8 Nisan 2024
Bakara Sûresi 203-210 (31. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 203. Ayet

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  ٢٠٣


Sayılı günlerde Allah’ı anın (telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاذْكُرُوا ve anın ذ ك ر
2 اللَّهَ Allah’ı
3 فِي
4 أَيَّامٍ günlerde ي و م
5 مَعْدُودَاتٍ sayılı ع د د
6 فَمَنْ kim
7 تَعَجَّلَ acele ederse ع ج ل
8 فِي
9 يَوْمَيْنِ iki gün içinde ي و م
10 فَلَا yoktur
11 إِثْمَ günah ا ث م
12 عَلَيْهِ ona
13 وَمَنْ ve kim
14 تَأَخَّرَ geri kalırsa ا خ ر
15 فَلَا yoktur
16 إِثْمَ günah ا ث م
17 عَلَيْهِ ona da
18 لِمَنِ kimse için
19 اتَّقَىٰ sakınan و ق ي
20 وَاتَّقُوا korkun و ق ي
21 اللَّهَ Allah’tan
22 وَاعْلَمُوا ve bilin ki ع ل م
23 أَنَّكُمْ şüphesiz siz
24 إِلَيْهِ O’nun huzuruna
25 تُحْشَرُونَ toplanacaksınız ح ش ر

Belirlenmiş günler”den maksat, “eyyâmü’t-teşrîk” denilen tekbir günleri; “Allah’ı zikretmek”ten maksat da bu günlerde, beş vakit namazın farzlarından sonra okunması vâcip olan tekbir sözleridir. Hanbelîler’e ve Hanefîler’in uygulamaya esas olan görüşlerine göre bu tekbirlerin ilki, kurban bayramının arefe günü sabah namazının farzından sonra, sonuncusu da bayramın 4. günü ikindi namazından sonra okunur. Diğer mezheplerdeki yaygın uygulamada teşrîk tekbirlerinin başlangıç vakti bayramın birinci günü öğle namazı, bitiş vakti de dördüncü günü sabah namazıdır.

 Âyetteki “iki gün”den maksat, bayramın iki ve üçüncü günleridir. Müfessirlerin yorumuna göre âyette acelesi olan hacıların isterlerse kalan cemreleri bu iki güne sığdırarak üçüncü günün sonunda Mina’dan Mekke’ye dönmelerine izin verilmektedir. Kalanlar ise dördüncü günde de şeytan taşlarlar. Her durumda önemli olan, Allah’a saygı duyup O’nun hoşnutluğunu gözetmek ve en sonunda O’nun huzurunda toplanıp niyetlerimizin ve eylemlerimizin hesabını vereceğimizi unutmamaktır. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 319-320, )

İsm, kasden işlenen günah. Hatîe, kasıtsız da olabilen günah demektir.

Günâh ma’nâsında kullanılan diğer kelimeler ve Kur’ân’da kullanım sayıları şunlardır:

Seyyie (169) سيئ)), kebâir (كبائر) (161), hatîe (خطيئ) (22), cünâh (جناح) (34), cürm (جرم) (66), fısk (فسق) (53), fesâd (فسد) (50), zenb (ذنب) (39), vizr (وزر) (27), hûb (حوب) (1), dalâl (ضلال) (188), zülûm (ظلم) (318), tuğyân (طغيان) (40), fuhûş (فحوش) (24), sırf (سرف) (23), ğay (غوى) (22), cenef (جنف) (2), hıns حنث))(2), fücûr (فجور) (24), zeyğ (زيغ) (9), nekeb (نكب) (2), şatat (شطاط) (3) (Kur’ân-ı Kerîm Lugati).

Teaccele’nin kökü acele (عجل) olup manası Türkçe’deki gibidir. Bir şeyi zamanından önce istemek ve aramaktır. Bu da şehvetin gereğidir. Acele Kur’ânın tümünde kötü görülmüştür. Aynı kökten gelen icl buzağı demektir. Bakara Suresi 93. ayette geçen bu kelimeye bu ismin verilme nedenini büyüyüp öküz olduğunda yitireceği acele edişi düşünülerek verilmiştir.

 

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ


Fiil cümlesidir. و  istînâfiyyedir.  اذْكُرُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و’ ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  ف۪ٓي اَيَّامٍ  car mecruru  اذْكُرُوا  fiiline mütealliktir. مَعْدُودَاتٍ  kelimesi  اَيَّامٍ ‘ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىۜ


İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَن  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

تَعَجَّلَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. ف۪ي يَوْمَيْنِ  car mecruru  تَعَجَّلَ  fiiline müteallik olup, müsenna olduğu için cer alameti ى  ‘dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

إِثۡمَ  kelimesi  لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  عَلَیۡهِ  car mecruru  لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. مَن  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

تَأَخَّرَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

إِثۡم  kelimesi  لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  عَلَیۡهِ  car mecruru  لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. 

لِمَنِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Mübteda mahzuftur. Takdiri: هو ‘dir. İsm-i mevsûlun sılası  ٱتَّقَىٰ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

ٱتَّقَىٰ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَعَجَّلَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  عجل ’dir. 

تَأَخَّرَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  أخر ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

ٱتَّقَىٰ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقى ’dir.İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

 

Fiil cümlesidir. و  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا   fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اعْلَمُٓوا  atıf harfi  وَ  ile  اتَّقُوا ‘ ya matuftur.

اعْلَمُٓوا  fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

كُمۡ  muttasıl zamir  اَنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. إِلَیۡهِ  car mecruru  تُحۡشَرُونَ  fiiline mütealliktir. تُحۡشَرُونَ  cümlesi,  اَنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُحۡشَرُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقى ’dir.


وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müstenefe olan ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

اذْكُرُوا  fiiline müteallik olan car mecrur  ف۪ٓي اَيَّامٍ ’ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  اَيَّامٍ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Gün içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gün ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

مَعْدُودَاتٍ  kelimesi  اَيَّامٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍ  [Allah'ı belirli günlerde] teşrik günlerinde, namazların peşinde, kurbanları keserken, şeytan taşlarken hep [zikredin.] Teşrik günleri ‘’eyyâm-ı nahr’’denen Zilhiccenin onuncu gününden sonraki üç gündür. Bunun ilk günü, Zilhiccenin on birinci günüdür. İkinci günü de, nefr-i evvel günüdür. Buna böyle denmesinin sebebi; hacıların bir kısmının bu günde Mina'dan ayrılmaları sebebiyledir. Üçüncü günü ise, nefr-i sanî günüdür. İşte ‘’eyyâm-ı nahr’’ denen bu üç güne, şeytan taşlama günleri ve namazların ardından tekbir getirme günleri denir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ 


İstînâfa  فَ  harfi ile atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  فَمَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ  , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Şart harfi  مَنِ , mübtedadır.

Haber konumundaki  تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

تَعَجَّلَ  fiiline müteallik olan car mecrur  ف۪ي يَوْمَيْنِ ’deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  يَوْمَيْنِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Gün içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gün ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

فَ  karinesiyle gelen cevap  فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ  cümlesi, cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اِثْمَ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. 

اِثْمَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Haberi mahzuftur.  عَلَيْهِ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.  لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَيَّامٍ - یَوۡمَیۡنِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Buradaki  ف , Allah’tan kullarına bir rahmet olarak azimetin zikredilmesinin ardından ruhsatın zikredilmesinin takibini ifade için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Aynı üsluptaki  وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ  cümlesi, makabline tezat nedeniyle atfedilmiştir.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi  مَنْ تَاَخَّرَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Şart harfi  مَنِ , mübtedadır.

Haber konumundaki  تَاَخَّرَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

مَنْ تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ  cümlesiyle  وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ   cümlesi arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. Ayrıca şart cümleleri arasında ihtibak sanatı vardır. تَعَجَّلَ ف۪ي يَوْمَيْنِ   şeklindeki ilk cümleden sonra ikinci cümlede sadece  تَاَخَّرَ   lafzıyla yetinilmiş  ف۪ي يَوْمَيْنِ ,  hazfedilmiştir. 

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 831)

تَعَجَّلَ -  تَأَخَّرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ  cümlesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Muhayyerlik için "günah yoktur" denmesi, Cahiliye insanlarının iddiasını açıkça reddetmek içindir. Zira Cahiliye döneminde kimileri acele edenleri (haccı bitirip üçüncü günü kalmayanları), kimileri de geri kalanları (üçüncü günde de kalanları), gecikenleri günahkâr sayarlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1390; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

لِمَنِ ٱتَّقَىٰ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنِ , başındaki harf-i cerle birlikte takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Sılası olan  اتَّقٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

فَمَن تَعَجَّلَ فِی یَوۡمَیۡنِ [Kim iki gün içinde acele edip dönerse,] kim acele edip eyyâm-ı nahrın ikinci günü Mina'dan çıkmak ister, bu üç günlük zaman içinde şeytan taşlamakla ilgili olarak iki günle yetinirse, üçüncü gününde şeytan taşlamak için Mina'da beklemek ve kalmak istemezse, böyle bir acelede [ona bir günah yoktur.] Buna ruhsat verilmiştir.  وَمَن تَأَخَّرَ فَلَاۤ إِثۡمَ عَلَیۡهِۖ [Kim de geri kalırsa, ona da bir günah yoktur.] Kim zevalden önce, üçüncü günü şeytan taşlamasına kadar kalırsa, ruhsatı terkettiği için kendisine bir günah yoktur. mana şöyledir: Kişi acele etmekle erteleme arasında serbesttir. ”Ertelemek daha faziletli değil midir?" diye sorulursa, elbette bu daha faziletlidir. Ancak buradaki muhayyerlik faziletli ile en faziletli arasındadır. [Bu, Allah'tan korkan içindir.] Yani zikredilen bu muhayyerlik ve günah olmama yönü, sadece Allah'ın koyduğu yasaklardan sakınanlar içindir. Çünkü gerçek hacı ve haccından yararlanacak olan kimse, yasaklardan sakınan kimsedir. Bu, farzları zahiren de olsa yerine getirmişse böyledir.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

 

وَاتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesi ayetin başındaki  وَاذْكُرُوا اللّٰهَ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍ   cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ٱتَّقَىٰ - ٱتَّقُوا۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ , masdar tevilinde  اعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

Masdar-ı müevvel;  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için amili olan  تُحْشَرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Ayrıca muzari fiilin tecessüm özelliği muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek konuyu iyice kavramasına yardımcı olur.

وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  ifadesinde mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Asıl maksadın ba’s ve haşr ile uyarmak olduğu cümlede, idmâc sanatı vardır. حۡشَرُ ; dağınık şeyleri bir araya toplamaktır.

اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ [O'na haşrolunacaksınız] sözü, lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder, bunun yanında söylenmemiş bu sarih delalet başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 4, Zuhruf Suresi 85, s. 370) Buna da lazım melzum alakasıyla mecâz-ı mürsel denir. 

وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  [O’nun huzurunda toplanacağınızı biliniz.] Yani diriltilerek bir araya getirileceğinizin ve yaptıklarınızın karşılığını göreceğinizin farkında olunuz. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

تُحْشَرُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

[O halde] hac yaparken olsun, sonra olsun [Allah'tan korkun ve bilin ki, mutlaka O'nun huzurunda toplanacaksınız.] İşlediklerinizin karşılığını görmek ve almak için diriltilecek ve O'nun huzurunda toplanacaksınız. Bu, takva ile emri pekiştirmekte ve Allah'ın emrine bağlanmayı gerekli kılmaktadır. Çünkü insanlar hacdan döndüklerinde, Allah'a karşı suç işleme konusunda cesaretli oluyorlardı. Böylece onların uyarılması hususunda şiddetli davranılmıştır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Ayetteki  اعلموا  emri, tezkir (hatırlayın) anlamındadır. Çünkü onlar bunu zaten biliyorlardı.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

واعلمو  Ve şunu bilin ki cümlesi, takva emrinin tekididir ve bu emri yerine getirmeyi tazammun eder. Çünkü haşri, Allah'ın (c.c) huzurunda görülecek hesabı, ceza ile mükâfatı kesin olarak bilmek, takvaya bağlı kalmanın en büyük sebeplerindendir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenâb-ı Hakk'ın "Biliniz ki, siz O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız" kavline gelince; bu takva ile ilgili emr-i tekid olup, bu hususta çok dikkatli olmaya bir teşviktir. Çünkü mutlaka haşrin, hesaba çekilmenin, sorgulanmanın olduğunu ve ölümden sonra cennet veya cehennemden başka bir yurdun bulunmayacağını kim düşünürse, bu onu takvaya davet eden sebep ve vasıtaların en kuvvetlilerinden birisi olur. Haşre gelince bu, insanların kabirlerinden çıkmalarının başlangıcından hesap meydanına varmalarına kadar cereyan eden hallerin tümüne birden verilen bir isimdir. Çünkü onların bu meydanda bulunmaları, ancak bu işlerin hepsiyle beraber tamam olur. Hak Teâlâ'nın  اليه (Ona) ifadesinden murad, "O'nun dışında bir mâlik ve O'ndan başka sığınak bulunmayan bir huzura, makama." demektir. Yani, her nefis mutlak surette Allah'ın huzuruna varacaktır. Nitekim Cenab-ı Hak, يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْـًٔاۜ وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ [O günde hiç bir nefis başka bir nefis için bir şey yapamayacaktır. Emir o vakit, sadece Allah'a aittir] (İnfitâr, 19) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)   

Bakara Sûresi 204. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ  ٢٠٤


İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Bir de kalbindekine (Sözünün özüne uyduğuna) Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ
2 النَّاسِ insanlardan ن و س
3 مَنْ kiminin
4 يُعْجِبُكَ senin hoşuna gider ع ج ب
5 قَوْلُهُ sözü ق و ل
6 فِي dair
7 الْحَيَاةِ hayatına ح ي ي
8 الدُّنْيَا dünya د ن و
9 وَيُشْهِدُ ve şahid tutar ش ه د
10 اللَّهَ Allah’ı
11 عَلَىٰ
12 مَا olana
13 فِي
14 قَلْبِهِ kalbinde ق ل ب
15 وَهُوَ oysa o
16 أَلَدُّ en azılısıdır ل د د
17 الْخِصَامِ hasımların خ ص م

Yukarıda biri yalnız dünyayı isteyen, diğeri de hem dünyanın hem de âhiretin iyiliklerini isteyen iki insan tipinden söz edilmişti. Bu âyetlerde yine iki tip insan başka açılardan tanıtılmaktadır. Bunlardan biri güzel sözlü fakat kötü niyetli, bozguncu ve yıkıcıdır; diğeri de “kendisini Allah’ın hoşnutluğuna adamış” olup –âyette zikredilmemekle birlikte– sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır ki, ötekinin taşıdığı kötü niteliklerden arınmıştır.

Bazı münafıkların Hz. Peygamber’in yanında dost gibi gözüküp arkasından yıkıcı hareketlerde bulunmaları üzerine bu âyetlerin indiği yolunda rivayetler varsa da müfessirlerin çoğunun görüşü, âyetlerin anılan nitelikleri taşıyan herkesi kapsadığı yönündedir (Râzî, V, 187). Râzî’nin de belirttiği gibi Allah Teâlâ bir topluluğu, bazı kötü niteliklerini göstererek yerdiğinde, bundan o kişilerin zatını değil niteliklerini yerdiği anlamı çıkar. Şu halde kim bu kötü nitelikleri taşıyorsa yergiyi de hak ediyor demektir (V, 197-198). Böylece bu âyetler Hz. Peygamber dönemindeki belli bir veya birkaç münafık hakkında inmiş olsa bile münafıklık, riyakârlık, bozgunculuk, tahripçilik gibi kötü huy ve davranışlar konusunda bütün insanlar için bir uyarı ve caydırıcılık değeri taşımaktadır.(Diyanet Kur’ân yolu tefsiri)

Riyazus Salihin, 691 Nolu Hadis

Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir. O dört huya sahip olan kimse:Kendisine bir şey emanet edilince hiyânet eder.

Konuşunca yalan söyler.

Bir antlaşma yapınca sözünde durmaz.

Düşmanlık yapınca da aşırı gider.”

Buhârî, Îmân 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim, Îmân 106. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 14; Nesâî, Îmân 20

Riyazus Salihin, 997 Nolu Hadis ;Ebû Mûsa el-Eş’arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kur’ân okuyan mü’min portakal gibidir: Kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’ân okumayan mü’min hurma gibidir: Kokusu yoktur, tadı ise güzeldir. Kur’ân okuyan münâfık fesleğen gibidir: Kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık Ebû Cehil karpuzu gibidir: Kokusu yoktur ve tadı da acıdır.”

Buhârî, Et’ime 30 Fezâilü’l-Kur’ân 17, Tevhîd 36; Müslim, Müsâfirîn 243. Ayrıca bk. Ebû Dâvud, Edeb 16; Tirmizî, Edeb 79; İbni Mâce, Mukaddime 16 

 Kalebe قلب :

Bir şeyin kalb olması; onun bir şekilden başka bir şekle (bir elbiseyi ters yüz etmek gibi) ya da bir durumdan diğerine döndürülmesidir. Yine insanın kalbindeki duyguların çokça değişmesi, evrilip çevrilmesinden dolayı böyle adlandırıldığı söylenmiştir. Göğsün sol tarafında bulunan ve kaslardan oluşan kalp organı ise atardamarlarla bedendeki tüm azalara kan gönderir ve sonra kan ona geri döner, böylece daima bir tutma ve bırakma faaliyeti içinde bulunur. Onun gibi kendiliğinden bu döngüyü yapabilen başka bir organ bulunmaması nedeniyle bu isimle adlandırılmıştır. Aynı kökten gelen إنْقِلاب kelimesi döndürülmek, bir işi bırakmak ve geri dönmek anlamlarına gelir.  Kuran-ı Kerim’de de geçen ve yine kalb  kökünden gelen تَقَلُّب sözcüğü ise, bir ileri/ bir geri hareket etmek, dönüp dolaşmak demektir. Son olarak tef’il babından türeyen تَقْلِيب kelimesi de geçtiği yerlerde değişim ve dönüşümdeki şiddet ve kuvveti ifade eder. Yine Türkçede kullandığımız kulp kelimesinin aslı Arapçadaki burma (döndürülmüş) bileziktir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 168 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kalp, kalıp, inkılap, munkalip, kalibre, maklube, kulp, kalp(azan)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

Yucibuke kelimesinin kökü acebe (عجب) olup bir şeyin sebebini bilmediği zaman insana arız olan haldir (acayip, acaba, taaccüb). Ucube de çok garip ve tuhaf şey demektir. Bu kelime bazen istiare yoluyla bir şeyden hoşlanan için kullanılır ki ayette de böyle bir kullanım söz konusudur.

Eleddu boynunun yan tarafı sert olan kişidir. Bu, onun istediği şeyi yapamayacak kadar hareketini etkiler. Azılı, şiddetli manası vardır (ayetteki manası, öylesine düşmanlık besler ki boynu kasılıp kalır, gibi düşünülebilir).

 


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُعْجِبُكَ  ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. يُعْجِبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  قَوْلُهُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فِي الْحَيٰوةِ  car mecruru  قَوْلُهُ  ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ‘nın sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  يُشْهِدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  يُشْهِدُ  fiiline mütealliktir. ف۪ي قَلْبِه۪  car mecruru ism-i mevsûlün mahzuf sılasına mütealliktir. Takdiri; من مدلول القول  (sözün delalet ettiği şeylendendir) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَلَدُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْخِصَامِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَهُوَ أَلَدُّ ٱلۡخِصَامِ  [halbuki o, düşmanlıkta en amansız olandır.] Düşmanlıkta aşırı giden bir kişidir. عَلِم  babından  لَدَّ - يَلُدُّ - لَدَدًا  denir. Bu işi yapan kişiye  اَلَدُّ  denilir. اَلَّدُّ  kelimesi de  اَلَدِّ kelimesinin çoğuludur ve  قَوْمًا لُدًّا  [azılı düşman bir topluluk.] [Meryem 19/97] ayetinde de geçmektedir. 

خِصَام  kelimesi [müfâale babından] خَاصَمَ   -  يُخَاصِمُ  -  مُخَاصَمَةً  -  حِصَامًا  kalıbında masdardır. Zeccâc, اَلَّدُّ  kelimesindeki elif harfinin ism-i tafdîl kalıbı için getirildiğini söylemiştir. Ona göre  خِصَام ‘ da  خَصْم  kelimesinin çoğuludur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

یُعۡجِبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عجب ’dir. 

یُشۡهِدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شهد ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

اَلَدُّ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنَ النَّاسِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bahse konu olan kişinin adı kerih görüldüğü için zikredilmeyip ism-i mevsûlle ifade edilmiştir.

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Önceki ayetteki cemi muhatap zamirinden, bu ayette müfred muhatab zamirine iltifat edilmiştir.

يُعْجِبُكَ  fiiline müteallik olan  فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  car mecrurundaki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Dünya hayatı içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Hayat ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ  cümlesi  قَوْلُهُ ‘daki muttasıl zamirden haldir. Hal, cümlede failin, mef'ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mütekellimin Allah Teâlâ olması nedeniyle ayetteki lafza-ı celâllerde tecrîd sanatı vardır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. يُشْهِدُ  fiiline müteallik cer mahallindeki müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  ف۪ي قَلْبِه۪ۙ  car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir.

فِی قَلۡبِهِ  ibaresindeki  فِی  harfinde zarfiyye manası dolayısıyla istiare vardır. Bu cümlede harfin dâhil olduğu kelime, yani kalp zarfa benzetilmiştir. Câmi her ikisinde de mevcût olan mutlak irtibat ve alâkadır. Zarfiyye manası taşıyan  فِی  harfiyle içindekinin oraya yerleştiği manası ifade edilmiştir. 

Ayetin son cümlesi olan  وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ , bahsi geçen kişiyle ilgili,  وَ ’ la gelmiş ikinci hal cümlesidir. İsme isnad edilmiş isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  اَلَدُّ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Müsned, az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir.

Muzafun ileyh olan  ٱلۡخِصَامِ  kelimesi, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Böyle iken insanlardan bazısı vardır ki onun dünya hayatı hakkındaki sözleri, senin hayretini celbeder ve çok beğenecek olursun. O, kalbindekine Allah'ı şahit tutar da; ‘’kalbime, vicdanıma Allah şahittir ki bu böyle, şu şöyle’’ gibi yeminler ederek tatlı tatlı diller dökerek seni kandırmak için parlak sözler söyler. Halbuki gerçekte onun düşmanlığı yamandır ve aslında murdar olan kimselerin düşmanlığı pek yaman, pek gaddar olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Rivayete göre bu ayet Ahnes b. Şerîk es-Sekafî hakkında nazil olmuştur. Bu adam yakışıklı ve güzel konuşan biriydi. Sık sık huzura gelerek İslam'a ve Resûlüllah'a muhabbetini dile getirirdi.

Bir görüşe göre de ayet, genel olarak münafıklar hakkında nazil olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şayet  فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  [dünya hayatında] ifadesi neye taalluk etmektedir?” dersen, şöyle derim: “Dünya hayatının anlamına dair söyledikleri senin hoşuna gider” manasına gelecek şekilde  قَوْلُهُ  [söz] kelimesine taalluk etmektedir. Çünkü o boş sevme iddiasıyla dünya paylarından bir pay talep etmekte olup, muradı ahiret değildir. [Ve] yemin edip, “Kalbimde sana ve İslam’a karşı olan sevgime Allah şahittir” diyerek [kalbinde olana Allah’ı şahit tutar.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

 
Bakara Sûresi 205. Ayet

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ  ٢٠٥


O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا zaman
2 تَوَلَّىٰ döndüğü و ل ي
3 سَعَىٰ çalışır س ع ي
4 فِي
5 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
6 لِيُفْسِدَ bozgunculuğa ف س د
7 فِيهَا orada
8 وَيُهْلِكَ ve yok etmeğe ه ل ك
9 الْحَرْثَ ekin ح ر ث
10 وَالنَّسْلَ ve nesli ن س ل
11 وَاللَّهُ Allah
12 لَا
13 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
14 الْفَسَادَ bozgunculuğu ف س د

Düşmanların da olsa ekinlerini, hayvanlarını, neslini helak etmeyi hoş görmüyor Kur’ân. Biz olsak “Hakkettiler“ derdik. Savaş, savaş alanındadır diyor Kur’ân.

İşte Kur’ân ın etikliği. Birkaç ayet önce Allah haddi aşanları sevmez demişti.

Bu da bir “had aşma”. Allah fesadı sevmez. Fesat insan, fesat çıkarır. Bize düşen Allah’ın sevdiğini sevmek, buğzettiğine buğzetmektir.

Ekini bozmak, gdo ile uğraşmak da arzı bozmak kapsamındadır. Nesli helak etmek, çocuk çalmak, süt bankaları, vb. Hatta aşılar için bile bugün çeşitli söylentiler var.

  Seaye سعي :

  سَعْيٌ süratli yürümedir; koşmanın bir alt derecesidir. Bu kelime ister hayır, ister şer olsun bir konuda çabalamak/gayret sarf etmek için de kullanılır. سَعْيٌ sözcüğü daha çok övgüye değer fiillerle ilgili kullanılır.  (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  bir isim ve bir fiil formunda olmak üzere 30 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri say ve mesâidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

إِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup  سَعٰى  fiiline mütealliktir.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تَوَلَّىٰ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تَوَلَّىٰ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  سَعٰى cümlesi şartın cevabıdır.

سَعَىٰ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. فِی ٱلۡأَرۡضِ  car mecruru  سَعَىٰ  fiiline veya failinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri:  متنقّلا (naklederek) şeklindedir.

لِ  harfi  یُفۡسِدَ  fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  سَعَىٰ  fiiline mütealliktir. 

یُفۡسِدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. فِیهَا  car mecruru  یُفۡسِدَ  fiiline mütealliktir. يُهْلِكَ  atıf harfi  وَ  ile  یُفۡسِدَ ‘ ye matuftur.

یُهۡلِكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. الْحَرْثَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ٱلنَّسۡلَ  atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)(إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  ولي ’ dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

یُفۡسِدَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  فسد ’ dir. 

یُهۡلِكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  هلك ‘ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا یُحِبُّ ٱلۡفَسَادَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. ٱلۡفَسَادَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

یُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حبب ’ dir. 

İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhûl, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ


وَ , atıf harfidir. Şart üslubundaki terkip önceki ayetteki … وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart olan  وَاِذَا تَوَلّٰى  cümlesinde, müstakbel şart manalı zaman zarfı  إِذَا ’ nın müteallakı cevap cümlesidir. Muzâfun ileyh konumundaki  تَوَلّٰى  cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şartın cevabı olan  سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا  cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sebep bildiren lam-ı ta’lilin dahil olduğu  لِيُفْسِدَ ف۪يهَا  cümlesi, masdar teviliyle  سَعَىٰ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği  يُفْسِدَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır. 

Aynı üsluptaki  وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ  cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالنَّسْلَۜ , mef’ûl olan  الْحَرْثَ ‘ye matuftur. Cihet-i camia tezayüftür. 

Muzari sıygada gelen fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

یُفۡسِدَ - یُهۡلِكَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ ف۪يهَا  cümlesindeki  سعي  fiili, yakıp yıkmada çok hızlı davrandıklarını, fitne çıkarmada da büyük gayret içinde olduklarını göstermektedir.

في الارض  sözü de, - Münafıklardan birisi olan Ahnes b. Şerîk ki ayet onun hakkında inmiştir - onun fiilleri ve sözleriyle yaptığı fesadın çokluğuna;  öyle ki, sanki yeryüzünün tamamının fesatla kaplanmış olduğuna işaret etmektedir.

وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ  cümlesindeki atıf, hususi olanın umum üzerine atfı babındandır. Çünkü fesat, kan dökmeyi de mal yağmalamayı da içermektedir. Böylece bu atıfta fesadın bu çeşidinin ne kadar dehşet verici olduğuna işaret edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru:1391,1392,1394)

وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَۜ [Ekin ve nesli yok etmeye çalışır.] Bozgunculuk ile ilgili yapılabilecek en ileri seviyedeki niteleme budur. Bu ifade fesahatin zirvesindedir. Çünkü dünya yerden ve dişilerden çıkanlar sayesinde ayakta durur. Onlar kesilirse dünya da son bulur. Cennet ile ilgili olarak  وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ  [Canlarınızın çektiği her şey var, istediğiniz her şey orada sizin için var.] (Fussilet 41/31) ve  وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُۚ [Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır.] (Zuhruf 43/71) ayetlerinde de bu tür bir anlatım vardır ki cennetteki nimetler ile ilgili anlatılabilecek en üst nokta budur. اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ [Ondan suyunu ve merasını çıkardı.] (Nâziât 79/31) ayeti de yeryüzünde verilen nimetin zirvesidir. [Ekini ve nesli yok etmeye çalışır] ayeti hakkında şöyle de denilmiştir: “Yani anneleri ve çocukları yok eder. Çünkü kadınlar ekin ekilen tarlalardır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Hak Teâlâ'nın "Ekini ve nesli helak etmek için..." buyruğu, kısalığına rağmen son derece fasih ve çok tesirli bir manaya delalet eden lafızlardandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb) 


 وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde teberrük ve korku duyguları uyandırmak ve ikaz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsned olan  لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüd ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186)

ٱلۡفَسَادَ  kelimesi bütün cinslere şamil masdar kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Zamir makamında zahir isim olarak  ٱلۡفَسَادَ ‘ın zikri, onları zemmetmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

الْفَسَادَ -  لِيُفْسِدَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada fesat çıkaranlara verilecek ceza söylenmemiş, sadece Allah’ın onları sevmediği söylenmiştir. Üstü kapalı bir anlatım söz konusudur. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip, hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  başka surelerinde sevilmeyenlerin farklılığıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bakara Sûresi 206. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ  ٢٠٦


Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 قِيلَ dendiği ق و ل
3 لَهُ ona
4 اتَّقِ kork و ق ي
5 اللَّهَ Allah’tan
6 أَخَذَتْهُ kendisini sürükler ا خ ذ
7 الْعِزَّةُ gururu ع ز ز
8 بِالْإِثْمِ günaha ا ث م
9 فَحَسْبُهُ artık ona yeter ح س ب
10 جَهَنَّمُ cehennem
11 وَلَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
12 الْمِهَادُ bir yataktır o م ه د

Ona “Allah’tan kork, takvalı ol” dendiği vakit, onu izzet (kibir, büyüklük), günahla yakalar, ele geçirir.

Ona cehennem yeter. O ne kötü bir yerdir, beşiktir. Burada kinaye var: Beşik insanın en rahat olduğu, güvende olduğu yerdir.

Aziz: çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali)

İzzet kelimesinin bu şekilde iyi anlamı da, kibirli anlamı da vardır.

Aziz: çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur demektir. (İmam Gazali)

 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. إِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup  اَخَذَتْهُ  fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قِیلَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قِیلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. اتَّقِ اللّٰهَ  cümlesi naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

ٱتَّقِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. ٱللَّهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  اَخَذَتْهُ  cümlesi şartın cevabıdır.

أَخَذَتۡ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ٱلۡعِزَّةُ  fail olup damme ile merfûdur. 

بِٱلۡإِثۡمِ  car mecruru  ٱلۡعِزَّةُ ‘ nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri: متلبسة (kuşanmış olarak) şeklindedir. Veya  اَخَذَتْهُ ‘de mef’ûl olan zamirin haline mütealliktir. Takdiri, متلبسا بالإثم  şeklindedir. بِ  harf-i ceri musahabe içindir. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ٱتَّقِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقى ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي  fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت ' ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. حَسۡبُهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muz^âftır. Muttasıl zamir  هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ  haber olup damme ile merfûdur. 

 

وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. ٱلۡمِهَادُ  faili olup damme ile merfûdur. بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri: جهنم  şeklindedir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi . Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ

 

Şart üslubunda gelen ayet,  وَ ‘la 204. ayetteki sıla cümlesi olan …  يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ ‘ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  ق۪يلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Sâmerrâî, Ala Tarîqi’t Tefsîri’l Beyânî, C. 2, s. 106.)

ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavli olan  اتَّقِ اللّٰهَ  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şartın cevabı olan  اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ  cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mahzuf hale müteallık  بِٱلۡإِثۡمِۚ  car mecrurundaki  بِ  harfi, sebebiyye veya  mülabese içindir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْعِزَّةُ  kelimesi  اَخَذَتْهُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Gururun bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini ve kötülüğünü artırmaktadır. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

الْعِزَّةُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Ona, ٱتَّقِ ٱللَّهَ [Allah’tan kork, takvalı ol] dendiği vakit, onu izzet (kibir, büyüklük), günahla yakalar, ele geçirir. 

İmam Gazzâlî ‘aziz’ kelimesini üç şekilde açıklar: Çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. Âşûr,  العزة ’ teki ال  ‘ın ahd için olduğunu,  اخذته العزة  ifadesinin de kinaye olduğunu söylemiştir.  

أَخَذَتۡهُ ٱلۡعِزَّةُ بِٱلۡإِثۡمِۚ  cümlesinde  ٱلۡعِزَّةُ  lafzından sonra  ٱلۡإِثۡمِۚ  lafzı zikredil­miştir. Edebiyatçılar bu sanata tetmîm (tamamlama) sanatı derler. Çünkü izzet lafzı genellikle övülen bir vasfı akla getirir. Böyle olmadığını bu izzetin yerilen bir izzet olduğunu göstermek için ondan sonra  ٱلۡإِثۡمِۚ  lafzı getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

أَخَذَتۡهُ ٱلۡعِزَّةُ بِٱلۡإِثۡمِۚ  cümlesinde, istiare-i tebeiyye vardır. الاخذ (almak), الحمل (yükünü almak, yüklenmek) manasında istiare yapılmıştır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru:1395)

 فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُۜ 

 

 

فَ  istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ameline karşılık olarak cehenneme girmek ve ebediyen orada kalmak ona yeter. Bu çok şiddetli bir tehdittir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

 

وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ


وَ , istînâfiye, لَ  mahzuf kasemin cevabına gelen harftir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin bu son cümlesi kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır. 

Mahzuf kasemin cevabı olan لَبِئْسَ الْمِهَادُ  cümlesi gayrı talebî inşâî isnaddır.  بِئۡسَ , zem fiilidir. Zemin mahsusu olan  جَهَنَّمُ  kelimesi hazfedilmiştir. ٱلۡمِهَادُ  zem fiilinin failidir. 

Kasem fiilinin ve zemin mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لْمِهَاد [Yatak] lafzı, tehekkümî istiaredir. Dünyada rahatı, zevki, safayı tercih edip Allah’ın ayetlerini alaya alanların cezası aynı alay üslubu ile bildirilmiştir.  Azapla müjdelemek de öyledir.

Burada kinaye olduğu da söylenmiştir. Beşik insanın en rahat olduğu, güvende olduğu yerdir.

وَلَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ  ifadesi bir nevi hakaret ve alaydır. Yani, nasıl bir anne oğluna yumuşak yatak ve örtü ile hizmet edip ikramda bulunursa, cehen­nem de öylece onlar için hazırlanmış bir döşektir!. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Yani ahirette kendisi için hazırladığı kalma yeri ne kadar kötüdür. Bu tehdit ile Allah Teâlâ onun fiilinin kötü olduğunu bildirmiş ve kullarının bu işe şaşırmalarını sağlamıştır. Burada geçen  مِهَادُ  kelimesi aslında iyi şeyler için kullanılır. وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِاَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَۙ [Salih işler yapanlar kendileri için cennette yer hazırlarlar.] (Rûm 30/44) ayetinde durum böyledir. Ancak burada bu kelime mümin için zikredilen müjdenin karşılığında kâfire karşı tehdit olarak zikredilmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Bakara Sûresi 207. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ  ٢٠٧


İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendini feda eder. Allah, kullarına çok şefkatlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ
2 النَّاسِ insanlardan ن و س
3 مَنْ öylesi var ki
4 يَشْرِي satar ش ر ي
5 نَفْسَهُ kendisini ن ف س
6 ابْتِغَاءَ aramak için ب غ ي
7 مَرْضَاتِ rızasını ر ض و
8 اللَّهِ Allah’ın
9 وَاللَّهُ Allah da
10 رَءُوفٌ çok şefkatlidir ر ا ف
11 بِالْعِبَادِ kullar(ın)a ع ب د

Merdâti” yi iyi anlamak için üç seviyeden bahsedecek olursak.

1. seviye: Allah’ın hoşuna gitmeyecek şeylerden uzak durmaya çalışmak.

2. seviye: Allah’ın hoşuna gidecek rızasını kazandıracak şeyler yapmaya çalışmak.

3. seviye: Sadece ve sürekli Allah’ın rızasını kazandıracak şeyler yapmak.

İşte “merdâti” bu üçüncü seviyenin adıdır.

İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını isteyerek nefsini satar (yani nefsini feda eder).

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشْر۪ي ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشْر۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. نَفۡسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ابْتِغَٓاءَ  sebebiyet bildiren mef’ûlun lieclih olup, fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرۡضَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. رَؤُ۫فٌ  haber olup damme ile merfûdur. بِٱلۡعِبَادِ  car mecruru  رَؤُ۫فٌ  ‘a mütealliktir.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ

 

Ayet, 204. ayette geçen ...فمن الناس  cümlesine  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مِنَ ٱلنَّاسِ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَن , cümlenin muahhar mübtedasıdır. 

Mevsûlün sılası olan  يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ  cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayet, matuf olduğu cümleye benzer şekilde başlamıştır. Bu şekilde bir başka ayeti hatırlatan ifadelerde reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Bu sanat, iki ibare arasında geçenleri düşündürür. Bunlar sanki ara cümle gibi gelmiş, sonra tekrar ana konuya dönülmüştür. 

Bahse konu olan kişinin adı, tazim amacıyla zikredilmeyip ism-i mevsûlle gelmiştir.

ٱبۡتِغَاۤءَ مَرۡضَاتِ ٱللَّهِۚ  izafeti, az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur. Ayrıca bu izafette lafza-i celâle muzâf olan  ٱبۡتِغَاۤءَ - مَرۡضَاتِ  kelimeleri şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Burada geçen  یَشۡرِی  kelimesi, “satın almak” demektir, ama  باع [satmak] manasında kullanılmıştır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/18, c. 7,S. 217)

مَن یَشۡرِی نَفۡسَهُ  ifadesinde tasrihi tebeî istiare vardır. Müstear  یَشۡرِی  kelimesidir. Karine mef’ûl olan  نَفۡسَ  kelimesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru;1398)

Bu istiare farklı da kurulabilir. Ayette  نَفۡسَهُ  kelimesi ‘‘ticaret malı’’na benzetilir. Müşebbehu bih olan ‘‘ticâret malı’’ kelimesi hazfedilmiş, lâzımı olan یَشۡرِی  fiili ayette yer almıştır. Böylece ayette müşebbehün bih değil de lazımı ve müşebbeh zikredildiği için istiare-i mekniyye olur.

“Kendini feda eden” ifadesi, nefsini Allah’a adayan anlamındadır. Bununla sadece Allah’ın rızasını talep eden kişi kastedilmektedir. Kişinin kendini Allah için satması, O’na itaat etmek ve yolunda cihad etmek için canını feda etmesi anlamında bir istiaredir. Allah Teâlâ’nın vereceği mükâfatı umarak onun için canını vermek anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Âşûr, يشري  kelimesinin البذل (harcamak, sarf etmek, karşılıksız vermek) manasında mecaz olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haberi ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması kalplerde telezzüz, teberrük ve ünsiyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِالْعِبَادِ  car-mecruru, müsned olan  رَؤُ۫فٌ ‘a mütealliktir.

رَؤُ۫فٌ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

Allah lafzının zamir gelebilecekken açık isim olarak gelmesi, haberin büyüklüğünden dolayıdır ve öncesindeki cümlelerden bağımsız olup tezyil oluşması içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er -Ruveyni, Min Ğarîbî Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1399)

العباد  lafzının zamir olarak gelmemesinin sebebi, Allah’ın re’fetinin tüm kulları kapsayarak umum ifade etmesi içindir. Başındaki  ال  da istiğrak içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveyni , Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1400)

Âşûr, بالعباد  kelimesindeki  ال  için istiğrak, ahd veya muzâfun ileyhten ivaz olduğunu söylemiştir. Ona göre buradaki  رَؤُ۫فٌ  kelimesi de rahmet gibi lazımından kinayedir.

عِبَاد kelimesinin cemisi olarak neden kesret vezinlerinden biri olan fe’îl vezni yerine fi’âl vezni tercih edilerek عابد değil de عِبَاد ifadesi kullanılmıştır?

Fî’âl vezninin tercihinin arkasında dikkatle seçilmiş lafzın tınısındaki incelik vardır. 

Bu incelik; ibâd (عِبَاد) kelimesinde kesradan fethaya intikal ve sonrasında uzatmaya işaret eden elifin gelmesidir.

Allah’a ibadet ederek O’na intisab etmek (aidiyet), insanı ahlâksızlık ve benzerine teslimiyet göstermekten uzaklaştırarak nefsi yüceltmeye ve yönünü mabudun huzuruna çevirmeye delalet eder. 

Abîd (عَبِيد) lafzında ise; fethadan kesraya geçerek sonrasında “ya” nın gelişi; nefsin kırılmasını, rezilliğinin devam etmesini ve insanın başka bir insanı kul edinerek alçaldığını gösterir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,1631 Soru-cevap, S. 245, Bakara/23)

Bakara Sûresi 208. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ  ٢٠٨


Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslâm’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimeler
3 امَنُوا iman eden(ler) ا م ن
4 ادْخُلُوا girin د خ ل
5 فِي
6 السِّلْمِ islama (veya barışa) س ل م
7 كَافَّةً hepiniz birlikte ك ف ف
8 وَلَا
9 تَتَّبِعُوا izlemeyin ت ب ع
10 خُطُوَاتِ adımlarını خ ط و
11 الشَّيْطَانِ şeytanın ش ط ن
12 إِنَّهُ çünkü o
13 لَكُمْ size
14 عَدُوٌّ düşmandır ع د و
15 مُبِينٌ apaçık ب ي ن

كَآفَّةً

Bunu yazı ile anlatmak çok zor ama yazmadan geçemeyeceğim.

Elif-med-şedde aynı kelimede bir araya gelmiş.  Manası tamamen’dir. Ancak tecvit kuralıyla birlikte düşünüp Türkçe’ye çevirmeye çalışırsak ”TAAAAMMMAAAMMEENN” gibi anlam verebiliriz. Anlatmaya çalıştığım şey; kelimedeki tecvit kuralının metnin ruhuyla da örtüşüyor olmasıdır.

Hemen peşinden şeytanın adımlarına uyumayın uyarısı geliyor. Çünkü şeytan bizi yavaş yavaş saptırır. Sen zaten haramlardan uzak duruyorsun, Kur’ân öğreniyorsun, Arapçayı öğreniyorsun, arada bir senin de dinlenmeye ihtiyacın var fısıltılarını hepimiz işitmiyor muyuz zaman zaman?

Seleme kelimesi esre ile silm olarak okunduğunda İslam, üstün ile selm olarak okunduğunda sulh manasına gelir.

Kâffeten kelimesinin kökü kefefe (كفف) olup manası insanın elidir (kendisiyle alıp verdiği organ). Kâffetun, cemaate verilen bir isim olup buna bağlı olarak kâffeten topluca demektir. Sâbûni ayette kâffeten’i İslam’ın bütün hükümlerine uyma olarak değerlendirmiş, yani bir hükümle amel edip diğerini bırakmayın, mesela namaz kılıp, zekat vermemezlik etmeyin şeklinde yorumlamıştır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı, ٱدۡخُلُوا۟ فِی ٱلسِّلۡمِ ‘ dir. 

ٱدۡخُلُوا۟  fiili, نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. فِی ٱلسِّلۡمِ  car mecruru  ٱدۡخُلُوا۟  fiiline mütealliktir.  كَٓافَّةًۖ  kelimesi,  ٱدۡخُلُوا۟  filindeki zamirden hal olup fetha ile mansubdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ

 

Fiil cümlesidir. Cümle, atıf harfi  وَ  ile  ٱدۡخُلُوا۟ ‘ ya matuftur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَتَّبِعُوا   fiili  نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

خُطُوَ ٰ⁠تِ  mef’ûlun bih olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır.   الشَّيْطَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

تَتَّبِعُوا۟  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَكُمۡ  car mecruru عَدُوٌّ ’nün mahzuf haline mütealliktir.  عَدُوٌّ  kelimesi  إِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ  kelimesi  عَدُوٌّ ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٌ ; ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Münada konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nidanın cevabı olan  ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًۖ  cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

ادْخُلُوا  fiiline müteallik olan car mecrur  فِي السِّلْمِ ’ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.   السِّلْمِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. İslam içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. İslam ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

كَٓافَّةًۖ  kelimesi, ادْخُلُوا  fiilindeki zamirin halidir. Hal, cümlede failin, mef'ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. 

ءَامَنُوا۟ - ٱلسِّلۡمِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[Ey iman edenler! Hepiniz topluca İslam’a girin.] Bir görüşe göre burada iman etmiş gibi görünen münafıklara hitap vardır. Onlara, barışa yani İslam’a tamamen hem kalbiniz hem de görünüşünüz ile girin denilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

[Ey iman edenler! Hepiniz İslâm'a girin.] hitabının yöneldiği muhataba göre değişik yorumlar yapılabilir:

Münafıklara hitap: - Ey iman etmiş görünenler veya görünüşte iman etmiş olanlar! Hepiniz birden, tamamen açık ve de gizli hallerinizle Allah'a teslimiyet ve itaat içine, yani İslâm'a girin.

Ehl-i Kitaba hitap: - Ey Ehl-i Kitap! Hepiniz tamamiyle İslâm'a girin ve ona başka bir şey karıştırmayın. Müslüman olduktan sonra eski dininizin bazı hükümlerini, korumaya kalkışmayın. Bütün peygamberlere ve bütün mukaddes kitaplara iman edin.

Yahudi veya Hristiyan iken İslâmiyeti kabul edenlerin iman ile tavsif edilmiş olmaları, ya tağlîb (hitap tarzında iman ehlinin galip kılınması, onların nazara alınması) yoluyladır, ya da Ehl-i Kitabın eski imanları itibariyledir. Buna göre, onların imanları ancak şu anda teklif edilenleri samimiyetle kabul etmeleri hâlinde sahih olur.

Müslümanlara hitab: - Hepiniz bütün anlam ve kapsamı ile İslâm'a girin. Onun hükümlerinden hiçbirine halel getirmeyin. Dağılmak ve dağıtmak suretiyle yahut size verilen buyruklara muhalefetle o şeytanın izinden gitmeyin! Çünkü o, sizin en amansız ve aşikâr düşmanınızdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm;Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu ’ l-Gayb) 

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bu ayetteki emirden maksat, subut ve devamlılıktır. manası da; islam üzere sabit kalın, teslim olmaya devam edin ve Allah’a bağlılığınızı da daim tutun şeklindedir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1401)

Duhul (ادخلوا) fiilinin, intiha için olan  الي  ile değil de  في  zarfiyye ile kullanılmasının esrarı şudur: Zaten islama dahil oldukları için sonuç bildiren الي  ile kullanılması duruma uygun olmayacaktı, halbuki في  ile kullanılması, onların, Allah’ın yoluna mutlak bağlılıkları ile  imana olan teslimiyetlerini yükseltip arttırmalarının gerekli olduğuna işaret etmiştir.(Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, Soru:1402)

كَٓافَّةً  [hep birden] ifadesi  اَلْكَفُّ  ‘’el çekmek; imtina etmek’’ kökündendir. Dolayısıyla müminler, birliktelikleri sayesinde içlerinden herhangi birinin hariçte kalmasını engellemiş olmaktadırlar. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ


Ayetin ikinci cümlesi  وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet siyaktan menfî siyaka geçişte iltifat sanatı vardır.

خُطُوَ ٰ⁠تِ ٱلشَّیۡطَـٰنِۚ  izafeti, az sözle çok şey ifade amacına matuftur. Bu sebepledir ki belâgat ilminde izafet terkibi îcâz bağlamında ele alınmış az söz ile çok şey anlatma yollarından biri olarak değerlendirilmiştir. Bu izafet  خُطُوَاتِ  için tahkir ifade eder.


  اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ


Ta’liliyye hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl nedeni şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

 إِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  لَكُمْ , ihtimam için, amili olan  عَدُوٌّ ‘e takdim edilmiştir.

عَدُوٌّ  için sıfat olan  مُب۪ينٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مُب۪ينٍ , bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍ  (açık) demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

مُّبِینٌ  [apaçık] hiç gizlisi saklısı olmayacak şekilde, düşmanlığı açık olan demektir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin bu bölümü, yasaklama nedenini açıklamaktadır. Yani şeytanın adımlarına tabi olmamanın sebebi onun apaçık bir düşman olmasıdır.

السِّلْمِ - عَدُوٌّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında  إِنَّ  bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkâr makamında) cevabın başına  إِنَّ  gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bakara Sûresi 209. Ayet

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  ٢٠٩


Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer yine de yan çizerseniz, bilin ki Allah, gerçekten mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ eğer
2 زَلَلْتُمْ kayarsanız ز ل ل
3 مِنْ
4 بَعْدِ sonra ب ع د
5 مَا
6 جَاءَتْكُمُ size geldikten ج ي ا
7 الْبَيِّنَاتُ açık deliller ب ي ن
8 فَاعْلَمُوا bilin ki ع ل م
9 أَنَّ şüphesiz
10 اللَّهَ Allah
11 عَزِيزٌ daima üstündür ع ز ز
12 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

Ayette geçen “zeleltüm” (kayarsınız) fiili, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın şeytan tarafından kaydırıldığı/kandırıldığı ayetteki fiille aynıdır.

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زَلَلْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُم fail olarak mahallen merfûdur. مِّنۢ بَعۡدِ  car mecruru  زَلَلْتُمْ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْبَيِّنَاتُ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اعْلَمُٓوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  اعْلَمُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’ nin ismi olarak fetha ile mansubdur. عَزِیزٌ  haber olup damme ile merfûdur. حَكِیمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

Nidanın cevabına dahil olan bu ayet, önceki ayette geçen  ٱدۡخُلُوا۟  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan şart üslubuna iltifat sanatı vardır.

Şart cümlesi olan  زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki cümlesi masdar tevilinde zaman zarfı  بَعۡدِ ‘ nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. 

ٱلۡبَیِّنَـٰتُ [Beyyineler] sözü, hazf edilen ‘ayetler’ kelimesinin sıfatıdır. Böylece sıfatın çok belirgin olduğu îcâz-ı hazif ile ifade edilmiştir.

جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ  ifadesinde istiare vardır.  الْبَيِّنَاتُ  [apaçık ayetler],  جَٓاءَتْكُمُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Ayetlerin, gelmek fiiline isnad edilmesi, ayetlerin önemini vurgulamaktadır.  الْبَيِّنَاتُ , iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Apaçık ayetlerin yüceliğini artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

Şartın cevabı olan  فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ‘ nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle  ٱعۡلَمُوۤا۟  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

عَز۪يزٌ [Azîz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali).

Allah Azîzdir, kullarının zillete düşmesini istemez. Hakîmdir, hikmeti ile koyduğu bu kurallara uyulduğu zaman kimse zelil olmaz.

Allah'ın  عَزِیزٌ  ve  حَكِیمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Masdar-ı müevvel olan cümle, mesel tarikindedir. Mesel tarikinde olan bu gibi cümleler müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ  [Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer yine yan çizerseniz.] Yani samimiyetten ve ihlastan başka tarafa meyleder, bu kadar delilin ortaya çıkmasından sonra münafıklık üzerinde kalırsanız, demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’ t-Tefsîr)

Bu ayet-i kerimelerde her ne kadar hitap Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) olsa da umumidir. Bu ayetlerin siyakında zikredilen kişilere tariz vardır. Müşriklerin doğru yoldan kaydıklarına ve şart fiilinin vukuunun kesinliğine de işaret vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Size ‘’beyyineler’’, aklınızı erdirecek açık deliller geldikten sonra da kusur eder, barışa ve selamete girmekten ayrılırsanız biliniz ki Allah, gerçekten Azîz ve Hakîmdir, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Benzeri bulunmaz, yenilmeyen galip, güç ve kuvvet sahibidir ki hükmüne karşı gelinmez, dilediğini yapar, emrini derhal yerine getirir. Bununla beraber hikmet sahibidir, her hikmeti bilir, yaptığını hikmetle sağlam olarak yapar. İnsanların barış ve selametle, İslam nizamı ile yaşaması da hikmetindendir. Azîz olan Allah, bu nizama karşı gelen ve şeytanlık yollarına sapıp, tevhid hükmünü ve barış hükümlerini bozmaya çalışan günahkârların haklarından gelir, belalarını verir, eğer tehir ederse (geriye bırakırsa) o da hikmetindendir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayette teşâbüh-i etrâf vardır. Teşâbüh-i etrâf, beytin veya cümlenin sonunda kelamın başına uygun bir kelimenin zikredilmesidir. Bu konuda şöyle bir rivayet vardır. Bir Arap Kur’an okuyan birini işitir. Ancak kari’ ayet-i kerimenin son bölümünü  عَزِیزٌ حَكِیمٌ  yerine غفور رحيم  şeklinde okumuştur. Daha önceden Kur’an okumamış olan Arap “Eğer bu Allah kelamı ise son bölümün  غفور رحيم  değil, عَزِیزٌ حَكِیمٌ  olması gerekir. Çünkü hakîm olan zat, زَلَلۡ [ayak kayması] karşısında gufrândan [bağışlamadan] bahsetmez. Bunlar çelişiktir” demiştir. Gufrân, kişiyi zelleye kışkırtır. Hakkın ortaya çıkmasının ardından zellenin zikredilmesinden sonra münasip olan; ayetin  عَزِیزٌ حَكِیمٌ  şeklinde sona ermesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi S. 53 - Zemahşeri ,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbî Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru; 209) 

Nakledildiğine göre birisi, bu ayeti okumuş. Bunu bir bedevî duymuş ve yadırgayarak şöyle demiştir: Eğer bu ilahî kelâm ise, o böyle demez. Çünkü hakîm olan birisi, hata işlendiği zaman gufrandan bahsetmez. Çünkü bu, günah işleyen kimseyi suça teşvik etmektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

Bakara Sûresi 210. Ayet

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟  ٢١٠


Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah’ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَلْ mı?
2 يَنْظُرُونَ gözlüyorlar ن ظ ر
3 إِلَّا
4 أَنْ
5 يَأْتِيَهُمُ gelmesini ا ت ي
6 اللَّهُ Allah’ın
7 فِي içinde
8 ظُلَلٍ gölgeler ظ ل ل
9 مِنَ
10 الْغَمَامِ buluttan غ م م
11 وَالْمَلَائِكَةُ ve meleklerin م ل ك
12 وَقُضِيَ ve bitirilmesini ق ض ي
13 الْأَمْرُ işin ا م ر
14 وَإِلَى (halbuki)
15 اللَّهِ Allah’a
16 تُرْجَعُ döndürülür ر ج ع
17 الْأُمُورُ bütün işler ا م ر

 

 هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ

 

 Fiil cümlesidir. هَلْ  nefy manasında istifham harfidir.  يَنْظُرُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. إِلَّاۤ  hasr edatıdır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

یَأۡتِیَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ٱللَّهُ  fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, يأتي أمر الله أو عذابه. (Allahın emri veya azabı gelir) şeklindedir.

ف۪ي ظُلَلٍ  car mecruru  یَأۡتِیَ  fiiline veya failinin mahzuf haline mütealliktir. مِّنَ ٱلۡغَمَامِ  car mecruru ظُلَلٍ ’ in mahzuf sıfatına veya  یَأۡتِیَ  fiiline mütealliktir. الْمَلٰٓئِكَةُ  atıf harfi  وَ  ile  ٱللَّهُ  lafza-i celâle matuftur.

وَ  atıf harfidir. İstînafiyye olması da caizdir. قُضِیَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. ٱلۡأَمۡرُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. إِلَى ٱللَّهِ  car mecruru  تُرۡجَعُ  fiiline mütealliktir. تُرۡجَعُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  ٱلۡأُمُورُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.


 

هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette  هَلۡ , nefy manasında olup inkârî istifhama delalet eder. Cümle istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Müspet muzari fiil sıygasındaki cümle istifham üslubunda olmasına rağmen, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette mütekellim Allah Teâlâ olması sebebiyle tecahül-i arif sanatı söz konusudur. 

Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Masdar harfi  أَن ’ den sonraki  يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ  cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle, masdar teviliyle  یَنظُرُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Muzari fiil hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması korku ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

الْمَلٰٓئِكَةُ , lafz-ı celâle tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ  car-mecrurlar konudaki önemine binaen, fail olan  الْمَلٰٓئِكَةُ ‘ya takdim edilmiştir

İnkârî istifham harfi  هَلۡ  ve istisna edatı  إِلَّاۤ  ile kasr oluşmuştur. İki tekit hükmündeki kasr, یَنظُرُونَ  fiiliyle mef’ûlü arasındadır. يَنْظُرُونَ  maksur/sıfat, mef’ûl olan masdar- müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. O durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Ayette bekledikleri durumun, Allah’ın ve meleklerin gelmesi şeklinde belirtilmesi taksim sanatıdır.

ف۪ي ظُلَلٍ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ظُلَلٍ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gölge, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

يَأْتِيَهُمُ  fiilinin lafza-ı celâle isnadı aklî mecazdır. Allah’ın gelmesi söz konusu olamaz. Onun emrinin gelmesi veya ordularının, meleklerinin gelmesi anlaşılmalıdır. 

Bu  يَنْظُرُونَ  ‘ deki fail, müşrik ve kafirlerdir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1405)

ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ  ifadesinde sebebiyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Çünkü bulut, rahmet veya azap beklentisinin sebebidir. Ya rahmet olan yağmur yağar, ya da felaket olan sele sebep olur. (https://tafsir.app/aljadwal/2/210) 

Yaptıkları kötü işler, onlardan yüz çevirmeyi gerektirdiği için ayette gaib zamire iltifat edilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/210) 

هَلۡ یَنظُرُونَ [Bakıyorlar mı?] ifadesi [beklemezler] anlamındadır. Burada soru inkâr manasında kullanılmıştır. Kendisinden sonra istisna edatı olan her soru inkâr anlamı taşır. یَنظُرُونَ  “bakmak”  fiili [beklemek] anlamında kullanılmıştır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1406)

Bu ayette  یَنظُرُونَ  fiilinin seçilip  ينتظرون ’ nin kullanılmamasının esrarı şöyledir. İntizar (الانتظار), zihni bir beklentidir. Nazar (النظر) ise gözle görmektir. Sanki gerçekliği konusunda haber verilen kıyamet günü, gözlerinin önünde ona bakıyor. manasını bu fiil daha iyi ifade etmektedir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1407)

أَن یَأۡتِیَهُمُ ٱللَّهُ [Allah’ın gelmesi] Allah’ın emrinin ve azabının gelmesi demektir. Tıpkı [... veya senin Rabbinin [helâk] emrinin gelmesini bekliyorlar.] (Nahl 16/33) ve [Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman…] (En‘âm 6/43) ayetlerinde olduğu gibi. Getirilenin hazfedilmiş olması da caiz olup, buna göre mana; “Allah’ın kendilerine azabını veya cezasını getirmesini mi bekliyorlar?” şeklinde olur ki, [Gerçekten Allah mutlak güç sahibidir] (Bakara 2/209) ifadesi de buna delalet etmektedir. Şayet; “Neden azap onlara bulut içerisinde gelsin ki?” dersen, şöyle derim: Çünkü bulut rahmet geleceğine ilişkin zannı besler; dolayısıyla oradan azap inince durum daha bir şenî’ ve korkunç hale gelmiş olur. Zira ummadık yerden gelince daha bir kaygı verici olacaktır; tıpkı hayrın ummadık yerden gelmesi durumunda daha çok sürur kaynağı olması gibi. Şu halde hayır beklenen yerden şer gelince durum nice olur! (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1409)

Burada  ظُلَلٍ  lafzı, korkunçluk ve heybet ifade et­mesi için nekre gelmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bulutlar, içindekileri göstermeyecek kadar yoğun olduğu için, son derece heybetli ve korkunç görünürler,  وَقُضِیَ ٱلۡأَمۡرُۚ  cümlesindeki mazi fiil, یَأۡتِیَهُمُ ٱللَّهُ  cümlesindeki muzari fiile atfedilmiştir. Onun sanki olmuş gibi muhakkak tahakkuk edeceğini göstermek için böyle yapılmıştır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir; Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1410)

  وَقُضِيَ الْاَمْرُۜ

 

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Fiil ve failden müteşekkil  وَقُضِيَ الْاَمْرُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Fail olan  الْاَمْرُۜ  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda cemî olarak tekrarlanmıştır.


 وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟

 

وَ  istînâfiyyedir. Ayetin son cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtiaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَى اللّٰهِ , amiline ihtimam için takdim edilmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تُرْجَعُ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [İşler Allah’a döndürülür.] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyin son merciinin kendisi olduğunu beyan ederken, bunun içine herkesin kazandığının karşılığı olan ödül ve cezayı idmâc etmiştir. 

وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟  [Bütün işler Allah’a döndürülür.] Yani mahlukat ve amelleri ile ilgili her konu - onlar hakkında kıyamet günü son hükmü, kimine ödül, kimine ceza verecek olan - Allah’a döner. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecazı mürsel olduğu da söylenebilir.

الْاُمُورُ۟ - الْاَمْرُۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟  [Bütün işler Allah’a döndürülür.] Yani mahlukat ve amelleri ile ilgili her konu - onlar hakkında kıyamet günü son hükmü, kimine ödül, kimine ceza verecek olan - Allah’a döner. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
2 farklı insan grubu vardır.
Bunlardan biri; dış görünüşü hoşa giden fakat içi kötülüklerle dolu olan kişidir. Böyleleri iyi işler yapmaya, Allah'a karşı takvalı olmaya çağrıldığında hakka dönmez ve kendini düzeltmeye çalışmaz.
Diğeri ise kendisini her şeyiyle Allah'ın rızasına adayan ve bu hususlarda cimrilik göstermeyen, amellerinde kendi benliğini hesaba katmayan samimi mümin kişidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kabe’yi tavaf edenleri seyrediyorum. İnsanlar sanki yürüyerek değil de akarak dönüyorlar. Hayranlıkla bakarken gözümün önüne küçükten büyüğe, bulunduğumuz aleme ait görüntüler geliyor. Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlar. Güneş ve etrafında ilerleyen gezegenler. Ve bir galaksi. Hepsinde bir merkez ve o merkezin etrafında akıp giden bir düzen. Bir parçası yolunu şaşırsa, alıp başını gitse, uyumları bozulur. Bir düzenin bozulması, diğerlerine de sirayet eder.

Allah Teala, kalbimizin, bedenimizin ve ruhumuzun aralarındaki ilişkilerin sağlam kalabilmesi için, fıtratımıza uygun, ihtiyacımız olan şeriatı yaratmıştır. Alemi ve aleminde yaşayıp gitmişleri ibret kılmıştır.

Yine de kafasına göre takılmayı seçmek caziptir. Dünya üzerinde başıboş, aşırılıklar içerisinde yaşadıkça ruh, kalp ve bedenin ilişkileri kopar ve insan iki dünyası arasında sıkışır. İmtihanların yükü altında ezilir. Her şey, kendi mantık çerçevesine uysun ister. Uyumsuz gördüklerinin içeriğine aldırmadan sırtını döner. Kalbi körleşir. Sadece batılın çağrılarına kulak asar. Bedeni zaten her geçen gün yaşlanmaktadır. Zamanın aleyhine işlemesi, kendisini korkutur ama dünya zincirlerinden kurtulmak istememektedir. Çünkü boğulan ruhunun huzursuzluğunun ilacını yanlış yerlerde aramaktadır.

Rabbim! Kabe’n kıblem. İslam direğimle. Sağ elimde Kur’ân-ı Kerim, sol elimde Rasûlullah (sav)’in sünnetiyle. Dilimde Senin adınla. Kalbimde imanınla, hem dünyadaki hem de huzuruna olacak dönüşümü kolaylaştır.

Rabbim! İç ve dış alemindeki (ruh-kalp-beden) düzeni koruyanlardan. Ahiretiyle dünyası arasındaki uyumu sağlayanlardan. Yaşadığı dünyadan, hiçbir canlı ve cansızın hakkına girmeden ayrılanlardan. Kendisini hoşnutluğunu kazanmaya adayanlardan olmamızı nasip et.

***

 

Allah’ın ayetlerine iman ve itaat eden, Kur’an ahlakına sahip olan Rasulullah (sav)’in hayatını örnek alan ve bunların yani Kur’an-ı Kerim ve sünnet üzerinde düşünerek kendisini geliştirmeye çalışan bir kulun, yeryüzündekilere (insanlara ve hadiselere) karşı gözü ve kalbi açık olur. Göze ve kulağa hoş gelenlerin ve hatta nefsin meyil ettiklerinin ardında yatan tehlikelere karşı dikkat kesilir. Zira, hakiki bilgilerle donanan kişinin ufku açılır ve mücadelenin gerektiği an ve mekanları doğru seçer.

Tarihten bugüne, insanın -özellikle de- nefsani hevesler bakımından değişmediği bir gerçektir. Günümüzde devam eden savaşlar ve zayıf diye algılanan azınlıklara karşı yapılan haksızlıklar; bu gerçeği destekleyen bir kanıttır. Bu çatışmaların ardında bulunan kişiler, Kur’an-ı Kerim’in uyardığı iki yüzlü yöneticilerdir. Günümüz psikolojisinde; toplumları geriye götüren, bozgunculuk çıkaran, nesilleri ve ürünleri yok eden, belli bir güce ve kendisini takip eden kitleye sahip diktatörlere ‘psikopat’ tanımlaması yapılmaktadır. 

Psikopat birinin özelliklerine bakıldığı zaman, iki yüzlü münafıklarla yani daha genel bir manada dost görünümlü düşmanlarla aynı oldukları anlaşılır. Zira; onlar kendi nefisleri için yaşarlar ve menfaat gördükleri uğruna her şeyi yaparlar. Kaba bir özetle; başarılı bir psikopat karizmatiktir, ilgi çekicidir, zekidir, özgüveni yüksektir, bağımsızdır, usta yalancıdır, ikna kabiliyeti yüksektir, bencildir, acımasızdır ve son olarak sınırsız bir güç açlığı vardır. Bu açlıktan dolayı, zalim yöneticiler, yıllar geçtikçe daha da tehlikeli bir hale bürünmüşlerdir. 

Belki, kişinin bulunduğu zamanın zalimlerine karşı eli bağlıdır ama kendisine ve yetiştirdiklerine karşı değildir. İki yüzlü münafıkların ya da modern ifadeyle psikopatların zarar vermek için belli bir makama sahip olmasına gerek yoktur. Evdeki ailesine, okuldaki öğrencisine, dükkandaki müşterisine, bakımındaki hastasına, emrindeki çalışanına ve daha nice sözünün geçtiği her yerde başkalarına haksızlık yapabilir ya da zulmedebilir. Bir mümin, üstün ele gücüne sahip olduğu her alandaki haline ve ahlakına çekidüzen vermekle yükümlüdür. Bunun yolu da, yaptığı her işi ve sorumluluğu bilinçli bir şekilde yerine getirmekten geçer.

Ey Allahım! Bizi her türlü zalimden ve haksızlıktan muhafaza buyur. Bulunduğumuz her alanda; Senin rızan için adaleti gözetenlerden ve haksızlık yapmaktan sakınanlardan eyle. Hesabını veremeyeceğimiz amellerle meşgul olmaktan muhafaza buyur. Sözümüzün geçtiği ya da geçmediği her yerden rızanı kazanarak ayrılanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji