9 Nisan 2024
Bakara Sûresi 211-215 (32. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 211. Ayet

سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ  ٢١١


İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سَلْ sor س ا ل
2 بَنِي oğullarına ب ن ي
3 إِسْرَائِيلَ İsrail
4 كَمْ nice
5 اتَيْنَاهُمْ onlara verdik ا ت ي
6 مِنْ
7 ايَةٍ ayetlerden ا ي ي
8 بَيِّنَةٍ açık ب ي ن
9 وَمَنْ ve kim
10 يُبَدِّلْ değiştirirse ب د ل
11 نِعْمَةَ ni’metini ن ع م
12 اللَّهِ Allah’ın
13 مِنْ
14 بَعْدِ sonra ب ع د
15 مَا
16 جَاءَتْهُ geldikten ج ي ا
17 فَإِنَّ şüphesiz
18 اللَّهَ Allah’ın
19 شَدِيدُ çetindir ش د د
20 الْعِقَابِ cezası ع ق ب

سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ

 

Fiil cümlesidir.  سَلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’ dir. بَن۪ٓي  mef’ûlun bih olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazfedilmiştir. Aynı zamanda muzâftır.  اِسْرَٓائ۪لَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. 

كَمۡ  istifham ismi,  اٰتَيْنَاهُمْ  fiilinin mukaddem ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اٰيَةٍ  lafzen mecrur, temyiz olarak mahallen mansubdur. بَيِّنَةٍ  kelimesi  اٰيَةٍ ‘ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Soru edatı olarak kullanılan  كَمْ ’dir. “Kaç, ne kadar, kaç aded” gibi anlamlara gelir.  كَمْ ’i istifhamiyye ile temyizinin arasına kelime girebilir.  كَمْ ’i istifhamiyye cümlede mübteda, haber, mef’ulü mutlak, mef’ulün bih, mef’ulün fih, muzâfun ileyh, harfi cerle mecrur olarak gelebilir. İrabı cümledeki konumuna göre mahallen olur.  كَمْ ’i istifhamiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 1. Umumiyetle müfred, mansub, nekre olarak gelir. 2. مِنْ  harfi ceri ile gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يُبَدِّلْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. نِعْمَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ بَعدِ  car mecruru  يُبَدِّلْ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’ dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ  kelimesi  إِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعِقَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

یُبَدِّلۡ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بدل ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

سَلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Tefsiriye olarak fasılla gelen  كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu sorunun kınama manasında olduğu düşünülürse mecaz-i mürseldir. İstifham ismi  كَمۡ  haberiyyedir.  اٰتَيْنَاهُمْ  fiilinin mukaddem mef’ûlü olarak mahallen mansubdur ve çokluktan kinayedir.

سَلْ  [Sor] emri, Peygamber (s.a.v) veya herkese yönelik bir emirdir. Bu sual tıpkı kıyamet gününde inkârcılara sorulacağı şekilde bir kınama sualidir. Kendi mucizeleri olacak şekilde peygamberlerinin elleriyle “onlara kaç aşikâr kanıt vermişiz?” Yahut kitaplarda İslam dininin sapasağlam oluşuna tanıklık edecek nice ayetler [vermişiz onlara!] denilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl -  Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, soru:1411)

Şayet; ‘’ كَمۡ  lâfzı soru edatı mı, yoksa haber [nicelik] edatı mıdır?’’ dersen, şöyle derim: Her ikisinin de ihtimali vardır; (soru edatıyla) soru sormakla zihne yerleştirecek bir anlatım mevcuttur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

Önceki ayetteki lafza-ı celâlden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır. 

Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اٰيَةٍ  lafzen mecrur, temyiz olarak mahallen mansubdur. Temyiz, anlamı güçlendirip tamamlamak için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (https://islamansiklopedisi.org.tr/tekit)

كَمۡ  haberiyyedir ya da istifham-ı takririyyedir. ءَایَةِۭ  onun temyizidir, مِنۢ ‘ de  كَمۡ  ile mümeyyizinin arası açıldığı için girmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t -Te’vîl) 

بَيِّنَةٍ  kelimesi  اٰيَةٍ  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اٰيَةٍ ‘deki nekrelik tazim, kesret ve nev ifade eder.


وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir.

Müsned muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

نِعۡمَةَ ٱللَّهِ  izafeti, az sözle veciz ifadenin yanında nimet için tazim, şan ve şeref ifade eder.

Yani: O'nun ayetleri, çünkü onlar, nimetlerin en büyüğü olan hidayet sebebidir ve ayetleri büyütmek için, önceki ifadeler olmadan, ima edilen mana yerine zahiri mana yerleştirilmiştir. onları çarpıtarak ve yanlış yorumla yorumlayarak değiştirmek, aldatıcı veya dalalete ve pisliğin artmasına neden olmaktır. (Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî fî tefsîri’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm ve’s-sebʿi’l-mes̱ânî)

Ayetler, Allah’ın nimeti olarak isimlendirilmiştir. Bu ayetler en büyük nimet olan hidayete sebep oldukları için sebep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

يُبَدِّلْ  fiiline müteallik  مِنْ بَعْدِ  car-mecrurunun muzafun ileyhi olan masdar harfi  مَا  ve akabindeki  جَٓاءَتْهُ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ  şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin isminin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz ve teberrük içindir. 

Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı ve tehdidi artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada zamir yerine Allah isminin gelmesiyle cümle müstakil olarak kullanılabilir insanların bildiği veciz bir hale gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ  izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

شَد۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Allahın azabının şiddetli olduğu ifadesinin altında, yapılanın büyük günah olduğu anlamı mündemiçtir. Bir anlamın altına başka bir anlam gizlemek idmâc sanatıdır. 

جَٓاءَتْهُ - اٰتَيْنَاهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, C. 2, s. 189) 

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Allah'ın (c.c) nimeti; O'nun apaçık ve üstün delilleridir. Çünkü bunlar, nimetlerin en büyüğü olan hidayet sebepleridir. Onları değiştirmek ya onları dalâletin ve ilâhî gazabın artmasının sebebi haline getirmek; ya da ayetleri tahrif etmek ve yanlış yorumlamak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ “[Kim] Allah’ın nimetini” yani ayetlerini [değiştirirse...] O ayetler dalâletten hidayete erip kurtulmanın sebepleri olduğu için Allah tarafından en yüce birer nimettirler. 

Şayet; “[O ayetler] kendisine geldikten sonra’ ifadesinin anlamı nedir, zira ayetin değiştirilmesi zaten geldikten sonra vuku bulur?” dersen, şöyle derim: Bu, “o ayetlerin bilgisine imkan bulduktan veya onları anladıktan sonra” anlamına gelir ki, bu da [...onu anladıktan sonra da, [bile bile] onu tahrif ediyorlar!..] (Bakara 2/75) ayetine benzer. Çünkü kişi o ayetin bilgisine imkan bulamaz veya onu anlayamazsa sanki o ayet o kişiden uzaklardaymış gibi olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

عِقَابِ (ceza); ("topuk ve sol" gibi anlamlara gelen) ألْعَقِيب  kelimesinden gelmiştir. Sanki ceza veren kişi (muâkib) cezalandırdığı kimsenin topuğunun izleri ardından yürüyor gibi kabul edilerek bu kelime verilmiştir. Îkab ve ukubet (ceza) ise genelde günahın akabinde olurlar. Günahı dolayısıyla onu cezalandırdı, demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bilinsin ki, [Allah'ın cezası çok şiddetlidir] cümlesinde Allah'ın (c.c) zamir ile değil de ism-i celil ile belirtilmesi, ilâhî mehabeti artırmak ve kalplere Allah (c.c) korkusunu salmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ  sözündeki  جَٓاءَتْهُ  kelimesi açıklık, müşahede ve temekkünden kinayedir. Çünkü bu manalar örfen ‘’gelme’’ fiilinin levazımıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bakara Sûresi 212. Ayet

زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ  ٢١٢


İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 زُيِّنَ süslü gösterildi ز ي ن
2 لِلَّذِينَ kimselere
3 كَفَرُوا inkar edenler€ ك ف ر
4 الْحَيَاةُ hayatı ح ي ي
5 الدُّنْيَا dünya د ن و
6 وَيَسْخَرُونَ ve alay ederler س خ ر
7 مِنَ
8 الَّذِينَ kimselerle
9 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
10 وَالَّذِينَ ve kimselerle
11 اتَّقَوْا takva sahipleri و ق ي
12 فَوْقَهُمْ onlardan üstündürler ف و ق
13 يَوْمَ gününde ي و م
14 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
15 وَاللَّهُ Allah
16 يَرْزُقُ rızık verir ر ز ق
17 مَنْ kimseye
18 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
19 بِغَيْرِ غ ي ر
20 حِسَابٍ hesapsız ح س ب

  Sehara سخر :

  تَسْخِيرٌ  bir şeyi ait olduğu amaç ve maksade doğru zorla veya zor kullanarak sevk etmektir.  مُسَخِّرٌ sözcüğü bir fiili mukadder kılan, takdir eden anlam ına gelir. سُخْرِيٌّ  ise kendi iradesiyle boyun eğen anlamındadır. سَخِرَ alay etmek, alaya almak ve istihza etmek demektir. Alay edenin fiiline de سُخْرِيَّةٌ ve سِخْرِيَّةٌ denir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 42 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri musahhar (ele geçirilmiş) ve maskaradır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

Fiil cümlesidir. زُيِّنَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  زُیِّنَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَيٰوةُ  kelimesi  زُيِّنَ  fiilinin naib-i faili olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةُ ’ un sıfatı olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

یَسۡخَرُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.  ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle  یَسۡخَرُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  ٱتَّقَوۡا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

ٱتَّقَوۡا۟  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

 فَوۡقَ  mekân zarfı, mübteda  ٱلَّذِینَ ‘ nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Zaman zarfı  یَوۡمَ , mahzuf habere mütealliktir. ٱلۡقِیَـٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زُیِّنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زين ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

ٱتَّقَوۡا۟  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقى ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

الدُّنْيَا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَرۡزُقُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. یَرۡزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَن  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  یَشَاۤءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

یَشَاۤءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِغَیۡرِ  car mecruru  یَرۡزُقُ  ‘ nun mastarının mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, يرزقه رزقا متلبّسا بغير حساب  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. حِسَابٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

 

زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle  زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  şeklinde müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

زُيِّنَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)  

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  زُیِّنَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لِلَّذ۪ينَ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةُ  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Tezyin etmek; güzel ve cazip göstermek, süslemek, yaratmak ve icat bakımından Allah'a isnad edilmektedir. Nitekim meçhul kipi ile  زُیِّنَ  [tezyin edildi] varid olması da bu hakikati belirtir. Çünkü her şeyin Hâlık’ı (Yaratıcısı) ancak Allah (c.c)' dur. Şeytan, hayvanî kuvvetler, dünyadaki güzel işler ve cazip şeyler ise, bizzat değil fakat zahirî ve mecazî (bi'l araz) tezyin edicilerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s - Selîm)

Süslü gösteren şeytandır; dünyayı onlara süsleyip, vesveseleriyle onu onların gözüne güzel göstermiş ve onlara sevdirmiştir; öyle ki artık ondan başkasını istememektedirler. Süslü gösteren Allah da olabilir ki, Allah bunları kendi hallerine bıraktığı (hızlân) için, dünyayı beğenmekte, sevmektedirler. Yahut süsleyenin (bunlara) mühlet tanıması  تزين  (süsleme) fiiliyle ifade edilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  یَسۡخَرُونَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ءَامَنُوا۟ۘ - كَفَرُوا۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

 

وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ


وَالَّذ۪ينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  şeklindeki isim cümlesi atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsûlü her zaman takibeden sılası  اتَّقَوْا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve iman edenleri tazim ve teşvik içindir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekân zarfı  فَوۡقَ  ve zaman zarfı  يَوْمَ , mübteda olan  ٱلَّذِینَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  izafetiyle az sözle çok anlam ifade edilmiştir. Bu üslup, îcâz sanatı yollarından biridir. 

Boyun eğdirmek anlamındaki  سۡخَرُ  fiili  مِنَ  harfiyle kullanıldığında alay etmek manasına gelir. Dolayısıyla burada tazmin vardır.

ءَامَنُوا۟ۘ - ٱتَّقَوۡا۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ٱلَّذِینَ ‘nin tekrarında ıtnâb, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ  harfi ceri beyâniyyedir. Kâfirlerin müminlere yaptıklarını bildirmektedir. Müminlerin fakir ve perişan halleri kâfirlerin alaylarının sebebi ve kaynağı olmuştur.(Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, soru;1419)

وَیَسۡخَرُونَ [alaya alırlar] şeklinde istikbal (gelecek, Türkçede geniş zaman) kipinin kullanılması, onların, iman edenlerle alaylarının devam ettiğine delalet eder. Alay ettikleri Bilâl, Ammar ve Suheyb (r.a) gibi fakir müminlerdi. O müşrikler, bu muhterem Müslümanların dünyalığa itibar etmeyip ahirete yönelmelerinden dolayı onlarla eğleniyorlardı.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[(Bu yüzden) onlar, iman edenlerle alay ederler.] Yani onları alaya alırlar ve: “Dünya hayatını bırakıp ibadetlerle kendilerine eziyet ediyorlar. Ne bu gün ne de yarın elde edebilecekleri bir yarar yokken boş yere rahatlarını bozuyorlar.” derlerdi. Allah Teâlâ onlara bu sayede müminlerin ahiret nimetlerini kazandıklarını haber vermiş ve: [Kıyamet günü takva sahipleri onların üstündedir.] buyurmuştur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bu hakikatin isim cümlesi ile anlatılması devamlılığını gösterir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Müminlerin  وَٱلَّذِینَ ٱتَّقَوۡا۟  şeklinde ifade edilmesi, kıyamet günü müminlerin kâfirler üzerindeki üstünlüğünün takva olduğunu bildirmek ve bununla vasıflanmalarını teşvik etmek ve desteklemektir.(Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, soru;1421)

فَوْقَهُمْ ‘da istiare vardır. Bu kelime aslında görülür şekilde üstte olmaktır. Bu ayette onların  diğerlerine üstünlüğünün görünür şekilde olduğu hakkında, mübalağa için müstear olmuştur. 

Ayetteki fevkıyyet, şeref ve derece bakımından mecazidir. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, soru;1422)

[Kıyamet günü takva sahipleri onların üstündedirler] sözünden murad, mekân (yer) itibarıyla üstte olmaktır. Çünkü müminler gökteki "illiyyûn"da, kâfirler ise yerdeki "siccîn" de olacaklardır. Ya da şeref ve derece bakımından üstte bulunmuş olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb-  Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr 


 وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsned olan  يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İzafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade eden  بِغَيْرِ حِسَابٍ  car-mecruru, يَرْزُقُ  fiiline mütealliktir.

Muzâfun ileyh olan  حِسَابٍ ’deki tenvin tazim ve nev ifade eder.

Mesel tarikinde tezyîl olarak manayı muhatabın zihnine yerleştirmek için yapılmış ıtnâbdır.

[Allah dilediğine hesapsız lütufta bulunur.] Bir görüşe göre dünyada mümin veya kâfir herkese hesapsız lütufta bulunur, bir görüşe göre de onlara ahirette sonu gelmeyen, kesintisiz ve sıkıntısız bir şekilde geniş ve yeterli rızık verilecektir. Allah Teâlâ [Onlar cennete gireceklerdir ve kendilerine hesapsız rızık verilecektir.] (Mü’min 40/40) 

Bir şeyi rastgele veren onu hesapsız olarak verir. Kesintisi olmayan şeyin hesabı da olmaz. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Allah (c.c), her iki cihanda da kime dilerse ona hesapsız rızık verir; dünyada bazen istidrâc (tedricî olarak azaba yaklaştırmak), bazen de imtihan için rızıkları genişletir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kıyamet gününde müminlerin şerefini yüceltmek için yapılan tezyîl cümlesidir. Çünkü tezyîlin önceki cümleyle irtibatlı olmasına gerek yoktur. Dinleyen bu tezyîlden hazfedilmiş bir mananın olduğunu anlar. ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bakara Sûresi 213. Ayet

كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ٢١٣


İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَانَ idi ك و ن
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 أُمَّةً ümmet ا م م
4 وَاحِدَةً bir tek و ح د
5 فَبَعَثَ sonra gönderdi ب ع ث
6 اللَّهُ Allah
7 النَّبِيِّينَ peygamberleri ن ب ا
8 مُبَشِّرِينَ müjdeciler ب ش ر
9 وَمُنْذِرِينَ ve uyarıcılar olarak ن ذ ر
10 وَأَنْزَلَ ve indirdi ن ز ل
11 مَعَهُمُ onlarla beraber
12 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
13 بِالْحَقِّ hak olarak ح ق ق
14 لِيَحْكُمَ hükmetmek üzere ح ك م
15 بَيْنَ arasında ب ي ن
16 النَّاسِ insanlar ن و س
17 فِيمَا (konularda)
18 اخْتَلَفُوا anlaşmazlığa düştükleri خ ل ف
19 فِيهِ onda
20 وَمَا ve
21 اخْتَلَفَ anlaşmazlığa düştü(ler) خ ل ف
22 فِيهِ o(Kitap hakkı)nda
23 إِلَّا dışında
24 الَّذِينَ kendilerine
25 أُوتُوهُ (Kitap) verilmiş olanlar ا ت ي
26 مِنْ
27 بَعْدِ sonra ب ع د
28 مَا
29 جَاءَتْهُمُ kendilerine geldikten ج ي ا
30 الْبَيِّنَاتُ açık deliller ب ي ن
31 بَغْيًا sırf kıskançlıktan ötürü ب غ ي
32 بَيْنَهُمْ aralarındaki ب ي ن
33 فَهَدَى bunun üzerine iletti ه د ي
34 اللَّهُ Allah
35 الَّذِينَ kimseleri
36 امَنُوا iman eden ا م ن
37 لِمَا
38 اخْتَلَفُوا ayrılığa düştükleri خ ل ف
39 فِيهِ kendisinde
40 مِنَ
41 الْحَقِّ gerçeğe ح ق ق
42 بِإِذْنِهِ kendi izniyle ا ذ ن
43 وَاللَّهُ Allah
44 يَهْدِي iletir ه د ي
45 مَنْ kimseyi
46 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
47 إِلَىٰ
48 صِرَاطٍ yola ص ر ط
49 مُسْتَقِيمٍ doğru ق و م

İnsanlar Hz. Adem’den bu yana tek ümmetti, tek milletti, tek bir sistemleri vardı, tek bir inançları vardı, Allah onların aralarından peygamberler gönderdi, onlarla beraber kitaplar gönderdi. İhtilâf ettikleri konularda, problem yaptıkları konularda aralarında hükmetmesi için. Allah ihtilâfları halletmek için kitaplar indirmiştir.

Âyetten anlıyoruz ki kimilerinin iddia ettikleri gibi yeryüzünde insanlık tarihinde karanlık bir dönem yoktur. İnsanlık tarihi vahiyle başlamıştır. İlk insandan bu yana Cenab-ı Hak kullarını hiçbir zaman vahiysiz bırakmamıştır. İnsanlar yeryüzünde yaratıldıkları andan itibaren dinsiz ve yolsuz bir dönem yaşamamışlardır. Hz. Adem’i yaratmış Rabbimiz, ona vahiy göndermiş; Hz. Adem ve çocukları, torunları uzun bir süre vahiyle yollarını bulmuşlar ve tek bir ümmet olarak aynı inançla, aynı dinle yürümüşler. Daha sonra insanlar çoğalıp yeryüzüne yayılınca, zamanla insanlar bu tevhidden inhiraf edip bâtıl yollara ve şirke düşmüşler.

İşte yeryüzünde her ne zaman insanlık tevhid konusunda ihtilâf edip, vahiyden uzaklaşıp bâtıl yollara düşmüşlerse, Allah onları düzeltmek için ihtilâf ettikleri tevhide onları yeniden davet etmek için peygamberler göndermiştir. Demek ki insanlığın başlangıcı tevhittir, aydınlıktır. Küfür, şirk, bâtıl ve karanlıklar sonradan çıkmış ârızî şeylerdir.

Kendilerine kitap verilenler, kendilerine bu kitaplar geldikten sonra niye ihtilâfa düşmüşler? Eğer bu insanları ihtilâfa düştükleri konular hakkında âyet bulunmayan konular olsaydı neyse; ama bakın, bunlar kendilerine deliller geldikten sonra, hakkında nas bulunan konularda ihtilâfa düşmüşler.

Bu konuya inşallah dikkatinizi çekeyim, genelde çok problem yapıyoruz. Elimizde Kur’ân ve peygamber sünneti olduğu halde acaba niye bu toplum hâlâ fırka fırka? Niye grup grup? Niye ayrışmışlar? Niye ihtilâfa düşüyorlar? Elimizde Kur’ân ve peygamber sünneti olduğu halde bizim ihtilâfa düşmemizin se­bebi:

Aralarındaki azgınlıktan dolayıdır, aralarındaki hırstan dolayıdır. Kur’ân’a ve Peygambere göre azgınlık yapan toplumlar mutlaka ihtilâfa düşeceklerdir. Kur’ân’a ve Peygambere samimi olarak yönelenler, samimi olarak kulak verenler, samimi olarak bu kitaba ve peygambere uymak isteyen bir topluluk, Allah’ın gazabıyla kesinlikle birbirlerini öldürür hale gelmezler. Birbirlerini yiyecek hale gelmezler.

Yani bugün bizi bu hale getiren bizim kitabımız değildir. Bizim peygamberimiz de değildir bizi bu hale getiren. Eğer bugün bu müslümanlar fırka fırka, grup grup, hizip hizip birbirlerini yiyecek bir durumdalarsa, parça parça olmuş bir durumdalarsa ve dünya üzerinde zillet ve meskenet üzerimize çökmüşse, bu noktada her müslüman tek tek şunu demek zorundayız:

"Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik! Eğer bizi yarlığayıp bu halden kurtarmazsan işimiz bitiktir."(A’râf 23) (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

   Ezene أذن :

  اُذُنٌ  kelimesi kulaktır. Yapı olarak benzetildiği için kulpa da böyle denmektedir. İşitilen şeyi ifade etmek için إذْنٌ  ve أذانٌ sözcükleri kullanılır. Bilgi de bu şekilde ifade edilir. Çünkü sahip olduğumuz çoğu bilginin kaynağı da odur. (Türkçede de kullandığımız) müezzin herhangi bir şeyi nida ederek konuşan herkes için kullanılır. إذْنٌ e gelince bir şeyle ilgili cevazın, iznin ve ruhsatın verildiğini bildirmedir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de pek çok türeviyle 102 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri izin, ezan, müezzin, mezun ve mezuniyettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 


كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

ٱلنَّاسُ  kelimesi  كَانَ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur. اُمَّةً kelimesi  كَانَ ’ nin haberi olup fetha ile mansubdur. وَاحِدَةً   kelimesi  اُمَّةً ‘ in sıfatı olup fetha ile mansubdur.  بَعَثَ ٱللَّهُ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri; اختلفوا فبعث (İhtilaf ettiler ve … gönderdi) şeklindedir.  

Fiil cümlesidir. بَعَثَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. ٱلنَّبِیِّـۧنَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. 

مُبَشِّرِینَ  hal olup, nasb alameti  ي ’ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. مُنذِرِینَ  kelimesi وَ  atıf harfi ile  مُبَشِّرِینَ ’ ye matuftur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 مُبَشِّرِینَ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir. 

مُنذِرِینَ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ


Fiil cümlesidir. و  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَنزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. مَعَ  mekân zarfı  أَنزَلَ  fiiline veya  الْكِتَابَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; وأنزل الكتاب مصاحبًا لهم وقت الإنزال (Ve inzal vaktinde onlara eşlik eden kitabı indirdi) şeklindedir. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بِالْحَقِّ  car mecruru  الْكِتَابَ ‘ in mahzuf haline mütealliktir.  بِ  harfi mülâbeset içindir. Takdiri;  أنزله إنزالًا ملتبسًا بالحق  şeklindedir. 

لِ  harfi,  یَحۡكُمَ  fiilini gizli  اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  أَنزَلَ  fiiline mütealliktir.

بَیۡنَ  mekân zarfı  یَحۡكُمَ  fiiline müteallik olup, fetha ile mansubdur. ٱلنَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl فِي  harf-i ceriyle  یَحۡكُمَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası ٱخۡتَلَفُوا۟ فِیهِ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.

ٱخۡتَلَفُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. فِیهِ  car mecruru  ٱخۡتَلَفُوا۟  fiiline mütealliktir. 

أَنزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اخْتَلَفُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’ dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ 

Fiil cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اخْتَلَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  فِیهِ  car mecruru  اخْتَلَفَ  fiiline mütealliktir. إِلَّا  hasr edatıdır. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  أُوتُوهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُو۫تُو  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اخْتَلَفَ  fiiline mütealliktir. مَا  masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ٱلۡبَیِّنَـٰتُ  fail olup damme ile merfûdur.  

بَغْياً  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur.  بَیۡنَ  mekân zarfı  بَغۡیَۢا ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ule “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اخْتَلَفَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف  ' dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اُو۫تُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ


Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هَدَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harfi ceriyle  هَدَى  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اخْتَلَفُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اخْتَلَفُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. فِیهِ  car mecruru  اخْتَلَفُوا  fiiline mütealliktir. مِنَ الْحَقِّ  car mecruru  فِیهِ ’ deki gaib zamirinin mahzuf haline mütealliktir.  بِاِذْنِه۪  car mecruru  الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ’ nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; مأذونًا لهم (Onlara izin verilmiştir) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 

وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَهۡدِی  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

یَهۡدِی  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَن , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  یَشَاۤءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

یَشَاۤءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.  اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  یَهۡدِی  fiiline mütealliktir. مُّسۡتَقِیمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ ‘ ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسْتَق۪يمٍ ; sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif'âl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle olan  كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً , nakıs fiil  كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاحِدَةً  kelimesi  اُمَّةً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

ٱلنَّاسِ ‘ın ال  ile marife olması istiğrak içindir. Yani tüm beşeriyeti kapsar.( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّ۪نَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۖ  cümlesi, takdiri  اختلفوا (ihtilaf ettiler) olan mahzuf cümleye atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

مُنْذِر۪ينَۖ -  مُبَشِّر۪ينَ  kelimeleri haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır

Nebilerin müjdeleyici ve uyarıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Bu ayet, "İnsanlar tek bir milletti sonra görüş ayrılığına düştüler de Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi." demektir. Çünkü ayetin daha öncesi ve daha sonrası bunu gösterdiği gibi,  وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ  [İnsanlar ancak bir tek milletti. Sonra görüş ayrılığına düştüler.] (Yunus, 10/19) ayetinde bu kayıt açıkça yer almaktadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

النَّبِيّ۪نَ  kelimesindeki marifelik, istiğrak içindir. Bu, meani istilahında örfi olarak bilinen istiğrakdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مَعَهُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْكِتَابَ ‘ye takdim edilmiştir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ  cümlesi, mecrur mahalde olup  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَحْكُمَ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Zamir gelebilecekken  بَیۡنَ ٱلنَّاسِ  şeklinde zahir isim gelmesi izmardan zahire iltifattır.

النَّاسُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اخْتَلَفُوا -  يَحْكُمَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Taberî,  الْكِتَابَ  kelimesindeki elif lam ahd içindir, demiştir. Bundan kasıt ise Tevrattır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Burada kitap ile semavi kitap türü kastedilmiş olabileceği gibi, o peygamberlerden her birinin kendi kitabı da kastedilmiş olabilir. [Bunda] yani hak üzerinde [sadece, kendilerine] anlaşmazlığın giderilmesi için [kitap verilenler, birbirlerini çekemedikleri] kıskandıkları, dünyaya aşırı düşkünlük göstererek zulmettikleri ve insafları az olduğu [için anlaşmazlığa düştüler.] Yani kendilerine kitap indirilince, anlaşmazlığı daha da artırdılar ve kitabın inişini anlaşmazlığın pekişip kök salmasına sebep kıldılar. [… anlaşmazlığa düştükleri şeye] yani anlaşmazlığa düşenlerin ihtilaf ettiği o gerçeğe / hakka, Allah iman edenleri iletmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 


وَمَا اخْتَلَفَ ف۪يهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ

 

وَ  itiraziyye,  مَا  nefy harfidir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır.   

Cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. مَا  ve istisna edatı  إِلَّا  arasında oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. ٱخۡتَلَفَ  fiili kasr ıstılahı ile sıfat ve maksur, ٱلَّذِینَ  mevsuf ve maksurun aleyhtir. Kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اخْتَلَفَ  fiiline müteallik olan car-mecrur  ف۪يهِ , konudaki önemine binaen, fail olan ism-i mevsûle takdim edilmiştir

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اُو۫تُوهُ  cümlesi, sebata, temekküne ve istikrara işaret eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۫تُوهُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اخْتَلَفَ  fiiline müteallik olan  مِنْ بَعْدِ  car-mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl-i lieclih olan  بَغْياً ‘e takdim edilmiştir. 

Masdariyye olan  مَا ’ nın sılası olarak gelen  جَاۤءَتۡهُمُ ٱلۡبَیِّنَـٰتُ  cümlesi masdar teviliyle  بَعۡدِ ’ nin muzâfun ileyhidir.

İzafet formunda gelen  بَيْنَهُمْۚ  mekan zarfı, بَغْياً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

بَيْنَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْبَيِّنَاتُ - بَيْنَهُمْۚ - النَّبِيّ۪نَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

"Kendilerine kitap indirilmiş olanlar" değil de  ٱلَّذِینَ أُوتُوهُ  [kendilerine o (Kitap) verilenler] denmesi, onların, kitaptaki hakka vakıf olduklarına baştan dikkat çekmek içindir. Çünkü  اُنْزِلَ [indirildi] kelimesi, bu hakikati ifade etmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

 

فَهَدَى اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ 


Ayetin bu cümlesi  فَ  ile … وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mef’ûl konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, sebata, temekküne ve istikrara işaret eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هَدَى  fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  اخْتَلَفُوا ف۪يهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِه۪ۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪يهِ  ve  مِنَ الْحَقِّ  car-mecrurları  اخْتَلَفُوا ‘ya, بِاِذْنِه۪ۜ  car-mecruru ise  الَّذ۪ينَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاِذْنِه۪ۜ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya  ait zamire muzâf olan  بِاِذْنِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

اخْتَلَفُوا - اخْتَلَفَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الَّذ۪ينَ - الْحَقِّ - مَا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْحَقِّ - هَدَى - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır. Ayrıca müsnedün ileyhin bu işi tekrarlayarak yaptığına işaret eder.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  car-mecruru  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir.

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ifadesinde istiare vardır. “Sırat” kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır. Müşebbehün bih yani müstearun minh zikredildiği için istiâre-i tasrîhîyyedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Buradaki  صِّرَاطَ  kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)  صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. Sâd harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. Ra ve tı harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق  kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. Tı, ra ve kâf harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.  Sırât kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

صِرَاطٍ ’deki tenvin, tazim ve teşrif içindir.

یَهۡدِی - هَدَى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bakara Sûresi 214. Ayet

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ  ٢١٤


Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمْ yoksa
2 حَسِبْتُمْ sandınız (mı) ح س ب
3 أَنْ ki
4 تَدْخُلُوا gireceksiniz د خ ل
5 الْجَنَّةَ cennete ج ن ن
6 وَلَمَّا
7 يَأْتِكُمْ başınıza gelmeden ا ت ي
8 مَثَلُ durumu م ث ل
9 الَّذِينَ
10 خَلَوْا geçenlerin خ ل و
11 مِنْ
12 قَبْلِكُمْ sizden önce ق ب ل
13 مَسَّتْهُمُ onlara dokunmuştu م س س
14 الْبَأْسَاءُ sıkıntı ب ا س
15 وَالضَّرَّاءُ ve yoksulluk ض ر ر
16 وَزُلْزِلُوا ve sarsılmışlardı ki ز ل ز ل
17 حَتَّىٰ nihayet
18 يَقُولَ diyorlardı ق و ل
19 الرَّسُولُ peygamber ر س ل
20 وَالَّذِينَ ve kimseler
21 امَنُوا inanan ا م ن
22 مَعَهُ onunla birlikte
23 مَتَىٰ ne zaman
24 نَصْرُ yardımı ن ص ر
25 اللَّهِ Allah’ın
26 أَلَا İyi bilin ki
27 إِنَّ şüphesiz
28 نَصْرَ yardımı ن ص ر
29 اللَّهِ Allah’ın
30 قَرِيبٌ yakındır ق ر ب

Bedelsiz ödül olmaz. İman ispat ister.

186. ayette Allah teala ‘’kullarım sana benden sorarlarsa muhakkak ben çok yakınım“ buyurmuştu. Hatta yakınlığının seviyesini göstermek  için “onlara söyle” bile dememiş kuluyla kendi arasına peygamberi bile sokmamış “ben pek yakınım” demişti. Allah bu kadar yakın olduğuna göre yardım uzak olabilir mi? ”Yardım Ya Rab” diyene Allah ”Yettim Kulum” demez mi?

Riyazus Salihin, 42 Nolu Hadis

Ebû Abdullah Habbâb İbni Eret radıyallahu anh şöyle dedi:

Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e (müşriklerden gördüğümüz işkencelerden) şikâyette bulunduk ve :

- Bize yardım dilemeyecek, Allah’a bizim için dua etmeyecek misiniz? dedik. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle cevap verdi:

- “Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz sabırsızlanıyorsunuz.”

Buhârî’nin bir başka rivayetinde ifade, “Peygamber aleyhisselâm hırkasına bürünmüştü. Bizler müşriklerden çok işkence görüyorduk” şeklindedir.

Buhârî, Menâkıb 25. Ayrıca bk. Buhârî, İkrâh 1, Menâkıbu’l-ensâr 29,   Ebû Dâvûd,  Cihâd 97.


اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatıadır, بل  ve hemze manasındadır. Yani;  بل أحسبتم  demektir. 

حَسِبۡ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمۡ  fail olarak mahallen merfûdur. Sanmak anlamında kalp fiilidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri; أم حسبتم دخول الجنّة محقّقا (Muhakkak cennete gireceğinizi mi zannettiniz) şeklindedir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَدۡخُلُوا۟  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلۡجَنَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

و  haliyyedir. لَمَّٓا  cahdı-müstağraktır. Fiil-i muzariyi cezm eder. يَأْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُم  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَّثَلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ ’ dür. Îrabtan mahalli yoktur.

خَلَوۡا۟  iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ قَبْلِكُمْ  car mecruru  خَلَوْا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَلَمَّا یَأۡتِكُم [Daha başınıza gelmeden...] Bu ifadenin başındaki و ,hal vavıdır. لَمَّا  edatı geçmiş zamanı olumsuz yapan  لَمْ  anlamındadır. مَا  ise zaiddir ve anlamı güçlendirir. Ferrâ ve Sîbeveyhi ise;  لَمْ  ve  لَمَّا ‘ nın bir olduğunu söylemişlerdir. Sa‘leb şöyle demiştir:  لَمْ  sadece zikredilen şeyin olumsuzlanması içindir. لَمَّا  ise, bir işin henüz yapılmadığını ama yapılmasının beklendiğini söylemek anlamına gelir. Mesela bir adama:  اَ اَتَاكَ فُلاَنُ ؟  ‘’Falanca sana geldi mi?’’  diye sorulduğunda muhatap (لَمْ edatını kullanarak) لَمْ يَأْتَنِي ‘’Gelmedi.’’derse sadece onun gelmediği anlaşılır. Ancak (لَمَّا  edatını kullanarak)  لَمَّا يَأْتَنِي  ‘’Henüz gelmedi.’’ derse, ‘’daha gelmedi ancak gelmesini bekliyorum.’’ dediği anlaşılır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اَمْ : Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(لَمَّا) edatı ; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ


Fiil cümlesidir. مَسَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْبَأْسَٓاءُ  fail olup damme ile merfûdur.  الضَّرَّٓاءُ  atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur.  

وَ  atıf harfidir.  زُلْزِلُوا  damme üzere mebni, meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

حَتَّىٰ  gaye bildiren cer harfidir. یَقُولَ  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  حَتَّىٰ  harf-i ceriyle  زُلۡزِلُوا۟  fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur. 

یَقُولَ  fetha ile mansub muzari fiildir. الرَّسُولُ  fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  atıf harfi  وَ ’la  الرَّسُولُ ’ ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ  mekân zarfı  اٰمَنُوا fiiline müteallik olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُۥ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l kavli, مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ ‘ dir. يَقُولَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَتَىٰ  istifham ismi, zaman zarfı olup mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَصۡرُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مَتَىٰ (Ne zaman?) sorusu geçmiş veya gelecek bir zamanın belirlenmesi için sorulur. 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ


İsim cümlesidir.  اَلَٓا  istiftah ve tenbih harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَصۡرَ  kelimesi  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَرِیب  kelimesi  اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.  

اَلَا  Konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ) 

قَر۪يبٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اَمِ ; hemze ve  بَلْ  manasını taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkârî manadadır.

Cümle, mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkârî manada olan cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Masdar harfi  أَن  ve akabindeki  تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ  cümlesi masdar teviliyle  حَسِبۡتُمۡ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ  cümlesi haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî  kelamdır. 

مَثَلُ ‘nün muzafun ileyhi konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ  cümlesi, sebata, temekküne ve istikrara işaret eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

أَمۡ  edatı sözün öncesiyle sonrasını birbirinden ayıran bir lafız olup, hemzede takrir ve sanma eyleminin yadırganma, uzak görülme anlamı vardır. Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.v) ve müminleri Hazret-i Peygamber’le anlaşmazlığa düşen Müşriklerle Ehl-i Kitab’a ve onların Allah’ın ayetlerini inkâr ve Peygamber (s.a.v)’e düşmanlık etmelerine karşı sabır ve sebata teşvik etmek için, eski milletlerin apaçık delillerin gelmesinin ardından peygamberlere karşı ortaya koydukları ihtilafı zikredince, pek beliğ bir iltifat [kip değiştirme] tarzı üzere kendilerine; أَمۡ حَسِبۡتُمۡ [Yoksa siz ... mi sanmıştınız?] demiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

مَّثَلُ  kelimesi, "benzer" manasına gelen "misil" demektir. "Misil" de, "mesel" de; "şibh" ve "şebeh" gibi kullanılabilen iki lügattir (şekildir). Fakat "mesel" enteresan bir durum ve mühim, şaşırtıcı bir kıssa için kullanılır.  وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ [En yüce mesel Allah'a aittir] (Nahl, 60) yani, "büyük şânı olan sıfat Allah'a aittir" ayeti de bu manadadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)    

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ [Cennete gireceğinizi mi sandınız?] Yani bunu mu zannettiniz? Buradaki soru inkâr anlamındadır. أَمۡ  edatının başında istifham elifi bulunmadığı zaman bu edat istifham elifi gibi kabul edilir. Yahut önce başına bir istifham takdir edilir, sonra da cümle onun üzerine kurulur. Yani; Ey Muhammed ümmeti! Siz, başınıza öncekilerin başlarına gelen musibetler gelmeden cennete kavuşacağınızı mı sanıyorsunuz? Bu ayetin öncesiyle bağlantısı şöyledir: Önceki ayette eski ümmetlerin düştükleri ayrılığı zikretmiş, hidayet yolunu tutanlara kendilerine karşı çıkanlara göğüs germelerini emretmiş ve bu sebeple başlarına bazı zorluk ve sıkıntılar gelmişti. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. وَلَمَّا یَأۡتِكُم [Daha başınıza gelmeden.] Bu ifadenin başındaki وَ  hal vâvıdır. لَمَّا  edatı, geçmiş zamanı olumsuz yapan  لَم  anlamındadır. ما  ise zaiddir ve anlamı güçlendirir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ


Beyanî istînaf veya tefsiriyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Makabline  وَ ’ la atfedilen  وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Önceki cümle gibi müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

زُلْزِلُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)  

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  زُلْزِلُوا  fiiline mütealliktir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Faile matuf olan ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi  اٰمَنُوا مَعَهُ , sebata, temekküne ve istikrara işaret eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İman edenlerin ism-i mevsûlle belirtilmesi, o kişilerin bilinen kişiler olduğuna işaret etmesinin yanında, tazim de ifade eder.

یَقُولَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  نَصۡرُ ٱللَّهِۗ  izafetinde lafzâ-i celale muzâf olan  نَصۡرُ  kelimesi şeref kazanmıştır.

مَسَّتْهُمُ  fiili  الْبَأْسَٓاءُ  ve الضَّرَّٓاءُ ’ya nisbet edilmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarar ve sıkıntıya nispet edilmiş, böylece zarar ve sıkıntı bir canlı yerine konmuştur.  Aynı zamanda cümlede tecessüm sanatı vardır. 

Soru soranların resul ve yanındaki iman edenler olarak açıklanması taksim sanatıdır.

ٱلۡبَأۡسَاۤءُ - ٱلضَّرَّاۤءُ - زُلْزِلُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

مَّسَّتۡهُمُ ٱلۡبَأۡسَاۤءُ وَٱلضَّرَّاۤءُ  cümlesinde istiare-i mekniyye vardır. Şiddetli imtihan manasındaki  ٱلۡبَأۡسَاۤءُ وَٱلضَّرَّاۤءُ  kelimeleri, acının şiddeti bakımından ateşe benzetilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l bir Kerim, Soru;1438)

Nasb ile  حَتَّىٰ یَقُولَ  şeklinde okunurken, أن  takdir edilmiş ve gelecek zaman anlamı esas alınmıştır. Çünkü  أن  gelecek zamana işaret eder. Ref’ ile  حَتَّىٰ یَقُولَُ okunmasında ise “şimdiki zaman” anlamı esas alınmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)


اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlenin başına gelen  اَلَٓا , devamında gelecek söze dikkat çekerek, tekid ifade etmiş tenbih edatıdır.  اِنَّ  harfi,  اَلَٓا  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, tenbih edatı sebebiyle birden fazla tekit unsuru taşıyan çok muhkem cümlelerdir.  

Allah’ın yardımının gelişi konusunda müminlerin şüphe içinde olmaları sebebiyle, Allah Teâlâ sorunun cevabını birden fazla tekid unsuru taşıyan cümle ile vermiştir.

Müsnedün ileyh izafetle gelerek îcâz yoluyla çok anlam ifade edilmiştir. Bu izafette bütün esma-i hüsnaya şamil  ٱللَّهِ ismine muzaf olması  نَصْرَ  için şan ve şeref ifade eder. 

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

نَصْرَ اللّٰهِ  izafeti ayetteki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu ibarenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yakınlıktan maksat, zaman yakınlığıdır. Burada makabline münasip olarak fiil cümlesi gelmesi gerekirken, isim cümlesinin tercih edilmesi ve cümlenin başında  أَلَاۤ [Haberiniz olsun, dikkat edin!] tenbih ve tekid edatının bulunması, beklenen yardımın tam manasıyla gerçekleşeceğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli ’ s-Selîm)

اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ [Bilesiniz ki, Allah’ın yardımı çok yakındır] ifadesi irâde-i kavl üzere gelmiş; yani acil yardım taleplerine cevap vermek için söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)

Onların hepsi [Allah’ın yardımı ne zaman?] demişlerdir. Bu bir beklenti ifadesidir. Yani bunu bekleyin ve bekleme halini değiştirmeyin demektir. Sonra bu söz tamamlanmış ve Allah Teâlâ bu ümmete [Allah’ın yardımı yakındır.] buyurmuştur. Burada yakın derken, gelmesi kesin olan yardım kastedilmiştir. Çünkü gelen her şey aynı zamanda yakınlaşır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Tembih harflerinden  اَلَٓا , ayette isim cümlesinin başına gelerek devamında gelecek sözü muhatabın can kulağıyla dinlemesini sağlamıştır. (Elif Yavuz, Belagat İlminde Haber Ve İnşa (Bakara Suresi Örneği) 

Bakara Sûresi 215. Ayet

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  ٢١٥


Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْأَلُونَكَ sana soruyorlar س ا ل
2 مَاذَا ne
3 يُنْفِقُونَ (Allah yolunda) harcayacaklarını ن ف ق
4 قُلْ de ki ق و ل
5 مَا şey
6 أَنْفَقْتُمْ vereceğiniz ن ف ق
7 مِنْ -dan
8 خَيْرٍ hayır- خ ي ر
9 فَلِلْوَالِدَيْنِ ana-baba içindir و ل د
10 وَالْأَقْرَبِينَ ve yakınlar ق ر ب
11 وَالْيَتَامَىٰ ve öksüzler ي ت م
12 وَالْمَسَاكِينِ ve yoksullar س ك ن
13 وَابْنِ ب ن ي
14 السَّبِيلِ ve yolda kalmış(lar) س ب ل
15 وَمَا ve ne
16 تَفْعَلُوا yaparsanız ف ع ل
17 مِنْ -dan
18 خَيْرٍ hayır- خ ي ر
19 فَإِنَّ muhakkak
20 اللَّهَ Allah
21 بِهِ onunla birlikte
22 عَلِيمٌ bilir ع ل م

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ


Fiil cümlesidir.  يَسْـَٔلُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَاذَا يُنْفِقُونَ cümlesi, یَسۡـَٔلُونَ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

مَاذَا  istifham ismi,  یُنفِقُونَ  fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Veya istifham harfi  مَا , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûl ذَا , haber olarak mahallen merfûdur. 

یُنفِقُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.

مَاذَا یُنفِقُونَۖ [Ne harcayacaklarını…] Zeccâc şöyle demiştir: Bunun iki vechi vardır: 

1. Burada geçen  ذَا , ism-i mevsûl olan  اَلَّذِي  manasındadır. Yani harcayacakları şeyin ne olduğunu soruyorlar. Buna göre  مَا  mübteda, ذَا  ise onun haberidir.

2. مَا  ile  ذَا  birlikte ‘’hangi şey’’ anlamında bir kelimedir ve  یُنفِقُونَ  [harcayacaklar]  fiili ile nasb edilmiştir.

Bir görüşe göre  ذَا  zaid bir sıladır. مَا  ise kendisinden sonraki fiil ile nasb edilmiş bir isimdir. Başka bir izah da şöyledir: مَا  burada [canlılar için kullanılan] مَنْ anlamındadır.  وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَاۙۖ  [Gökyüzüne ve onu bina edene yemin olsun.] (Şems 91/5) ayetinde de böyledir. ذَا  da  اَلَّذِينَ  manasına gelir. Bu durumda ayet: “Kendilerine infak edeceğimiz kişiler kimlerdir?” demek olur. Yani soru bizzat harcamanın kendisiyle ilgili değil, bilakis harcamanın nereye yapılacağı ile ilgilidir. Cevabın bu konuda olması da bunu desteklemektedir. ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ [Rabbine sor da onun ne olduğunu bize beyan etsin.] (Bakara 2/70) ayetinde de benzer bir anlatım vardır. Bu ayetteki soru da ineğin özellikleriyle ilgilidir ve cevabı da o şekilde gelmiştir. Yoksa ineğin mahiyetiyle ilgili bir soru değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

یُنفِقُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ


Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. Mekulü’l-kavl مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ ’ dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَاۤ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, amili  أَنفَقۡتُم ‘ un mukaddem mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْفَقْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.   مِنْ خَيْرٍ  car mecruru  مَاۤ ’ nın mahzuf haline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لِلْوَالِدَيْنِ  car mecruru, mukadder mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup müsenna olduğundan cer alameti  یۡ ‘dir. Takdiri; مآله أو مصرفه للوالدين (Ana-baba için malından ve masrafından) şeklindedir.

الْاَقْرَب۪ينَ  atıf harfi وَ ’ la makabline matuf olup, cer alameti  ی ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  الْيَتَامٰى  atıf harfi  وَ ’ la  وَ ٰ⁠لِدَیۡنِ ‘ e matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْمَسَاك۪ينِ  ve  ابْنِ السَّب۪يلِ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’ la  وَالِدَيْنِ ‘ e matuf olup, kesra ile mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْفَقْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نفق ’ dır.

 

وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  iki fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

تَفۡعَلُوا۟  şart fiili olup,  ن ’ un hazfıyla meczum fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنۡ خَیۡر  car mecruru  مَا ’ nın mahzuf haline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.  بِهِ  car mecruru  عَلِیم ’e mütealliktir. عَلِیم  kelimesi  اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İstifham üslubunda gelen  مَاذَا يُنْفِقُونَ  cümlesi  يَسْـَٔلُونَكَ  fiilinin ikinci mef’ûlüdür. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus teceddüt, istimrar, ve tecessüm ifade etmiştir.

مَاذَا , istifham harfi olarak  يُنْفِقُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır.

İstifhâm ismi  مَاذَا , amili olan  يُنْفِقُونَ  ’ye takdim edilmiştir. İstifham isimleri sadaret hakkı nedeniyle takdim edilir.

Ayetin öncesiyle irtibatı şöyledir: ilk ayette savaşıp can feda etmekten bahsedilmekteydi. Bu ayet ise mal ile Allah’a yaklaşmakla ilgilidir. Allah Teâlâ canla ve malla mücadele etmeyi emretmiştir. 

‘İstemek’ manasındaki  سْـَٔل  fiili, عَنِ  harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ

 

Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Istifham üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  …مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasındaki  مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ  cümlesi, şarttır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. 

خَيْرٍ  deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade etmiştir. مِنْ خَيْرٍ  car mecruru  مَا ’ nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şartın  فَ  karinesiyle gelen cevabı  فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. …لِلْوَالِدَيْنِ , takdiri  مآله (Onun malı)  olan mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

وَالْاَقْرَب۪ينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِ  kelimeleri  لِلْوَالِدَيْنِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مَاۤ أَنفَقۡتُم مِّنۡ خَیۡر  ibaresindeki  خَیۡر  sebebiyyet alakasıyla ’mal’ anlamında mecaz-ı mürseldir.

خَیۡر ‘ ın söylenip malın kimlere verileceğinin sıralanması cem mea’t-taksim sanatıdır.

اَنْفَقْتُمْ - يُنْفِقُونَۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ  [Hayır namına her ne infak ederseniz…] ifadesi onların ne infak edeceklerini de içermektedir ki, o da her tür hayırdır. Burada söz en önemli olana göre yapılandırılmış olup, o da harcanacak yerlerdir. Çünkü harcama ancak yerini bulduğunda bir anlam ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl ve Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Arapçada mal hayır olarak isimlendirilir. Allah Teâlâ:  لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَٓاءِ الْخَيْرِۘ [İnsanoğlu mal istemekten hiç bıkmaz.] (Fussilet 41/49) buyurmuştur. Mal için خَیۡر  kelimesinin kullanılması hayır yolunda harcanmasından dolayıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


 وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ

 

Ayetteki ikinci şart cümlesi birinciye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet muzari fiil sıygasındaki  تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ cümlesi, şarttır. 

خَيْرٍ  deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade etmiştir. مِنْ  beyaniyyedir. مِنْ خَيْرٍ  car mecruru  مَا ’ nın mahzuf haline mütealliktir.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ   şeklindeki cevap cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِه۪ , ihtimam için amili olan  عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir. 

عَل۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir. 

فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ  [Allah hayır olarak yaptıklarınızı bilir] ifadesi bir vaaddir. Bu ifadenin altında “Hayırlarınızın karşılığı verilecektir” anlamı yatmaktadır. Lazım-melzum alakasıyla yaptıklarınızın karşılığı verilecektir manası taşır. Mecaz-ı mürseldir. 

Şart ve cevap cümleleri mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)

مِنۡ , خَیۡر , ما  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Yaptığınız hayırlar.] Buradaki  مَا  şart edatıdır. Şartın cevabı [Şüphesiz ki Allah onları bilir.] ifadesidir. Yani yerine getirdiğiniz emirleri, yaptığınız ibadet ve tâatı Allah Teâlâ bilir ve onun sevabını verir. Bu ifade kötülükle ilgili bir yerde zikredilse, Allah onun cezasının ne olduğunu bilir anlamına gelir. Amelden sonra bilginin zikredilmesi vaad ve tehdit açısından daha beliğ ve etkili bir kullanımdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Ayette geçen  عَلِیم, Cenab-ı Allah'ın Alîm oluşu hususunda ileri bir mana ifade eden bir sıygadır. Yani "Allah'ın ilminden ne yerdeki ne de gökteki bir zerre hariç kalamaz" demektir. Binaenaleyh Allah sizi, yaptığınız o şeye karşılık en güzel bir mükâfaatla mükâfaatlandırır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)    

Günün Mesajı
Müminler Allah'a tam olarak teslim olamamak, Allah'ın hidayet nimetinin kadrini bilmemek ve bunun sebep olacağı ihtilaflar konusunda uyarılmışlardır.
Aslında bunların ve küfrün başlıca sebebi dünya hayatının süsüne aldanmaktır.
Sırat-ı müstakim üzere yürümek ve başkalarını da bu dine çağırmak çetin bir yoldur. Savaş, yokluk, kıtlık, her çeşit işkence gibi sıkıntılarla doludur. Gerçekten sabredenlerin ortaya çıkması ve yolun doğruluğuna şahitler olmak için imtihan üzere imtihan vardır. İnsanlar Allah'ın yardımı ne zaman diyecek hale gelirler. İmtihan bu noktadan sonra da sürer.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İmtihanların ağırlaştığı anlar vardır. O anlarda kendinden kaçmak ister insan. Her şeyi geride bırakıp, uzaklara yola çıkmak ister. Vesveseleri dipsiz bataklık gibi aşağıya çeker de, çeker. Nefes alabilmek için başını yukarıda tutmaya çalışır. Duygu ve düşüncelerine çökmüş kasvetin ardından bakar. Aydınlık nasıl bir şeydi diye düşünür. Hayatı bizzat yaşayan değilmiş de, dışındaymış gibi olanları izler. Gözleri gökyüzüne döner. Güneş bile kendinden saklanmıştır. Karanlık dönemin asla bitmeyeceği fikrine kapılır. Duaları çığlığa dönüşür. “Allahım yardımın nerede?” sorusunu fısıltısıyla boşluğa bırakır. Bakışları gökyüzünden toprağa sabitlenir.

Bir gün, bir rüzgar zihninden kalbine yankılanır. Önce  sesini duyar: “Allah’ın yardımı yakındır.” Sonra sahibini görür. Bir atlı yaklaşmaktadır. Gelen, elini uzatır ve kendisini bir hamleyle atın sırtına oturtur. Ve der ki: “ben dualarının karşılığıyım.”

O günden sonra, her yardım bekleyeni: “Allah’ın yardımından umut kesilmez. Şüphesiz, gelecektir. Bekle. Sabırla ve inanarak bekle.” diyerek teselli eder. Ve dualarına ortak olur;

Ey derdimden büyük olan Rabbim. Gönüllerin sahibi Sensin. Daraltan da Sensin, genişleten de.

Ey merhametlilerin merhametlisi. Rahmet kapılarının sahibi Sensin. Kapatan da Sensin, açan da.

Sen Rahim’sin. Sen Rahman’sın. Senden başka sığınacak yerim yok. Sen Selam’sın. Sen Fettah’sın. Senden başka dönecek yurdum yok.

Rabbim! Derman da Sensin, huzur da. Bizlere merhametinle muamele et. Rahmet kapılarını aç. Yükümüzü hafiflet. Gönüllerimizi genişlet. Canımızı müslüman olarak al. Bizi salih kulların zümresine yaz.

 

***

 

Ayrılığa düşmek kolaydır. Yanındaki eşi, kardeşi, arkadaşı, çocuğu, anne veya babası olsa bile önemli değildir. Farklı düşüncelerin ortaya çıkması için en basit şartlar yeterlidir. Tek başına nefsin olması bile geçerli bir sebeptir. İnsan, belki fikirleriyle eşsiz olmak ister, belki de sadece haklı olmak ister. Öyle ya da böyle herkes bir şekilde özel hissetmek ister. Bu hissi yanlış yollarda aradığı zaman ise geçici güzelliklerin ardından zelil olur ve uzaklardan ancak Allah muhafaza duasına sarılmış geçmiş olsun dileklerini işitir.

Allah’ın emirlerine aykırı düşmeyen farklı fikirlerin  varlığı zenginliktir fakat bunların aile, toplum ve din yakınlarından ayrı takılmaya sebep olarak kullanılması tehlikelidir. Zira bunun sonucunda önce bağlar, sonra topluluklar zayıflar. Düşmana karşı bir arada durmak yerine, bazı kişiler kendi çıkarlarını koruma hesapları yaparak düşmanla anlaşmayı tercih eder. Adı üstünde düşman, onu ilk fırsatta satacak ve yalnız bırakacaktır. Ayrılık kolaydır, zor olan bir arada durmaktır. Üçü beşi yıkmak kolaydır, zor olan birbirine kenetlenenleri aşmaktır.

Ey Allahım! Şüphesiz ki yeryüzü ümmeti birbirinden ayıranlarla ve ümmetten ayrılanlarla doludur. Onlara benzemekten Sana sığınırız. Bizi ümmete dahil eyle. Senin emirlerine aykırı olmayan farklı fikirlere hoşgörüyle yaklaşanlardan ve onlar karşısında nefsi ile savunmaya geçmekten vazgeçenlerden eyle. Mümin kullarınla olan kardeşlik bağlarımızı uyandır ve güçlendir. Kalplerimizi kinden ve kibirden arındır. Senin rızan için sevmenin ve saygı duymanın tadına varıp yaşayanlardan eyle. Günahlarımızı af buyur ve bizi salih kullarınla beraber kıl.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji