türkçede kullandığımız kulp kelimesinin aslı Arapçadaki burma (döndürülmüş) bileziktir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 168 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kalp, kalıp, inkılap, munkalip, kalibre, maklube, kulp, kalp(azan)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Yucibuke kelimesinin kökü acebe (عجب) olup bir şeyin sebebini bilmediği zaman insana arız olan haldir (acayip, acaba, taaccüb). Ucube de çok garip ve tuhaf şey demektir. Bu kelime bazen istiare yoluyla bir şeyden hoşlanan için kullanılır ki ayette de böyle bir kullanım söz konusudur.
Eleddu boynunun yan tarafı sert olan kişidir. Bu, onun istediği şeyi yapamayacak kadar hareketini etkiler. Azılı, şiddetli manası vardır (ayetteki manası, öylesine düşmanlık besler ki boynu kasılıp kalır, gibi düşünülebilir).
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنَ النَّاسِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُعْجِبُكَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يُعْجِبُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَوْلُهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فِي الْحَيٰوةِ car mecruru قَوْلُهُ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ‘nın sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. يُشْهِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle يُشْهِدُ fiiline mütealliktir. ف۪ي قَلْبِه۪ car mecruru ism-i mevsûlün mahzuf sılasına mütealliktir. Takdiri; من مدلول القول (sözün delalet ettiği şeylendendir) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَلَدُّ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْخِصَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَهُوَ أَلَدُّ ٱلۡخِصَامِ [halbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır.] Düşmanlıkta aşırı giden bir kişidir. عَلِم babından لَدَّ - يَلُدُّ - لَدَدًا denir. Bu işi yapan kişiye اَلَدُّ denilir. اَلَّدُّ kelimesi de اَلَدِّ kelimesinin çoğuludur ve قَوْمًا لُدًّا [azılı düşman bir topluluk.] [Meryem 19/97] ayetinde de geçmektedir.
خِصَام kelimesi [müfâale babından] خَاصَمَ - يُخَاصِمُ - مُخَاصَمَةً - حِصَامًا kalıbında masdardır. Zeccâc, اَلَّدُّ kelimesindeki elif harfinin ism-i tafdîl kalıbı için getirildiğini söylemiştir. Ona göre خِصَام ‘ da خَصْم kelimesinin çoğuludur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُعۡجِبُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عجب ’dir.
یُشۡهِدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شهد ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَدُّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur مِنَ النَّاسِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bahse konu olan kişinin adı kerih görüldüğü için zikredilmeyip ism-i mevsûlle ifade edilmiştir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Önceki ayetteki cemi muhatap zamirinden, bu ayette müfred muhatab zamirine iltifat edilmiştir.
يُعْجِبُكَ fiiline müteallik olan فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا car mecrurundaki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Dünya hayatı içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Hayat ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ cümlesi قَوْلُهُ ‘daki muttasıl zamirden haldir. Hal, cümlede failin, mef'ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mütekellimin Allah Teâlâ olması nedeniyle ayetteki lafza-ı celâllerde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. يُشْهِدُ fiiline müteallik cer mahallindeki müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur. ف۪ي قَلْبِه۪ۙ car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir.
فِی قَلۡبِهِ ibaresindeki فِی harfinde zarfiyye manası dolayısıyla istiare vardır. Bu cümlede harfin dâhil olduğu kelime, yani kalp zarfa benzetilmiştir. Câmi her ikisinde de mevcût olan mutlak irtibat ve alâkadır. Zarfiyye manası taşıyan فِی harfiyle içindekinin oraya yerleştiği manası ifade edilmiştir.
Ayetin son cümlesi olan وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ , bahsi geçen kişiyle ilgili, وَ ’ la gelmiş ikinci hal cümlesidir. İsme isnad edilmiş isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اَلَدُّ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsned, az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir.
Muzafun ileyh olan ٱلۡخِصَامِ kelimesi, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Böyle iken insanlardan bazısı vardır ki onun dünya hayatı hakkındaki sözleri, senin hayretini celbeder ve çok beğenecek olursun. O, kalbindekine Allah'ı şahit tutar da; ‘’kalbime, vicdanıma Allah şahittir ki bu böyle, şu şöyle’’ gibi yeminler ederek tatlı tatlı diller dökerek seni kandırmak için parlak sözler söyler. Halbuki gerçekte onun düşmanlığı yamandır ve aslında murdar olan kimselerin düşmanlığı pek yaman, pek gaddar olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Rivayete göre bu ayet Ahnes b. Şerîk es-Sekafî hakkında nazil olmuştur. Bu adam yakışıklı ve güzel konuşan biriydi. Sık sık huzura gelerek İslam'a ve Resûlüllah'a muhabbetini dile getirirdi.
Bir görüşe göre de ayet, genel olarak münafıklar hakkında nazil olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Şayet فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا [dünya hayatında] ifadesi neye taalluk etmektedir?” dersen, şöyle derim: “Dünya hayatının anlamına dair söyledikleri senin hoşuna gider” manasına gelecek şekilde قَوْلُهُ [söz] kelimesine taalluk etmektedir. Çünkü o boş sevme iddiasıyla dünya paylarından bir pay talep etmekte olup, muradı ahiret değildir. [Ve] yemin edip, “Kalbimde sana ve İslam’a karşı olan sevgime Allah şahittir” diyerek [kalbinde olana Allah’ı şahit tutar.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)