وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ ٢٠٧
“Merdâti” yi iyi anlamak için üç seviyeden bahsedecek olursak.
1. seviye: Allah’ın hoşuna gitmeyecek şeylerden uzak durmaya çalışmak.
2. seviye: Allah’ın hoşuna gidecek rızasını kazandıracak şeyler yapmaya çalışmak.
3. seviye: Sadece ve sürekli Allah’ın rızasını kazandıracak şeyler yapmak.
İşte “merdâti” bu üçüncü seviyenin adıdır.
İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını isteyerek nefsini satar (yani nefsini feda eder).
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنَ النَّاسِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشْر۪ي ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشْر۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. نَفۡسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ابْتِغَٓاءَ sebebiyet bildiren mef’ûlun lieclih olup, fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرۡضَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. رَؤُ۫فٌ haber olup damme ile merfûdur. بِٱلۡعِبَادِ car mecruru رَؤُ۫فٌ ‘a mütealliktir.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ
Ayet, 204. ayette geçen ...فمن الناس cümlesine وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنَ ٱلنَّاسِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Müşterek ism-i mevsûl مَن , cümlenin muahhar mübtedasıdır.
Mevsûlün sılası olan يَشْر۪ي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِۜ cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayet, matuf olduğu cümleye benzer şekilde başlamıştır. Bu şekilde bir başka ayeti hatırlatan ifadelerde reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Bu sanat, iki ibare arasında geçenleri düşündürür. Bunlar sanki ara cümle gibi gelmiş, sonra tekrar ana konuya dönülmüştür.
Bahse konu olan kişinin adı, tazim amacıyla zikredilmeyip ism-i mevsûlle gelmiştir.
ٱبۡتِغَاۤءَ مَرۡضَاتِ ٱللَّهِۚ izafeti, az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur. Ayrıca bu izafette lafza-i celâle muzâf olan ٱبۡتِغَاۤءَ - مَرۡضَاتِ kelimeleri şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Burada geçen یَشۡرِی kelimesi, “satın almak” demektir, ama باع [satmak] manasında kullanılmıştır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/18, c. 7,S. 217)
مَن یَشۡرِی نَفۡسَهُ ifadesinde tasrihi tebeî istiare vardır. Müstear یَشۡرِی kelimesidir. Karine mef’ûl olan نَفۡسَ kelimesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru;1398)
Bu istiare farklı da kurulabilir. Ayette نَفۡسَهُ kelimesi ‘‘ticaret malı’’na benzetilir. Müşebbehu bih olan ‘‘ticâret malı’’ kelimesi hazfedilmiş, lâzımı olan یَشۡرِی fiili ayette yer almıştır. Böylece ayette müşebbehün bih değil de lazımı ve müşebbeh zikredildiği için istiare-i mekniyye olur.
“Kendini feda eden” ifadesi, nefsini Allah’a adayan anlamındadır. Bununla sadece Allah’ın rızasını talep eden kişi kastedilmektedir. Kişinin kendini Allah için satması, O’na itaat etmek ve yolunda cihad etmek için canını feda etmesi anlamında bir istiaredir. Allah Teâlâ’nın vereceği mükâfatı umarak onun için canını vermek anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Âşûr, يشري kelimesinin البذل (harcamak, sarf etmek, karşılıksız vermek) manasında mecaz olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haberi ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması kalplerde telezzüz, teberrük ve ünsiyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بِالْعِبَادِ car-mecruru, müsned olan رَؤُ۫فٌ ‘a mütealliktir.
رَؤُ۫فٌ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah lafzının zamir gelebilecekken açık isim olarak gelmesi, haberin büyüklüğünden dolayıdır ve öncesindeki cümlelerden bağımsız olup tezyil oluşması içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er -Ruveyni, Min Ğarîbî Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1399)
العباد lafzının zamir olarak gelmemesinin sebebi, Allah’ın re’fetinin tüm kulları kapsayarak umum ifade etmesi içindir. Başındaki ال da istiğrak içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveyni , Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1400)
Âşûr, بالعباد kelimesindeki ال için istiğrak, ahd veya muzâfun ileyhten ivaz olduğunu söylemiştir. Ona göre buradaki رَؤُ۫فٌ kelimesi de rahmet gibi lazımından kinayedir.
عِبَاد kelimesinin cemisi olarak neden kesret vezinlerinden biri olan fe’îl vezni yerine fi’âl vezni tercih edilerek عابد değil de عِبَاد ifadesi kullanılmıştır?
Fî’âl vezninin tercihinin arkasında dikkatle seçilmiş lafzın tınısındaki incelik vardır.
Bu incelik; ibâd (عِبَاد) kelimesinde kesradan fethaya intikal ve sonrasında uzatmaya işaret eden elifin gelmesidir.
Allah’a ibadet ederek O’na intisab etmek (aidiyet), insanı ahlâksızlık ve benzerine teslimiyet göstermekten uzaklaştırarak nefsi yüceltmeye ve yönünü mabudun huzuruna çevirmeye delalet eder.
Abîd (عَبِيد) lafzında ise; fethadan kesraya geçerek sonrasında “ya” nın gelişi; nefsin kırılmasını, rezilliğinin devam etmesini ve insanın başka bir insanı kul edinerek alçaldığını gösterir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,1631 Soru-cevap, S. 245, Bakara/23)