بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ ٢١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كُتِبَ | yazıldı (farz kılındı) |
|
| 2 | عَلَيْكُمُ | size |
|
| 3 | الْقِتَالُ | savaş |
|
| 4 | وَهُوَ | halbuki o |
|
| 5 | كُرْهٌ | hoşunuza gitmez |
|
| 6 | لَكُمْ | sizin |
|
| 7 | وَعَسَىٰ | olur ki bazen |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | تَكْرَهُوا | hoşlanmadığınız |
|
| 10 | شَيْئًا | bir şey |
|
| 11 | وَهُوَ | o |
|
| 12 | خَيْرٌ | hayırlıdır |
|
| 13 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 14 | وَعَسَىٰ | ve olur ki |
|
| 15 | أَنْ |
|
|
| 16 | تُحِبُّوا | hoşlandığınız |
|
| 17 | شَيْئًا | bir şey (de) |
|
| 18 | وَهُوَ | o |
|
| 19 | شَرٌّ | kötüdür |
|
| 20 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 21 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 22 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 23 | وَأَنْتُمْ | siz ise |
|
| 24 | لَا |
|
|
| 25 | تَعْلَمُونَ | bilmezsiniz |
|
A’sâ (عسى) arzu ve ümit etmektir. Lealle (لعلّ) de buna benzemektedir. Müfessirlerin çoğu bu kelimeler kullanılırken arzu ve ümit etmenin Allah’tan sâdır olmasının sahih olmadığını, bilakis Yüce Allah insanların O’ndan dilekte bulunmaları için o kelimeleri zikrettiğini ifade etmişlerdir. Kelimenin bu ayetteki manası ‘mümkün’dür.
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ
Fiil cümlesidir. كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَیۡكُمُ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. الْقِتَالُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ hal cümlesi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كُرْهٌ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru كُرْهٌ ’ e mütealliktir.
وَ istînâfiyyedir. عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder. Burada tam fiil olarak amel eder. اَنْ ve masdarı müevvel, عَسٰٓى ‘ nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَكْرَهُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. شَیۡـࣰٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ cümlesi, شَيْـٔاً ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ haber olup, damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru خَيْرٌ ’ e mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ikiside isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرٌ - شَرٌّ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder. Burada tam fiil olarak amel eder. اَنْ ve masdarı müevvel, عَسَىٰۤ ‘ nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُحِبُّوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesi, شَيْـٔاً ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur,
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. شَرٌّ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru شَرٌّ ’ e mütealliktir.
عَسٰٓى burada لَعَلَّ gibi kullanılmaktadır. Kullar hakkında olduğunda beklenti ifade eder. Halîl b. Ahmed de Kitâbu’l-Ayn’da şöyle demiştir: عَسٰٓى fiili Allah tarafından kullanıldığında farziyet ifade eder.
Bir görüşe göre كَادَ gibi yaklaşma ifade eden bir kelimedir. Ancak كَادَ ile doğrudan muzâri fiil kullanılır ve كَادَ يَفْعَلُ كَذَا (Neredeyse bunu yapacaktı) denir. عَسَىٰۤ’ dan sonra ise اَنْ gelir. Bu ayette de اَنْ edatı gelmiştir.
Bir görüşe göre böyle bir hitap kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allah Teâlâ’dan da gelse işlerin sonunu bilmeyen insanlara hitap edildiğinden böyle denilmesi mümkün olur. Ayetlerde geçen tüm لَعَلَّ kelimeleri böyle yorumlanır. Bunun takdiri şudur: Nereden bilirsiniz ki, belki de hoşlanmadığınız o şeyler sizin için daha hayırlıdır. Dine izzet, düşmanlara kahır verecek, sizin ganimete ulaşmanızı sağlayacaktır. Eğer sizi öldürürlerse Allah katında yaşayan şehitler olursunuz ve yüksek derecelere, nihayeti olmayan sonsuz nimetlere ulaşırsınız. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
تُحِبُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حبب ’ dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَعۡلَمُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعۡلَمُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كُتِبَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Car mecrur عَلَيْكُمُ , hitabın müminlere olduğunu belirtmek üzere naib-i failin önüne geçmiştir. Takdim-tehir sanatı, takdim edilenin cümledeki önemini vurgulamak için yapılmıştır. الْقِتَالُ kelimesinin başındaki ال cins manasınadır. Yalnız bu lam, istiğrak-ı hakiki değil, örfî manasınadır. Yani sadece din düşmanıyla savaşmak size farz kılındı demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
كُرْهٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
[Savaş boynunuza bir borç olarak yazıldı.] Yani bir önceki ayette bahsedilen cihad size farz kılınmıştır. [Hoşunuza gitmese de.] كُرْهٌ ve كرْهٌ iki lehçe kullanımıdır. Bir görüşe göre كُرْهٌ hoşlanmamak, كرْهٌ ise zorlamak anlamına gelir. Bu, ism-i mef‘ûl anlamında kullanılmış bir masdar veya başında bir ذو (sahip) takdir edilen, yani ذو كره (zorluk sahibi) anlamına gelen bir kelimedir. Sizin emrolunduğunuz ve sorumlu tutulduğunuz bu şey sizin seçiminizle değildir. Siz tabiatınız icabı ondan hoşlanmazsınız. İnsan tabiatının bir şeyden hoşlanmaması onun kınanmasını gerektirmez. Bilakis mizacı istemediği halde dinin emrine uyarak bunu yaparsa kulluk tam anlamıyla gerçekleşir. Allah Teâlâ [Müminlerden bir grup kesinlikle istemediği halde] (el-Enfâl 8/5) buyurmuştur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمۡۖ cümlesinde mübalağa ifade etmek için كُرْهٌ masdarı, ism-i mef’ûl olan مكروه yerinde gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Ayetteki كُرْهٌ (hoşa gitmeme) lafzından murad, savaşın insanın nefsine ağır gelmesidir. Mükellef her ne kadar Allah'ın emrettiği şeyin kendisi için bir kurtuluş vesilesi olduğunu bilse bile bu bilme, savaşı insana güç ve ağır gelmekten hariç tutamaz. Çünkü teklif, yapılmasında mutlaka bir külfet ve meşakkat bulunan şeyden ibarettir. Malumdur ki insan tabiatının en çok temayül ettiği şey yaşamaktır. Binaenaleyh ona en ağır gelen şey de savaştır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’ l- Gayb)
كٌرْهُ kelimesi, [Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olur] ayetinin de delalet ettiği gibi, "kerahet" (hoş görmeme) manasınadır. Bu hususta iki görüş vardır:
a) Manayı iyice belirtmek için masdarın vasıf (isim) yerinde kullanılmış olması. Bu savaşı onlar çok kerih gördükleri için, sanki kerahetin bizzat kendisiymiş gibi olmuştur.
b) Masdarın mef'ûl manasına olmasıdır. Mesela haberin "mahbûr" manasına gelmesi gibidir. Buna göre ayetteki, وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمۡۖ tabiri, مَكْرُوهٌ لكم demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette geçen ve ك - ر- ه kökünden gelen كُرۡه kelimesi, nefret etmek, sevmemek, hoşlanmamak, iğrenmek, tiksinmek demektir. Aynı kökten gelen "ikrah" ise zorlamak, icbar etmek anlamında kullanılır. Şu halde savaş hoşa gitmeyen fakat mecburen katlanılan bir haldir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu … وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
عَسٰٓى mazi fiil sıygasında gelmiş tam fiildir.
Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَكْرَهُوا شَيْـٔاً cümlesi, عَسٰٓى fiilinin faili konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupla gelen müteakip وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesi, önceki وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ cümlesiyle وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesi arasında altılı mukabele vardır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَكۡرَهُوا۟ - تُحِبُّوا۟ ve خَيْرٌ - شَرٌّ ve لَكُمْ - عَلَيْكُمُ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كُرْهٌ - شَرٌّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كُرْهٌ - تَكْرَهُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَسٰٓى - شَيْـٔاً - هُوَ - لَكُمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَسَىٰۤ muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle, عَسَيْتُمَا ،عَسَيْتُمْ şekilleri kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, فَهَلْ عَسَيْتُمْ (Muhammed, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
Bu bölüm öncesini tekit eden tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ [Belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır.] Bazen savaşmak gibi zor işler hoşunuza gitmese bile sizin için daha hayırlı olabilir. Çünkü savaşta iki güzellikten biri vardır: Ya zafer kazanarak ganimet sahibi olmak veya şehit olarak cennete girmek. وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ [Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür.] Mesela: savaşa gitmeyip evinde oturup kalma gibi hoşa giden şeyler birçok yönden kayıplarınıza neden olur. Savaştaki ganimeti ve ecri kaybeder. Düşmanın üstünlük kazanarak ülkeyi harabeye çevirmesine neden olabilir.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
عَسٰٓى kelimesi kendisinden sonra gelen hususların vukuunun beklenilmesine delalet eder. Bununla birlikte Allah Teâlâ hakkında bir şeyi ummak/olmasını beklemek tasavvur edilemez. Zira O, olmuş ve olacak her şeyi bilmektedir. Dolayısıyla عَسٰٓى burada tahkik ifade etmektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
عَسَىٰۤ kelimesi, لَعَلََّ kelimesi gibi şek ve şüphe anlamı vehmettirir. Allah hakkında kullanıldığında ise, yakîn ifade eder. Alimlerden, عَسَىٰۤ kelimesinin ümit uyandıran bir kelime olduğunu söyleyenler de vardır. Bu manaya göre bu kelime, bunu söyleyenin şek ve şüphesinin bulunduğuna delalet etmez. Ancak bu şek ve şüphenin, dinleyen kimse için söz konusu olduğuna delalet eder. Halil, "Kur'an-ı Kerim'de bizzat Allah lafzı ile birlikte kullanıldığında, عَسَىٰۤ ’nın vücub ifade ettiğini söylemiştir. Nitekim Hak Teâlâ, فَعَسى اللَّهُ اَنْ ياْتِيَ بِالفَتْحِ [Umulur ki Allah, fethi getirecektir] (Maide, 52) buyurmuş, nitekim tahakkuk da etmiştir. (Fahreddîn er - Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
شَرٌّ , kötülük demektir. Bunun aslı, bir şeyi yaymaktır. Eti veya elbiseyi kuruması için yaymak manasında bu fiil kullanılır. Yayıldığı için aleve de الشَّرَرُ denilir. Buna göre شَرٌّ ‘in manası, zararlı şeylerin yayılmasıdır. (Fahreddîn er - Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Ayrıca müsnedün ileyhin bu işi tekrarlayarak yaptığına işaret eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline tezat sebebiyle atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Son iki cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. İki mef’ûle müteaddi olan علم fiilinin mef’ûlleri hazfedilmiştir. Böylelikle muhatap, muhayyilesi kısıtlanmadan mef’ûlleri serbestçe düşünebilmektedir.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ cümlesiyle وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَعْلَمُ - لَا تَعْلَمُونَ۟ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu sanatlar sayesinde mana kalbe tam olarak yerleşir.
Son iki cümlenin takdiri; واللَّهُ يَعْلَمُ الخَيْرَ والشَّرَّ، وأنْتُمْ لا تَعْلَمُونَهُما (Allah hayrı ve şerri bilir ve siz onları bilmezsiniz) şeklindedir. Çünkü Allah her şeyin mahiyetini en iyi bilendir. İnsanların sahip olduğu bilgi karmaşık ve şüphelidir. Onlar kendilerince uygun olanı faydalı, sakıncalı olanı zararlı zannederler. Ayetin hepsini tekid eden tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ ٢١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْأَلُونَكَ | sana soruyorlar |
|
| 2 | عَنِ |
|
|
| 3 | الشَّهْرِ | ayında |
|
| 4 | الْحَرَامِ | haram |
|
| 5 | قِتَالٍ | savaşmaktan |
|
| 6 | فِيهِ | onda |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | قِتَالٌ | savaş |
|
| 9 | فِيهِ | O (aylar)da |
|
| 10 | كَبِيرٌ | büyük bir günahtır |
|
| 11 | وَصَدٌّ | ve alıkoymak |
|
| 12 | عَنْ | -ndan |
|
| 13 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah |
|
| 15 | وَكُفْرٌ | ve inkar etmek |
|
| 16 | بِهِ | O’nu |
|
| 17 | وَالْمَسْجِدِ | ve Mescid-i |
|
| 18 | الْحَرَامِ | Haram(dan) |
|
| 19 | وَإِخْرَاجُ | sürüp çıkarmak |
|
| 20 | أَهْلِهِ | halkını |
|
| 21 | مِنْهُ | ondan (Mekke’den) |
|
| 22 | أَكْبَرُ | daha büyük (bir günahtır) |
|
| 23 | عِنْدَ | yanında |
|
| 24 | اللَّهِ | Allah |
|
| 25 | وَالْفِتْنَةُ | ve fitne |
|
| 26 | أَكْبَرُ | daha büyük(bir günah)tır |
|
| 27 | مِنَ | -ten |
|
| 28 | الْقَتْلِ | öldürmek- |
|
| 29 | وَلَا |
|
|
| 30 | يَزَالُونَ | vazgeçmezler |
|
| 31 | يُقَاتِلُونَكُمْ | sizinle savaşmaktan |
|
| 32 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 33 | يَرُدُّوكُمْ | sizi döndürünceye |
|
| 34 | عَنْ | -den |
|
| 35 | دِينِكُمْ | dininiz- |
|
| 36 | إِنِ | eğer |
|
| 37 | اسْتَطَاعُوا | güçleri yetse |
|
| 38 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 39 | يَرْتَدِدْ | döner |
|
| 40 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 41 | عَنْ | -nden |
|
| 42 | دِينِهِ | dini- |
|
| 43 | فَيَمُتْ | ve ölürse |
|
| 44 | وَهُوَ | ve o |
|
| 45 | كَافِرٌ | kafir olarak |
|
| 46 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 47 | حَبِطَتْ | boşa çıkmıştır |
|
| 48 | أَعْمَالُهُمْ | onların bütün yaptıkları |
|
| 49 | فِي |
|
|
| 50 | الدُّنْيَا | dünyada (da) |
|
| 51 | وَالْاخِرَةِ | ahirette (de) |
|
| 52 | وَأُولَٰئِكَ | ve onlar |
|
| 53 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 54 | النَّارِ | ateş |
|
| 55 | هُمْ | ve onlar |
|
| 56 | فِيهَا | orada |
|
| 57 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
Receb ayında Abdullah bin Cahş bazı Kureyşlileri öldürmüş. Bu ayet onunla ilgili nazil olmuş. Bu aylarda savaş günah ama Hac ve umreye gidişe engel olmak, fitneye sebep olmak daha günahtır. Toplumda huzursuzluk olması, güvenin kaybolması savaşmaktan daha kötüdür. Onlar güçleri yeterse sizi dininizden döndürene kadar uğraşırlar.
Peygamber Efendimiz'in sav Ya mukallibel kulub, sebbit kulubenâ alâ dinike (Ey kalpleri evirip çeviren, Kalplerimizi dinin üzere sabit kıl) duasını vird edinelim.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ
Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنِ الشَّهْرِ car mecruru يَسْـَٔلُونَكَ fiiline mütealliktir.
الْحَرَامِ kelimesi الشَّهْرِ ‘ in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. قِتَالٍ kelimesi الشَّهْرِ ’ den bedel-i iştimal olup kesra ile mecrurdur. فِیهِ car mecruru قِتَالٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
قُلۡ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. Mekulü’l kavl قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌ ’ dir. قُلۡ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. قِتَالٌ mübteda olup damme ile merfûdur. فِیهِ car mecruru قِتَالٌ ’ e veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. كَب۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal.
Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَب۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. صَدٌّ mübteda olup damme ile merfûdur. عَن سَبِیلِ car mecruru صَدٌّ ‘ e veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كُفۡرُ atıf harfi وَ ’ la صَدٌّ ’ e matuftur. بِهِ car mecruru كُفْرٌ ’ e veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ atıf harfi وَ ‘ la عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ atfedilmiştir. Yani, صدّ عن المسجد الحرام demektir.
الْحَرَامِ kelimesi ٱلۡمَسۡجِدِ ‘ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. إِخۡرَاجُ atıf harfi وَ ‘ la صَدٌّ ‘a matuftur. Aynı zamanda muzâftır. أَهۡلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنۡهُ car mecruru إِخۡرَاجُ ‘a mütealliktir.
أَكۡبَرُ kelimesi صَدٌّ ‘ nun haberi olup damme ile merfûdur. عِندَ mekân zarfı أَكۡبَرُ ’ ye mütealliktir. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İsim cümlesidir. الْفِتْنَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. اَكْبَرُ haber olup damme ile merfûdur. مِنَ الْقَتْلِ car mecruru أَكۡبَرُ ’ ye mütealliktir.
وَكُفۡرُۢ بِهِ [Ve O’nu inkâr etmektir.] Allah’ı inkâr etmek demektir. “Mescid-i Haram’ın ziyaretine mani olmaktır.” Burada ifadenin mecrur olmasının üç veçhi bulunur.
1. بِهِ kelimesine atfedilmiş olabilir. Yani Kâbe’yi inkâr etmeleri ve onun hakkını kabul etmemeleri, yaptıklarının vacip veya câiz olduğunu düşünerek insanların oraya girmelerine izin vermemeleri demektir.
2. سَبِیلِ ٱللَّهِ ifadesine atfedilmiş olabilir. Müslümanların Mescid-i Harâm’a girmelerine engel olmaları anlamına gelir.
3. قِتَالࣲ فِیهِ ifadesine atfedilmiş olabilir. Bu durumda Mescid-i Harâm’da savaşı sormaktadırlar. Ferrâ şöyle demiştir: صَدٌّ kelimesi كَبِیرࣱۚ kelimesine matuftur. Yani orada savaşmak büyük bir günahtır ve Allah yolundan insanları alıkoymaktır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اَكْبَرُ ; ismi tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا يَزَالُونَ istimrar fiillerinden olup, devamlılık ifade eder. كَانَ gibi isim cümlesinin başına gelir, ismini ref, haberini nasb eder.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَزَالُونَ ’ nin ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُقَاتِلُونَكُمْ cümlesi, يَزَالُونَ ’ nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يُقَاتِلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir olan كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَرُدُّوكُمْ muzari fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel حَتَّىٰ harf-i ceriyle يُقَاتِلُونَكُمْ fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.
یَرُدُّو fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَن دِینِ car mecruru یَرُدُّوكُمۡ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir olan كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَطَاعُوا şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, أن يردوكم (Sizi geri çevirmeleri) şeklindedir.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’ dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’ sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’ dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقَاتِلُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ٱسۡتَطَـٰعُوا۟ fiili sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, طوع ‘ dır.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنْ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَرْتَدِدْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. مِنْكُمْ car mecruru يَرْتَدِدْ ’ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. عَنْ د۪ينِه۪ car mecruru يَرْتَدِدْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَمُتْ atıf harfi فَ ile يَرْتَدِدْ fiiline matuftur.
يَمُتْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. هُوَ كَافِرٌ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كَافِرٌ haber olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. حَبِطَتْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
حَبِطَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَعْمَالُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الدُّنْيَا car mecruru حَبِطَتْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَرْتَدِدْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ردد ’ dir. İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
كَافِرٌ , sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup, damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُمْ ف۪يهَا خَـالِدُونَ
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ 'nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَـالِدُونَ 'ye mütealliktir. خَـالِدُونَ haber olup, ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
خَـالِدُونَ , sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ ف۪يهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قِتَالٍ kelimesi الشَّهْرِ ' den bedel-i iştimâldir. Nekre, marifeden bedel olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
الْحَرَامِ kelimesi الشَّهْرِ için, sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
قِتَالٍ ‘e müteallak olan car-mecrur ف۪يهِۜ ‘de istiare vardır. Haram aylara ait olan هِ zamirine dahil olan ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla aylar içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Aylar ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
قِتَالٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Bu ayet kendinden önceki اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ (Bakara 194) ayetinin tamamlayıcısı ve tekidi olarak ondan sonra nazil olmuştur. الشَّهْرِ الْحَرَامِ kelimelerindeki tarif cins içindir. قِتَالٍ kelimesindeki nekrelikten murad umumdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ
Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan قِتَالٌ ‘deki nekrelik muayyen olmayan nev ve umum ifade eder.
فِیهِ car mecruru قِتَالٌ ’e veya onun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
قِتَالٌ ف۪يهِ ibaresindeki ف۪ harfinde istiare vardır. قِتَالٌ ‘e aid هِ zamirine dahil olan ف۪ harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla savaş, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Savaş ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
كَب۪يرٌۜ ‘da da istiare vardır. Bu kelime aslında hacim veya yaşça büyüklük, irilik anlamındadır. Savaşın çetinliğinin görünür şekilde olduğu hakkında mübalağa için istiare olmuştur. Ayrıca bu ifadede tecessüm sanatı vardır.
كَب۪يرٌۜ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
قِتَالٍ kelimesinin siyaktaki önemine binaen tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ [De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır.] Yani büyük bir vebaldir, akıbeti fenadır. Burada muzâfun ileyh hazfedilmiştir. [Fırtınalı bir günde] (İbrâhîm 14/18) ayetinde de “havası fırtınalı” şeklinde bir hazif vardır. Yahut hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır. Yani o günde savaşmak büyük bir günahtır. Onun helal değil haram olduğunu ifade etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Eğer يَسْـَٔلُونَكَ sorusu müslümanlardan olursa قُلْ قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ cevabı teşrî’ içindir. Eğer bu soru inkâr eden müşriklerden olursa cevap itiraf ettirmek ve susturmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قِتَالٌ kelimesindeki nekre makamın karinesiyle umum içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قِتَالٌ ف۪يهِ kısmı mübteda, كَب۪يرٌ kelimesi onun haberidir. قِتَالٌ lafzı her ne kadar nekre ise de, فِيهِ ifadesi ile hususilik kazanarak mübteda olabilmiştir. كَبِیر ifadesinden murad, "büyük günahtır ve çok yadırganır" manasıdır. Nitekim büyük günaha da "kebire" denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَبِیرࣱۚ kelimesi, asıl olarak bütün çeşitleriyle cüssedeki büyüklüğü ifade eder. Kuvvetli olmak, çokluk, yaşlılık ve ahlaksızlık manasında mecazdır. Hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Kuvvetli olmak; kişideki cüssenin büyüklüğüne benzetilmiştir. Çünkü bu kuvvetli oluş bilinen bir şeydir. Burada makam karinesi ile günahlarıni büyüklüğü anlamındadır. Benzer şekilde günahlara da kebîre denmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَصَدٌّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِه۪ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ
Cümle, وَ ‘la قِتَالٌ ف۪يهِ كَب۪يرٌۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. صَدٌّ mübteda, اَكْبَرُ haberdir.
عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ car-mecruru, صَدٌّ ‘a mütealliktir.
صَدٌّ ; bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr سَب۪يلِ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır.
وَكُفْرٌ , mübteda olan صَدٌّ ‘a atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür. كُفْرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. بِه۪ carmecruru, كُفْرٌ ‘e mütealliktir.
الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ terkibi tezayüf nedeniyle سَب۪يلِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen وَاِخْرَاجُ اَهْلِه۪ , tezayüf nedeniyle mübteda olan صَدٌّ ‘a atfedilmiştir. مِنْهُ car mecruru, اِخْرَاجُ ‘ya mütealliktir.
Müsned olan اَكْبَرُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. عِنْدَ اللّٰهِۚ mekan zarfı اَكْبَرُ ‘ya mütealliktir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَكْبَرُ ‘da istiare vardır. Bu kelime aslında hacim veya yaşça büyüklük, irilik anlamındadır. Sayılanların günah açısından ne kadar önemli olduğunu görünür şekilde olduğu hakkında mübalağa için istiare olmuştur. Ayrıca bu ifadede tecessüm sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَ اللّٰهِۜ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Savaştan daha büyük günah olanların sayılmasında taksim sanatı vardır.
اَكْبَرُ - كَب۪يرٌۜ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Buradaki عِندَ (yanında) kelimesi mecazidir. İlim ve hüküm bakımından demektir. İsmi tafdil kalıbındaki أَكۡبَرُ kelimesi de günah açısından büyüklüktür. Yani bu zikredilenlerden her biri günah bakımından büyüktür demektir. كُفۡرُۢ بِهِ sözündeki بِ harf-i ceri tadiye içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِۜ
Cümle hükümde ortaklık nedeniyle, قتال فيه كبير cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنَ الْقَتْلِ ‘nin amili müsned olan أَكۡبَرُ ‘dur.
اَكْبَرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
اَكْبَرُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ sözü tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ [Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha büyük bir suçtur.] Yani sizin Müslümanları Mekke'den çıkarmanız, şirk ve halkı İslam'dan menetmek gibi suçlar, bu konuda fitne çıkarmanız, haram ayda Amr b. Hadramî'yi öldürmekten daha büyük bir suçtur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
الْفِتْنَةُ kelimesinin, imtihana çekmek, sınamak manası vardır. Posasını hasından ayırmak için altını ateşte erittiğin zaman, فَتَنتُ الذَّهَبِ بانَّارِ dersin. Cenab-ı Allah'ın, اَنَّمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۙ [Sizin mallarınız ve çocuklarınız, ancak bir imtihan vesilesidir] (Enfal, 28) ayeti de bu anlamdadır. Yani, "Sizin için bir imtihandır" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Muzari sıygada gelen istimrar fiili لَا يَزَالُونَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَا يَزَالُونَ istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.
لَا یَزَالُونَ ’nin haberi olan يُقَاتِلُونَكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile birlikte يُقَاتِلُونَكُمْ fiiline mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قِتَالٌ - الْقَتْلِۜ - يُقَاتِلُونَكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَرُدُّوكُمْ - صَدٌّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
زَالَ fiili, لَا یَزَالُ ve مازَالَ şeklinde kullanılır. Vahidî, bunun masdarı bulunmayan bir fiil olduğunu söylemiştir. Bunun ism-i fail ve ism-i mef’ûl sıygaları kullanılmaz. Fiiller arasında bunun benzerleri pek çoktur. Mesela, عَسى fiili. Bu fiilin de masdarı ve fiili muzarisi yoktur. لَا یَزَالُونَ “Onlar bu işlerine devam ederler" manasına gelir. Çünkü, زَوَالْ olumsuzluk ifade eder. Buna bir de لا ve ما gibi nefy ifade eden harfleri getirdiğin zaman bu, nefyi nefyetmek olur. Böylece de bu müsbet manaya delil olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَتَّىٰ یَرُدُّوكُمۡ عَن دِینِكُمۡ [Sizi dininizden döndürünceye kadar] ibaresinde, din kelimesinin Müslümanları belirten كُمۡ [siz] zamirine izafesi, Müslümanlar arasında, ayrılığı ve ayrılıkçılığı hoş görmeyen din bağı gibi pek kuvvetli bir ilişki bulunduğuna işaret eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.] Yani onlar İslam’dan yüz çevirmenizi sağlamak için sizinle savaşmaya devam ederler. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ [...sizinle... aralıksız savaşırlar] ifadesi inkârcıların Müslümanlara olan düşmanlıklarının ve onları dinlerinden döndürünceye kadar bundan vazgeçmeyeceklerini haber vermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)
وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ cümlesi itiraz cümlesidir. لَا یَزَالُونَ fiili gelecekte de bunu yapmaya devam edeceklerine delalet eder. (Âşûr, Et - Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
Fasılla gelen اِنِ اسْتَطَاعُوا cümlesi, itiraziyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنِ , vukuu kesin olmayan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında şart cümlesi olan اسْتَطَاعُوا ’nun cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri يردوكم (Sizi çevirirler) şeklindedir.
Bu takdire göre mezkur şart ve mahzuf cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
[Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.] Yani onlar İslam’dan yüz çevirmenizi sağlamak için sizinle savaşmaya devam ederler. “Eğer bunu yapabilirlerse” ifadesi onların buna güç yetiremeyeceklerini göstermektedir. Bu sözle Allah Teâlâ Müslümanların gönüllerini almakta ve dinden dönenleri tehdit etmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اِنِ اسْتَطَاعُوا cümlesi tarizdir. Çünkü onlar müslümanları dinlerinden döndüremezler. Bu şartın konumu, حَتَّىٰ یَرُدُّوكُمۡ عَن دِینِكُمۡ sözündeki gayenin olabileceğini zannettikleri bir konumdur. Bunun için gerçekleşmeyecek bir şeyi arzuladıklarını belirten إِنِ şart harfi gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنِ اسْتَطَاعُوا [eğer güçleri yeterse] sözü onların buna kadir olamayacaklarını gösterir. Bu, bir kimsenin kendisini yenemeyeceğini bildiği düşmanına, "Eğer beni yenersen elinden geleni yap" demesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
وَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İki fiili cezm eden şart ismi مَنْ , mübtedadır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ cümlesi, مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiilmuhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
مِنْكُمْ car-mecruru يَرْتَدِدْ fiilinin failinden mahzuf hale, عَنْ د۪ينِه۪ car-mecruru ise يَرْتَدِدْ fiiline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَيَمُتْ cümlesi, aynı üslupta gelmiş ve atıf harfi فَ ile يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يَرْتَدِدْ - يَرُدُّوكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ كَافِرٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
كَافِرٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فَ karinesiyle gelmiş cevap cümlesi olan فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve küfürde çok ileri gittiklerini ifade eder.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
‘Boşa gitmek’ manasındaki حَبِطَتْ fiili hakikatte devenin karnını bozuk yiyecekle doldurmasıdır. Bu kelime fesat ortak yönüyle kâfirlerin amellerine istiare yoluyla benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Dünya ve ahiret hayatı içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf على yerine kullanılmıştır. Dünya ve ahirette bulunmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Amellerin boşa gitmesinin, dünyada ve ahirette olmak üzere açıklanması taksim sanatıdır.
كَافِرٌ - كُفۡرُۢ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَن یَرۡتَدِدۡ مِنكُمۡ عَن دِینِهِ cümlesi ikinci itiraz cümlesidir veya önce geçen itiraz cümlesine matuftur. Cümleden maksat tahzirdir (sakındırmaktır). ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesiyle gelen cevap, isim cümlesi formunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. أُو۟لَـٰۤىِٕكَ müsnedün ileyh, حَبِطَتۡ müsneddir.
اُو۬لٰٓئِكَ ifadesi çoğuldur ve مَن kelimesine aittir. Çünkü مَن anlam olarak çoğuldur. حَبِطَتْ batıl olmak, boşa gitmek anlamına gelir. أَعۡمَـٰلُهُمۡ ifadesi sevapları anlamındadır. Çünkü asıl ameller onlardır. Kötü amellerin aslında hiç var olmaması lazımdır. Kendisine fayda vermeyecek bir iş yapan kişi için “Hiçbir şey yapmadı” veya “Bu yaptığı iş değil” denilir. Amelin boşa gitmesi onun dünya ve ahirette getireceği faydanın ortadan kalkmasıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Dilciler, حَبْطٌ kelimesinin asıl manasının, "devenin kendisine zarar veren bir şeyi yiyip, bundan dolayı karnı şişerek ölmesi" olduğunu söylemişlerdir. Amellerin boşa gitmesi de, حَبْطٌ kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü bu, ifsat edici şeyin kendisine arız olması sebebiyle bir şeyin bozulmasına benzer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ٢١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | muhakkak |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | iman edenler |
|
| 4 | وَالَّذِينَ | ve kimseler |
|
| 5 | هَاجَرُوا | ve hicret edenler |
|
| 6 | وَجَاهَدُوا | ve cihat edenler |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah |
|
| 10 | أُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 11 | يَرْجُونَ | umarlar |
|
| 12 | رَحْمَتَ | rahmetini |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 14 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 15 | غَفُورٌ | çok bağışlayan |
|
| 16 | رَحِيمٌ | çok merhamet edendir |
|
Raceve رجو :
رَجا kuyunun, göğün vs. yanı/kenarıdır. Çoğulu şeklindedir. İçinde bir sevincin, mutluluk sebebinin bulunacağı bir şeyin, bir olayın meydana gelmesini iktiza eden, gerektiren bir zandır. Erguvan, 'nın yani ümidin sevindirişi/mutlu edişi gibi insanı sevindiren/mutlu eden bir kırmızı tonudur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 28 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri ricâ, Recâi ve erguvandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Cihad kelimesinin anlamı sadece savaşla sınırlı olmayıp çok geniştir ve üç çeşittir: Düşmana karşı, şeytana karşı ve nefse karşı. Mücahede hem dille hem elle yapılır. İctihâd, gücünün tümünü kullanmak ve zorluğa katlanmak konusunda kendini zorlamaktır.
Hicret Allahın sevmediği herşeyden vazgeçmektir. Haramdan helale bir yolculuktur.
Hâcerû kelimesinin kökü hecr olup insanın beden, dil ya da kalp ile başkasından ayrılmasıdır Hicret, hicran, muhacir, Hacer, Hicrî kelimeleri bu kelimeden dilimize geçmiştir. Dolayısıyla hecere de cehede gibi bedenle ve dille olur.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker ism-i mevsûl اِنَّ ‘ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آمَنُوا ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
آمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘ la birinciye matuf olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هَاجَرُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
هَاجَرُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. جَـٰهَدُوا۟ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
جَـٰهَدُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. فِی سَبِیلِ car mecruru جَـٰهَدُوا۟ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
أُو۟لَـٰۤىِٕكَ یَرۡجُونَ cümlesi, إِنَّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِك mübteda olarak mahallen merfûdur. یَرۡجُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
یَرۡجُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. رَحۡمَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
آمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
هَاجَرُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’ dir.
جَـٰهَدُوا۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ‘ dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ haber olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ - , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i inkıtâdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ müsnedün ileyh, اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِۜ cümlesi müsneddir.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir. Ayrıca onların bilinen bir grup olduğuna ve sonradan gelecek habere dikkat çeker.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İkinci الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûlu, atıf harfi وَ ile birincisine atfedilmiştir. Sılası olan هَاجَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الَّذ۪ينَ ‘nin iman edenleri yüceltmek için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ cümlesi aynı üslüpla gelerek hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِۜ izafetinde Allah ismine muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.
سَبِیلِ ٱللَّهِ [Allah’ın yolu] ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müşebbehün bih (müsteârun minh) olan yol zikredilmiştir.
فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ ibaresinde فِی harfi إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِ cümlesi, ayetin başındaki mevsûlün haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberidir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf رَحْمَتَ اللّٰهِۜ izafetinde Allah ismine muzâf olan رَحْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Muhabbet ve mehabet duyguları uyandırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, tecrîd, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin sonunda müştakının zikredildiği رَحْمَتَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ءَامَنُوا۟ - هَاجَرُوا۟ - جَـٰهَدُوا۟ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
هَاجَرُوا۟ - جَـٰهَدُوا۟ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bahsi geçen kimselerin iman etmek, hicret etmek ve cihat etmek şeklinde özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِ [Onlar Allah’ın rahmetini umarlar.] Yani bunların ameli boşa çıkmaz, bilakis onlar sevabını umarak Allah’ın rahmetine gelirler. Burada ‘umma’ fiili şüpheli olduklarını anlatmak için değil, amellerinin reddedilmesinden korkarak, kabul edilmesini de umarak; amellerini az görüp emellerini talep ettikleri için bir methetmedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ [hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler] ifadesinde ism-i mevsûlün tekrar edilmesi hicretin ve cihadın önemini vurgulamak içindir; sanki umudu gerçekleştirmede o ikisinin bağımsız olduğunu göstermek istemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِ [İşte onlar Allah'ın rahmetini umarlar] sevabını demektir. Onlara umut vermesi amelin rahmeti mucip olmadığını ve buna kesin delalet etmediğini bildirmek içindir, çünkü itibar sonradır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu cümle hüküm ayetleri arasında gelmiş itiraz cümlesidir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
هَاجَرُوا۟ وَجَـٰهَدُوا۟ fiilleri mezid bablardan olan mufâale babından gelmiştir. Burada müşareket, gayret ve devamlılık manasındadır.
Mufâale babı fille, müşareket, gayret ve devamlılık, tadiye manalarını katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
المُجاهَدَةُ kelimesinin aslı, meşakkat anlamına gelen الجَهْدِ masdarıdır. "Mücâhede" nin o kimsenin Allah'ın dininin üstün gelmesi için gayretini, başkalarının gayretlerine katması manasına olması caizdir. Nitekim "müsâade" (yardımlaşma), daha fazla destek ve kuvvet meydana gelmesi için insanın dirseğini, başkalarının dirseğinin yanına getirmelerinden ibarettir. "Mücâhede" kelimesinden muradın, düşman savaşırken düşmana karşı savaşmak için bütün gayreti sarf etmek manası olması caizdir. Bu da, karşılıklı yapmayı ifade eden "müfâale" vezni ile ifade edilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِ , beklenen faydaları ummaktan ibaret olan recâ'; ümittir. Allah Teâlâ burada, onların Allah'ın sevabını ummakta olduklarını kastetmiştir. Çünkü muhatap yaptığı işte kazançlı çıktığını ve sevap elde ettiğini kesin olarak bilemiyor, fakat bunu bekliyor ve umuyordu.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu mananın رجى (ümid) kelimesiyle ifade edilmesinin anlamı şöyledir;
1) İman ve amelden dolayı sevap almak, aklen vacip değildir, bilakis bu, vaat hükmünden dolayıdır. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak sevabı, ümit etmeye bağlı kılmıştır.
2) Farz edelim ki, iman ve amelden dolayı sevap elde etmek, vaat hükmünden dolayı aklen vacip olsun. Fakat bu, bundan sonra bir daha küfretmemeye bağlıdır ki, bu şart ise, kesin ve kat'î olmayıp, şüpheli bir durum arz etmektedir. Binaenaleyh ortaya çıkan netice ümit etmek olup, kat'î bir neticeye varmak değildir.
3) Burada zikredilen iman, hicret ve Allah yolunda cihad etmektir. Bununla beraber öte yandan insanın, başka ameller de yapması lazımdır. Bu da, onu Allah'ın bu üç ameli yapmaya muvaffak kılması gibi, aynı şekilde diğer amelleri ifa etmeye muvaffak kılmasını dilemesi ve ümit etmesidir. İşte bu sebepledir ki onu Cenab-ı Hak, ümit etmeye bağlı ve müteallik kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve ayette tekrarlanması telezzüz ve teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Hükmün illetini bildirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, tecrîd, ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın غَفُورٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
رَح۪يمٌ - رَحْمَتَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle cümleler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, C. 2, s. 189)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ ٢١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْأَلُونَكَ | sana soruyorlar |
|
| 2 | عَنِ | -tan |
|
| 3 | الْخَمْرِ | şarap- |
|
| 4 | وَالْمَيْسِرِ | ve kumardan |
|
| 5 | قُلْ | de ki |
|
| 6 | فِيهِمَا | o ikisinde vardır |
|
| 7 | إِثْمٌ | günah |
|
| 8 | كَبِيرٌ | büyük |
|
| 9 | وَمَنَافِعُ | ve bazı yararlar |
|
| 10 | لِلنَّاسِ | insanlar için |
|
| 11 | وَإِثْمُهُمَا | fakat onların günahı |
|
| 12 | أَكْبَرُ | daha büyüktür |
|
| 13 | مِنْ | -ndan |
|
| 14 | نَفْعِهِمَا | yararı- |
|
| 15 | وَيَسْأَلُونَكَ | ve sana soruyorlar |
|
| 16 | مَاذَا | ne |
|
| 17 | يُنْفِقُونَ | infak edeceklerini |
|
| 18 | قُلِ | de ki |
|
| 19 | الْعَفْوَ | Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını) |
|
| 20 | كَذَٰلِكَ | böyle |
|
| 21 | يُبَيِّنُ | açıklıyor |
|
| 22 | اللَّهُ | Allah |
|
| 23 | لَكُمُ | size |
|
| 24 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 25 | لَعَلَّكُمْ | umulur ki |
|
| 26 | تَتَفَكَّرُونَ | düşünürsünüz |
|
Meysir, kolay olan şeydir. Kumarda kolay yoldan para kazanıldığı için adı kolaylık olmuş.
Burada infak edilecek şey için afv (lütuf, ihsan) kelimesi kullanılmış. Bu kelimenin ''fazlalık'' manasında olduğu yazılıdır. Türkçede suçu görmekten vaz geçmek manasında kullanıyoruz. Bu da bir çeşit lütuftur. Burada “kendi mülkünde olan bir şeyi başkasının mülküne geçirmek” anlamında kullanılmış. Tahkik sözlüğü bu kelimeyi birşeyden sarfı nazar etmek şeklinde tarif etmiş. Bu infakın en alt mertebesidir. Sonra nefsini kötü niyetten korumak gelir. Bu infaktan önce gerçekleşir. Yani infak etmemiz gereken kişi hakkında o bana şöyle şöyle yaptı, ona vermeyeyim gibi düşünmemek lazımdır. Sonra da hayır işlemek gelir. Dikkat edilirse 215. ayette de neyin infak edileceği sorulmuş, bu soruya cevap olarak infak edilecek yerler sayılmıştı. Burada da infak edilecek şey olarak umumi bir kelime olan afv kelimesi gelmiştir.
Bu sayfanın başındaki ilk ayette sevmediğiniz şeyler sizin için hayırlıdır geçmişti. İnfak da böyledir.
Günümüzde içkinin haram oluşu insanlara hatırlatıldığında bir kesim, onun faydası olduğunu, doktorunun kendisine tavsiye ettiğini vs. söylemektedir. Ayet içkinin faydaları olduğunu zaten teyit etmektedir. Ancak zararının faydasından daha çok olduğunu belirtmektedir.
Cahiliye arapları içki ve kumar meclislerini aynı zamanda fakir fukaraya ikram ve “meysir” adı verilen ve ayette yasaklanan kumar çeşidini fakirlere yardım için bir yol olarak görürlerdi.Veresiye bir deve alınıp oklar çekilerek kumar oynanır ,kaybedenler devenin bedelini öder ,kazananlar ise etlerini orada bulunanlara bağışlarlardı.Kur’ân bu masum yüzlü görünen kumarı yasaklamıştır.Yardımın daha meşru yolları vardır.Günümüzde hala Lasvegas gibi ekonomisini kumar üzerine kurmuş beldeler vardır.Buralardaki kumarhanelerde insanların bunalıp dışarı çıkmasını engellemek için içeri taze oksijen pompalanmakta ve kumar oynayanlara sürekli bedava içki ikramı yapılmaktadır.Lasvegas ın bağlı olduğu Nevada eyaleti Amerika da en fazla intiharın yaşandığı eyalet olarak kayıtlara geçmiştir.Ayette geçen. “Hamr-Şarap” aklı örten, sağlıklı düşünmeye imkan vermeyen her türlü içkinin ortak adıdır.
Bazı meal ve tefsirlerde zararı faydasından daha çoktur şeklinde tercüme edilmişse de, Kur’ân’ın içki ve kumar için kullandığı tamlama ”büyük günah” tır.Yani ikisinin günahı faydasından çoktur.
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar”
Daha önce de sormuşlardı hatırlarsanız (ayet 215) ve Allah cevap vermişti. Surenin başındaki sığırın kurban edilmesi hadisesini hatırlatıyor. Onlar sığırı kesmeyi geciktirmek veya kesmemek için soruları arttırmışlardı. Burada da yanıt sert geliyor. ”el afve (fazla olanı)” infak etsinler diyor Allah. Yani insan olarak yaşamak için gerekeni tut, gerisini ver demektir bu.
Fekera فكر :
فِكْرَةٌ öğrenmek maksadıyla maluma meyleden kuvvedir. تَفَكُّرٌ ise bu kuvvenin akli nazara//akıl bakış açısına göre hareket etmesidir ki bu hayvanlar için değil insanlar için söz konusudur. Bu da sadece kalpte bir sûreti/şekli meydana gelebilen şeyler için kullanılır. رَجُلُ فَكِيرٌ çok düşünen adam için söylenir. Edebiyatçılardan biri şöyle demiştir: فَرْكٌ sözcüğü ovmak fiilinin harflerinin yeri değiştirilerek oluşturulmuştur. Fakat anlamsal konularda kullanılmıştır. Bu da işlerin hakikatlerine ulaşmak için onları irdelemek ve araştırmaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı fiil formunda 18 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri fikir, tefekkür, efkar, mütefekkir, mefkure ve Fikret'tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Hamr (خمر) kelimesinin aslı birşeyi örtmektir. Kendisi ile örtü yapılan şeye himâr (خِمَار) denir ki baş örtme ile ilgili olan ayette geçen humur bu kelimenin çoğuludur. Örfte kadının başını örttüğü örtü için kullanılır. Bu ayette de kullanıldığı üzere hamr aynı zamanda içki demektir. Aklın işleyiş mekanizmasını örttüğünden bu adı almıştır. Himâr kelimesinden Türkçe’ye geçen kelimeler hamur ve mahmurdur. Hamur kelimesi unun suyla mayalanıp kaybolmasından elde edildiği için böyle isimlendirilmekte olup mahmur ise sarhoşluğun verdiği uyuşukluk, sersemlik içinde bulunan kimse için kullanılmaktadır.
İsmun kebîrun’da kastedilen büyük günah veya çok günahtır. Ayette geçen kebîr, kesîr (كَثِير) şeklinde de okunmuş olup, her iki kıraat de uygundur.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ
Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَنِ الْخَمْرِ car mecruru يَسْـَٔلُونَكَ fiiline mütealliktir. الْمَيْسِرِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ
Fiil cümlesidir. قُلۡ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavl ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. ف۪يهِمَٓا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِثْمٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. كَب۪يرٌ kelimesi اِثْمٌ ‘ nin sıfatı olup damme ile merfûdur. مَنَافِـعُ atıf harfi وَ ile اِثْمٌ ’ e matuftur. لِلنَّاسِ car mecruru مَنَافِـعُ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ itiraziyyedir. Haliyye olması da caizdir. اِثْمُهُمَٓا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَاۤ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَكْبَرُ haber olup damme ile merfûdur. مِنْ نَفْعِهِمَا car mecruru أَكۡبَرُ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَسْـَٔلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَاذَا istifham ismi, amili يُنْفِقُونَ ‘nin mukaddem mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
یُنفِقُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَاذَا ifadesi يَسْـَٔلُونَ fiilinin ikinci mef’ûlu olarak mahallen mansubdur.
ماذا ينفقون ibaresi یَسۡـَٔلُونَكَ fiilinin ikinci mef’ûludur. ما mübteda ve istifham harfidir. ذا haber olup ism-i mevsûl olan الذي manasındadır.(Ahmet bin Hırât, El’müctebî min-müşkil İrabi’l Kur’an)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
یُنفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نفق ’ dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَب۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَكۡبَرُ ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
Fiil cümlesidir. قُلِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavl الْعَفْوَ ’ dir. ٱلۡعَفۡوَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihidir. Takdiri, أنفقوا (infak ederler) şeklindedir.
كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. Bu ibare, amili تبيّنا olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذا işaret ism-i sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
یُبَیِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. ٱللَّهُ lafza-i celâli fail olup damme ile merfûdur. لَكُمُ car mecruru یُبَیِّنُ fiiline mütealliktir. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamiri, لَعَلَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَتَفَكَّرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
یُبَیِّنُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَتَفَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındandır. Sülâsîsi فكر ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
‘İstemek’ manasındaki سْـَٔل fiili, عَنِ harfi ceriyle kullanıldığında, sormak anlamına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْخَمْرِ - الْمَيْسِرِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümlede hazif yoluyla îcaz sanatı vardır. Takdiri; عن حكم الخمر والميسر (İçki ve kumarın hükmü hakkında) şeklindedir.
İstînâfiyye, İslam öncesi dönemde insanlar üzerinde galip gelen iki eylemi, yani şarap içmeyi ve kumarı geçersiz kılmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ [Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar.] Önceki ayetlerde cihad konusundan bahsedilmişti. Cihad ancak mal ve insanların dayanışması sayesinde yapılabilir. İçki ve kumar ise malı götürür ve insanlar arasındaki dayanışmayı yok eder. Bu sebeple onlardan kaçınsınlar ve daha güçlü bir şekilde cihad edebilsinler diye Cenab-ı Hak bu ikisinin haram olduğunu beyan etmiştir. Burada ashab-ı kiramın sorduğu sorular bir araya getirilerek cevaplanmaktadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
الْخَمْرِ kelimesi müştak bir isimdir. خَمَرَ fiilinin masdarıdır. Kaynayıp yoğunlaşınca köpürerek sarhoş edici hale gelen üzüm suyuna denir. Bu şekle gelmiş üzüm suyu; aklın, ahlakî davranışlarına engel olduğu için mecazen örtmek manasındaki ٱلۡخَمۡرِ kelimesiyle isimlendirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْمَيْسِرِ kelimesi يَسَر - يُسُر kökünden mimli masdar olarak ‘’kumar oynamak’’ anlamındadır. Kumarda kolaylıkla zahmetsiz mal çarpmak veya çarptırmak vardır. Kumar demek de zar gibi ne olacağı belli olmayan tehlikeli bir şeye bağlanarak mal vermek veya almak demektir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
خَمْر aslında örtmek anlamındadır. Sıkılmış ve köpük alıncaya kadar kaynatılmış üzüm suyuna خَمْر denilmesinin sebebi insanın aklını ve temyiz kudretini örttüğü içindir. Akıl ve temyizi haczettiği için ona سَكَر de denir.
الميسر - kumar, يُسْر (kolaylık) kökünden gelir. Çalışmadan, yorulmadan elde edilen bir kazanç olduğu için bu isim verilmiştir. Onun يَسَار - servet kökünden geldiği de söylenir. Kumar, serveti götürdüğü için bu isim verilmiş olabilir. O zamanlar bu kumar kıdah, ezlâm ve aklâm dedikleri aletlerle oynanıyordu. (Ebüssuûd, İrşâdü ’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur ف۪يهِمَٓا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اِثْمٌ , muahhar mübtedadır. اِثْمٌ ’ daki tenvin nev, kesret ve tahkir ifade eder.
اِثْمٌ için sıfat olan كَب۪يرٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَب۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اِثْمٌ ‘ün maddi bir varlık sıfatı olan büyük manasındaki كَب۪يرٌ ile sıfatlanması istiaredir. Canlılara mahsus olan bu sıfatla nitelenerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
كَب۪يرٌ kelimesi, asıl olarak bütün çeşitleriyle cüssedeki büyüklüğü ifade eder. Kuvvetli olmak, çokluk, yaşlılık ve ahlaksızlık manasında mecazdır. Hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Kuvvetli olmak; kişideki cüssenin büyüklüğüne benzetilmiştir. Çünkü bu kuvvetli oluş bilinen bir şeydir. Burada makam karinesi ile günahlarıni büyüklüğü anlamındadır. Benzer şekilde günahlara da kebîre denmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/216)
مَنَافِـعُ tezat nedeniyle اِثْمٌ ‘a atfedilmiştir. لِلنَّاسِ car mecruru مَنَافِـعُ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَنَافِـعُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
وَ , itiraziyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Birbirini takip eden iki cümle arasına gelen ara cümle, beliğ kelâmın güzelliğini daha da artırır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İtiraz cümleleri vasıtasıyla, bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
مِنْ نَفْعِهِمَاۜ car-mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden اَكْبَرُ ‘ya mütealliktir.
اِثْمٌ ‘ün maddi bir varlık sıfatı olan büyük manasındaki كَب۪يرٌ kelimesine isnad edilmesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan bu sıfata isnad edilerek cansız olan اِثْمُ , canlı bir varlık yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
كَب۪يرٌ kelimesi, asıl olarak bütün çeşitleriyle cüssedeki büyüklüğü ifade eder. Kuvvetli olmak, çokluk, yaşlılık ve ahlaksızlık manasında mecazdır. Hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Kuvvetli olmak; kişideki cüssenin büyüklüğüne benzetilmiştir. Çünkü bu kuvvetli oluş bilinen bir şeydir. Burada makam karinesi ile günahlarıni büyüklüğü anlamındadır. Benzer şekilde günahlara da kebîre denmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/216)
كَب۪يرٌ - أَكۡبَرُ ve مَنَـٰفِعُ - نَّفۡعِهِمَاۗ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِثْمٌ ve هِمَاۜ , ayette önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr ve ıtnâb sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ
Ayetin bu cümlesi atıf harfi وَ ‘la ilk یَسۡـَٔلُونَكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham üslubunda gelen مَاذَا يُنْفِقُونَ cümlesi يَسْـَٔلُونَكَ fiilinin ikinci mef’ûlüdür. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مَاذَا , istifham harfi olarak يُنْفِقُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
İstifhâm ismi مَاذَا , amili olan يُنْفِقُونَ ’ye takdim edilmiştir. İstifham isimleri sadaret hakkı nedeniyle takdim edilir.
يَسْـَٔلُونَكَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
یَسۡـَٔلُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
قُلِ الْعَفْوَۜ
Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan الْعَفْوَ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. الْعَفْوَ mahzuf bir fiilin mef’ûlüdür. Takdiri; أنفقوا (İnfak edin) şeklindedir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada الْعَفْوَ , ihtiyaçtan fazlası manasına gelir. Böylece infak etmek insanlar için kolaylaşmış olur. Onlara zor gelmez. Allah Teâlâ infakı insanlar için kolaylaştırdığını bildirmiştir. Onlara bu işi zorlaştırmamıştır. Sadaka ve infakı israf ve cimrilik olmayacak şekilde emretmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
الْعَفْوَ kelimesindeki harf-i tarif, cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah infakı teşvik için burada العَفْوَ kelimesini bütün infaklar manasında kullanmıştır. Bu da harcamaktan kastedilenin gönüllü harcama olduğuna dair delilidir. (Âşûr, Et - Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onlara mallarından infak etmeleri emredildiği zaman, bu durum nefislerine çok ağır geldi ve kendilerini sıkıntıya sokacak şekilde infak edeceklerini sandılar. Nasıl infak edeceklerini sordular ve kendilerine ahiretlerinde fayda sağlayacak, dünyalarında şefkatle yaklaşacak bir karşılık buldular. Kendilerine ağır gelmeyecek bir infakla sorumlu tutuldular. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
كَذٰلِكَ , amili يُبَيِّنُ olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri, تبيّنا كذلك şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın hükümlerine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırma amacına matuftur.Durumun ciddiyetinin derecesini göstermek bakımından da dikkat çekicidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُبَيِّنُ fiiline müteallik car-mecrur لَكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan الْاٰيَاتِ ‘ye takdim edilmiştir.
Ayetlerin açıklanması, onların anlaşılabilir ve manası vazıh olarak indirilmeleridir; yoksa önceleri karışık ve anlaşılmaz iken sonrasında açıkladı demek değildir.
كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ cümlesinde mürsel mücmel teşbih vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
يُبَيِّنُ [tebyin eder, açıklar] buyurulmak suretiyle istikbal kipinin kullanılması bunu insan zihninde canlandırmak içindir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Müşarun ileyhin beyan konusundaki kemali dolayısıyla tazim için uzak için kullanılan işaret ismi tercih edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhân/54, c. 5, s. 177, 205)
لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَتَفَكَّرُونَ ’nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Allah'tan istediğin bir şey gerçekleşmişse, bu iyi bir şeydir ama gerçekleşmemişse, belki bu daha da iyidir.
Otobüsü bekliyorum. Kendimce, gelmesi gereken saat gelip çattığında yola bakıyorum, gelmiyor. ‘Şimdi gelir’ diyerek kitap okumaya devam ediyorum. Dakikalar geçtikçe kafam otobüsün gelmediğine takılıyor. Kitaptaki cümlelerle, otobüsün neden gelmediğine dair fikirlerim çatışmaya başlıyor. Sabırsızlığın, içimdeki endişe ve huzursuzluğu uyandırdığını hissediyorum. Diğer insanların otobüsleri geldikçe daha da meraklanıyorum. Hele ki onların, otobüsümün gelmeyişiyle ilgili yorumlarını dinlemek gıcık ediyor. Bildiğim ve bilmediğim şeylere geç kalıyorum düşüncesinden yayılan ağırlığı bastırmak için dua etmeye başlıyorum. Dua ederken duanın getireceği huzuru hissetmek ve sakin kalmak için uğraşıyorum. Sabırla umuttan bir parçaya tutunmaya çalışıyorum. Karanlıkta odanın ışığını açmaya çalışan gibiyim. Sinirleniyorum. Otobüsün, bilmediğim gecikme sebebine söyleniyorum. ‘Sabır ediyorum işte. Sabrımın ödülü olarak otobüsüm gelsin artık’ diye düşünüyorum.
Halbuki bilmiyorum, belki o otobüsün gelmemesiyle o an için kötü gibi görünen bir iyilikle nimetleniyorum. Belki bilmediğim bir beladan korunuyorum. Belki otobüsü beklediğime, bindiğime, gitmek istediğim yere vardığıma, kendi ellerimle istediğime pişman olmaktan korunuyorum. Belki daha sonra gelecek, belki hiç gelmeyecek ama istediğim benim için hayırlı mı, ondan emin bile değilim aslında. Başkasına hayırla gelen, illa bana da hayırla gelecek diye bir şey yok. Ellerimle ve dilimle daralttığım duaları açmalıyım. İstediğim kalıplara değil, gerçekleşen de ve gerçekleşmeyen de gizlenmiş hayırlara odaklanmalıyım.
Duasını ferah tutanlardan.
İstediğinin hayırla gelmesi için ve istediklerine kavuşmaya da, kavuşmamaya da gönlü razı olanlardan olmak duasıyla.
Her şeyin en güzelini ve en hayırlısını bilen alemlerin Rabbi. Bizi affet. Aceleciliğimizi ve nankörlüğümüzü affet. Cahiller gibi ısrarla ve inatla bilmediğini istemekten koru. Sana geldik, Sana sığındık, bize yardım et.
***
Tarihten bugüne insanın heveslerinin değişmediği söylenir. Hakikaten, insan nefsinin düşkün olduğu dünyalıklar ortaktır. Mesela; içki ve kumar bu değişmez heveslere örnektir. Bu ikisinin zararlarına dair eski ve yeni birçok bilgiye ulaşılabilmektedir. Bağımlılıklar ve bunlardan dolayı yaşanan kayıpların ciddiyeti katlanarak artmaya devam etmektedir.
Yeni yapılan araştırmalar ışığında, kalbe faydalı olduğu iddia edilen az miktardaki içkinin bile beyne zarar verdiği çünkü beynin aktivite düzenini bozduğu anlaşılmıştır. Ancak dünyası için yaşayan insan, sahip olduğu bencillik ve kibir seviyesinden dolayı, Allah’ın İslam dini ile kendisini her manada koruduğunu görmez ve ikna olmaz bir haldedir.
Allah’a teslim olan bir kul, hayatı boyunca, farklı eğitimlerden geçer. Kendisini, Allah rızası için daha iyi bir kul olma umuduyla geliştirmeye çalışır. Bunun için de dininin, üzerine farz olan bölümlerini iyi bilmesi şarttır. Ancak, bir mü’minin ilk öğrenmesi gereken hallerden birisi: kendisini yaratan ve İslam’ı gönderen Rabbine güvenmesidir.
Emir ve yasakları için Allah-u Teâlâ, kullarını çeşitli açıklamalarla ikna etmek zorunda değildir. Zira, Allah’a imana ve O’nun sınırlarına itaat etmeye ihtiyacı olan yine insanın kendisidir. Dinden ve bilinçli dini yaşamdan uzaklaşan toplumlarda, hızla artan ahlaksızlık ve düzensizlik, bu ihtiyacın gerçekliğini kanıtlayan bir parçadır.
Bu yüzden, mü’min bir kul, nefsini bir kenara koyarak, Allah’ın her şeyin en iyisini bildiğine iman eder ve O’na dayanır. Yani helal ve haram emirler karşısında verdiği ilk tepki: ‘Allah en iyisini bilendir.’ olmalıdır. Nefsinden dolayı zorlandığı ameller ya da idrak edemediği emirlerin olması dünya imtihanının bir parçasıdır.
Samimi duygularla, Allah’ın sınırlarına uyan bir kul, yaşadıkça ve karşısına çıkan yeni bilgilerle ya da alametlerle daha da ikna olur. Zira o hayatını, nefsinin değil, kalbinin dünyasından yaşadığı için bencil duyguların sığlığından ve kibrinden sıyrılır. Böylece, sadece kendisi için yaşamadığını, hareketleriyle ve kararlarıyla etrafına, geleceğine ve sonraki hayatına olan etkinin ciddiyetini de idrak eder.
Ey Allahım! Bizi kendi ellerimizle ve kararlarımızla, nefsimize ve etrafımızdakilere, bilerek ya da bilmeyerek, zarar vermekten muhafaza buyur. Benliklerimizi bencillikten ve kibirden arındır. Bizi, Sana şeksiz ve şüphesiz güvenen ve yalnız Senin için amel eden kullarından eyle. Yapmakta ya da itaatte zorlandığımız emirlerini rahmetin ile kolaylaştır ve onları bize sevdir. Senin rızan için yaptığımız amellerdeki huşu, nur ve maddi-manevi bereket ile yollarımızı, gönüllerimizi ve yüzlerimizi aydınlat, ahlakımızı güzelleştir ve rızan ile iki cihan saadetine kavuştur.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji