كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ ٢١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كُتِبَ | yazıldı (farz kılındı) |
|
| 2 | عَلَيْكُمُ | size |
|
| 3 | الْقِتَالُ | savaş |
|
| 4 | وَهُوَ | halbuki o |
|
| 5 | كُرْهٌ | hoşunuza gitmez |
|
| 6 | لَكُمْ | sizin |
|
| 7 | وَعَسَىٰ | olur ki bazen |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | تَكْرَهُوا | hoşlanmadığınız |
|
| 10 | شَيْئًا | bir şey |
|
| 11 | وَهُوَ | o |
|
| 12 | خَيْرٌ | hayırlıdır |
|
| 13 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 14 | وَعَسَىٰ | ve olur ki |
|
| 15 | أَنْ |
|
|
| 16 | تُحِبُّوا | hoşlandığınız |
|
| 17 | شَيْئًا | bir şey (de) |
|
| 18 | وَهُوَ | o |
|
| 19 | شَرٌّ | kötüdür |
|
| 20 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 21 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 22 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 23 | وَأَنْتُمْ | siz ise |
|
| 24 | لَا |
|
|
| 25 | تَعْلَمُونَ | bilmezsiniz |
|
A’sâ (عسى) arzu ve ümit etmektir. Lealle (لعلّ) de buna benzemektedir. Müfessirlerin çoğu bu kelimeler kullanılırken arzu ve ümit etmenin Allah’tan sâdır olmasının sahih olmadığını, bilakis Yüce Allah insanların O’ndan dilekte bulunmaları için o kelimeleri zikrettiğini ifade etmişlerdir. Kelimenin bu ayetteki manası ‘mümkün’dür.
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ
Fiil cümlesidir. كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَیۡكُمُ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. الْقِتَالُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ hal cümlesi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كُرْهٌ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru كُرْهٌ ’ e mütealliktir.
وَ istînâfiyyedir. عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder. Burada tam fiil olarak amel eder. اَنْ ve masdarı müevvel, عَسٰٓى ‘ nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَكْرَهُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. شَیۡـࣰٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ cümlesi, شَيْـٔاً ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ haber olup, damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru خَيْرٌ ’ e mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ikiside isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرٌ - شَرٌّ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref, haberini nasb eder. Burada tam fiil olarak amel eder. اَنْ ve masdarı müevvel, عَسَىٰۤ ‘ nın faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تُحِبُّوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesi, شَيْـٔاً ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur,
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. شَرٌّ haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْ car mecruru شَرٌّ ’ e mütealliktir.
عَسٰٓى burada لَعَلَّ gibi kullanılmaktadır. Kullar hakkında olduğunda beklenti ifade eder. Halîl b. Ahmed de Kitâbu’l-Ayn’da şöyle demiştir: عَسٰٓى fiili Allah tarafından kullanıldığında farziyet ifade eder.
Bir görüşe göre كَادَ gibi yaklaşma ifade eden bir kelimedir. Ancak كَادَ ile doğrudan muzâri fiil kullanılır ve كَادَ يَفْعَلُ كَذَا (Neredeyse bunu yapacaktı) denir. عَسَىٰۤ’ dan sonra ise اَنْ gelir. Bu ayette de اَنْ edatı gelmiştir.
Bir görüşe göre böyle bir hitap kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allah Teâlâ’dan da gelse işlerin sonunu bilmeyen insanlara hitap edildiğinden böyle denilmesi mümkün olur. Ayetlerde geçen tüm لَعَلَّ kelimeleri böyle yorumlanır. Bunun takdiri şudur: Nereden bilirsiniz ki, belki de hoşlanmadığınız o şeyler sizin için daha hayırlıdır. Dine izzet, düşmanlara kahır verecek, sizin ganimete ulaşmanızı sağlayacaktır. Eğer sizi öldürürlerse Allah katında yaşayan şehitler olursunuz ve yüksek derecelere, nihayeti olmayan sonsuz nimetlere ulaşırsınız. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
تُحِبُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حبب ’ dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یَعۡلَمُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعۡلَمُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كُتِبَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Car mecrur عَلَيْكُمُ , hitabın müminlere olduğunu belirtmek üzere naib-i failin önüne geçmiştir. Takdim-tehir sanatı, takdim edilenin cümledeki önemini vurgulamak için yapılmıştır. الْقِتَالُ kelimesinin başındaki ال cins manasınadır. Yalnız bu lam, istiğrak-ı hakiki değil, örfî manasınadır. Yani sadece din düşmanıyla savaşmak size farz kılındı demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
كُرْهٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
[Savaş boynunuza bir borç olarak yazıldı.] Yani bir önceki ayette bahsedilen cihad size farz kılınmıştır. [Hoşunuza gitmese de.] كُرْهٌ ve كرْهٌ iki lehçe kullanımıdır. Bir görüşe göre كُرْهٌ hoşlanmamak, كرْهٌ ise zorlamak anlamına gelir. Bu, ism-i mef‘ûl anlamında kullanılmış bir masdar veya başında bir ذو (sahip) takdir edilen, yani ذو كره (zorluk sahibi) anlamına gelen bir kelimedir. Sizin emrolunduğunuz ve sorumlu tutulduğunuz bu şey sizin seçiminizle değildir. Siz tabiatınız icabı ondan hoşlanmazsınız. İnsan tabiatının bir şeyden hoşlanmaması onun kınanmasını gerektirmez. Bilakis mizacı istemediği halde dinin emrine uyarak bunu yaparsa kulluk tam anlamıyla gerçekleşir. Allah Teâlâ [Müminlerden bir grup kesinlikle istemediği halde] (el-Enfâl 8/5) buyurmuştur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمۡۖ cümlesinde mübalağa ifade etmek için كُرْهٌ masdarı, ism-i mef’ûl olan مكروه yerinde gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Ayetteki كُرْهٌ (hoşa gitmeme) lafzından murad, savaşın insanın nefsine ağır gelmesidir. Mükellef her ne kadar Allah'ın emrettiği şeyin kendisi için bir kurtuluş vesilesi olduğunu bilse bile bu bilme, savaşı insana güç ve ağır gelmekten hariç tutamaz. Çünkü teklif, yapılmasında mutlaka bir külfet ve meşakkat bulunan şeyden ibarettir. Malumdur ki insan tabiatının en çok temayül ettiği şey yaşamaktır. Binaenaleyh ona en ağır gelen şey de savaştır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’ l- Gayb)
كٌرْهُ kelimesi, [Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olur] ayetinin de delalet ettiği gibi, "kerahet" (hoş görmeme) manasınadır. Bu hususta iki görüş vardır:
a) Manayı iyice belirtmek için masdarın vasıf (isim) yerinde kullanılmış olması. Bu savaşı onlar çok kerih gördükleri için, sanki kerahetin bizzat kendisiymiş gibi olmuştur.
b) Masdarın mef'ûl manasına olmasıdır. Mesela haberin "mahbûr" manasına gelmesi gibidir. Buna göre ayetteki, وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمۡۖ tabiri, مَكْرُوهٌ لكم demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette geçen ve ك - ر- ه kökünden gelen كُرۡه kelimesi, nefret etmek, sevmemek, hoşlanmamak, iğrenmek, tiksinmek demektir. Aynı kökten gelen "ikrah" ise zorlamak, icbar etmek anlamında kullanılır. Şu halde savaş hoşa gitmeyen fakat mecburen katlanılan bir haldir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu … وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
عَسٰٓى mazi fiil sıygasında gelmiş tam fiildir.
Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَكْرَهُوا شَيْـٔاً cümlesi, عَسٰٓى fiilinin faili konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupla gelen müteakip وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesi, önceki وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ cümlesiyle وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesi arasında altılı mukabele vardır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَكۡرَهُوا۟ - تُحِبُّوا۟ ve خَيْرٌ - شَرٌّ ve لَكُمْ - عَلَيْكُمُ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كُرْهٌ - شَرٌّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كُرْهٌ - تَكْرَهُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَسٰٓى - شَيْـٔاً - هُوَ - لَكُمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَسَىٰۤ muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle, عَسَيْتُمَا ،عَسَيْتُمْ şekilleri kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, فَهَلْ عَسَيْتُمْ (Muhammed, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53)
Bu bölüm öncesini tekit eden tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ [Belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır.] Bazen savaşmak gibi zor işler hoşunuza gitmese bile sizin için daha hayırlı olabilir. Çünkü savaşta iki güzellikten biri vardır: Ya zafer kazanarak ganimet sahibi olmak veya şehit olarak cennete girmek. وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ [Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür.] Mesela: savaşa gitmeyip evinde oturup kalma gibi hoşa giden şeyler birçok yönden kayıplarınıza neden olur. Savaştaki ganimeti ve ecri kaybeder. Düşmanın üstünlük kazanarak ülkeyi harabeye çevirmesine neden olabilir.(İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
عَسٰٓى kelimesi kendisinden sonra gelen hususların vukuunun beklenilmesine delalet eder. Bununla birlikte Allah Teâlâ hakkında bir şeyi ummak/olmasını beklemek tasavvur edilemez. Zira O, olmuş ve olacak her şeyi bilmektedir. Dolayısıyla عَسٰٓى burada tahkik ifade etmektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
عَسَىٰۤ kelimesi, لَعَلََّ kelimesi gibi şek ve şüphe anlamı vehmettirir. Allah hakkında kullanıldığında ise, yakîn ifade eder. Alimlerden, عَسَىٰۤ kelimesinin ümit uyandıran bir kelime olduğunu söyleyenler de vardır. Bu manaya göre bu kelime, bunu söyleyenin şek ve şüphesinin bulunduğuna delalet etmez. Ancak bu şek ve şüphenin, dinleyen kimse için söz konusu olduğuna delalet eder. Halil, "Kur'an-ı Kerim'de bizzat Allah lafzı ile birlikte kullanıldığında, عَسَىٰۤ ’nın vücub ifade ettiğini söylemiştir. Nitekim Hak Teâlâ, فَعَسى اللَّهُ اَنْ ياْتِيَ بِالفَتْحِ [Umulur ki Allah, fethi getirecektir] (Maide, 52) buyurmuş, nitekim tahakkuk da etmiştir. (Fahreddîn er - Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
شَرٌّ , kötülük demektir. Bunun aslı, bir şeyi yaymaktır. Eti veya elbiseyi kuruması için yaymak manasında bu fiil kullanılır. Yayıldığı için aleve de الشَّرَرُ denilir. Buna göre شَرٌّ ‘in manası, zararlı şeylerin yayılmasıdır. (Fahreddîn er - Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Ayrıca müsnedün ileyhin bu işi tekrarlayarak yaptığına işaret eder.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline tezat sebebiyle atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Son iki cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. İki mef’ûle müteaddi olan علم fiilinin mef’ûlleri hazfedilmiştir. Böylelikle muhatap, muhayyilesi kısıtlanmadan mef’ûlleri serbestçe düşünebilmektedir.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ cümlesiyle وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَعْلَمُ - لَا تَعْلَمُونَ۟ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu sanatlar sayesinde mana kalbe tam olarak yerleşir.
Son iki cümlenin takdiri; واللَّهُ يَعْلَمُ الخَيْرَ والشَّرَّ، وأنْتُمْ لا تَعْلَمُونَهُما (Allah hayrı ve şerri bilir ve siz onları bilmezsiniz) şeklindedir. Çünkü Allah her şeyin mahiyetini en iyi bilendir. İnsanların sahip olduğu bilgi karmaşık ve şüphelidir. Onlar kendilerince uygun olanı faydalı, sakıncalı olanı zararlı zannederler. Ayetin hepsini tekid eden tezyîl cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)