اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ ٢٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | خَرَجُوا | çıkanları |
|
| 6 | مِنْ | -ndan |
|
| 7 | دِيَارِهِمْ | yurtları- |
|
| 8 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 9 | أُلُوفٌ | binlerce kişi iken |
|
| 10 | حَذَرَ | korkusuyla |
|
| 11 | الْمَوْتِ | ölüm |
|
| 12 | فَقَالَ | demişti |
|
| 13 | لَهُمُ | onlara |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | مُوتُوا | Ölün! |
|
| 16 | ثُمَّ | sonra |
|
| 17 | أَحْيَاهُمْ | kendilerini diriltmişti |
|
| 18 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah |
|
| 20 | لَذُو | sahibidir |
|
| 21 | فَضْلٍ | ikram |
|
| 22 | عَلَى | karşı |
|
| 23 | النَّاسِ | insanlara |
|
| 24 | وَلَٰكِنَّ | ama |
|
| 25 | أَكْثَرَ | çoğu |
|
| 26 | النَّاسِ | insanların |
|
| 27 | لَا |
|
|
| 28 | يَشْكُرُونَ | şükretmezler |
|
Konu, tekrar savaşa dönmüştür. 216. ayette, Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı buyurulmuştu. 217’den itibaren boşanma, emzirme vb konular anlatıldı. Çünkü savaşta bir sürü insanlar ölecek, boşanma ve yetimlik durumları gündeme gelecektir.
Bu ayetle ilgili bir rivayet vardır. Bir veba salgını olmuş, İsrailoğulları ölümden korkmuş, ordular halinde oradan çıkmışlar. Bu ayetin onunla ilgili olduğu söyleniyor.
Bazı güvenilir yerlerde de bu ayetin böyle bir olayla alakasının olmadığı, farzı muhal kabilinden olduğu yazılıdır. (Bunlardan biri de Âşûr'dur)
Başka türlü yorumlayanlarda ise hiç bir açıklama yapılmamıştır. Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkmış olabilirler ama ölüp dirilme olayının olup olmadığı belli değildir.
Anlatmak istenen mana korkunun ecele faydası olmadığıdır. Bizim sebeplere sarılıp üzerimize düşeni yapmamız lazım.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiillidir. Fail müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl إِلَى harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَرَجُوا۟ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
خَرَجُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِن دِیَـٰرِ car mecruru خَرَجُوا۟ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمۡ mübteda olarak mahallen merfûdur. اُلُوفٌ haber olup damme ile merfûdur. حَذَرَ sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
أَلَمۡ تَرَ [Görmedin mi?] ifadesindeki elif; kınama, yadırgama anlamındaki soru elifidir (elifü’t-tevkîf). Görmek, bilmek anlamındadır. Bakmak, fiili yerinde kullanılmış bu sebeple kendisinden sonra إِلَى edatı getirilmiştir. Ayetin anlamı şöyle takdir edilebilir: “Onlara bakmadın mı?” “Bunu bilmedin mi?” “Şunu işitmedin mi?” Bu sorular da aslında “Şunu bil!”, “Şunu işit!” anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمُ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavl مُوتُوا۟ ’ dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مُوتُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَحْيَاهُمْۜ cümlesi, ثُمَّ atıf harfi ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فماتوا ثمّ أحياهم. (Öldüler sonra onları diriltti.) şeklindedir.
اَحْيَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هُمۡ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasına uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْيَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ذُو kelimesi إِنَّ 'nin haberi olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan, ref alameti و ’ dır. Aynı zamanda muzâftır. فَضۡلٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى ٱلنَّاسِ car mecruru فَضۡلٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَـٰكِنَّ istidrak harfidir. لَـٰكِنَّ harfi, اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre, لَـٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
اَكْثَرَ kelimesi لَـٰكِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا یَشۡكُرُونَ cümlesi, لَـٰكِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَشۡكُرُونَ fiili نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
اَكْثَرَ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِۖ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle birlikte تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
وَهُمْ اُلُوفٌ cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
حَذَرَ الْمَوْتِ ifadesi az sözle çok anlam ifadesi için izafet formunda gelmiştir. Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûl-i lieclihtir.
حَذَرَ الْمَوْتِ , izafetiyle الْمَوْتِ kişileştirilmiştir. Ölüm, bir şahıs özelliği olan uyarma anlamındaki حَذَرَ ‘ya izafe edilerek iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
حَذَرَ الْمَوْتِ "ölümden korktukları için" demektir. Her insanın ölümden korktuğu malumdur. Allahu Teâlâ ölüm korkusunu özellikle burada zikredince, ölüm sebebinin ister veba sebebi ile olsun, ister savaş yüzünden olsun bu hadisede daha fazla bulunduğu anlaşılmış oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَذَرَ ٱلۡمَوۡت ‘den murad, kasıp kavuran veba hastalığıdır. Bu hastalığın yol açtığı sonuç alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا cümlesi, atıf harfi فَ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مُوتُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ثُمَّ اَحْيَاهُمْ cümlesi, takdiri فماتوا (Ve öldüler) olan mukadder cümleye atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ٱلۡمَوۡتِ - أَحۡیَـٰهُمۡۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ٱلۡمَوۡتِ - مُوتُوا۟ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
أُلُوفٌ , cem’i kesret kalıbıdır. On binden fazla sayıyı ifade eder.
Bu cümle cihada teşvik etmek ve ecelin ertelenmeyeceği uyarısını hatırlatmak için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قالَ [Dedi] sözü yaratma manasında mecazdır ve ölüm hakikidir veya ölümle uyarma manasında ikazdır ve ölüm hakikidir, ya da Allah’ın bazı peygamberlerine vahiy olarak hakiki manada bir sözdür ve ölüm mecazî bir ölümdür. İlk durumda onlarda bir ölüm hali yaratmıştır. Bu hal; kalbin durması, idrak ve hislerin yok olması şeklindedir. Yaratma emrine uyan kişinin hali, amirinden emir alan kişinin hali manasında istiare yapılmıştır. Böylece temsil yoluyla müşebbehün bihin durumuna delalet eden mürekkep müşebbehin hali için kullanılmıştır. Sonra onlara arız olan bu hali ortadan kaldırarak onları hayata döndürmüştür. Bu yüzden başlarına gelen bu hal devam etseydi devamlı bir ölüm hali olacağını anlamışlardır.
İkinci ihtimale göre Allah onlara mahvolmayı göstermiş, ölümün kokusunu almışlar, sonra Allah onları salıvermiş ve diriltmiştir.
Üçüncü ihtimale göre de tahkir ve kötülemek için bir emir vermiş, onları zilletle küçük düşürmüş sonra diriltmiştir.Böylece onlarda cesaret, yiğitlik ruhu yerleşmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
أَلَمۡ تَرَ hitabı ile ilgili açıklama:
اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] ifadesindeki elif kınama, yadırgama anlamındaki soru elifidir (elifü’t-tevkîf). Görmek, bilmek anlamındadır. Bakmak fiili yerinde kullanılmış, bu sebeple kendisinden sonra إِلَى edatı getirilmiştir. Ayetin anlamı şöyle takdir edilebilir: “Onlara bakmadın mı?” “Bunu bilmedin mi?” “Şunu işitmedin mi?” Bu sorular da aslında “Şunu bil!”, “Şunu işit!” anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] ifadesi, Ehl-i Kitaptan o sözü edilenlerin hayat hikayelerini ve öncekilerin haberlerini işitenler için bir takrir, açıklayıcı, yerleştirici olup durumlarının ne kadar hayret verici olduğu bu ifade ile gösterilmektedir. Bununla öncekilerin durumunu ne görmüş ne de işitmiş olanlara hitap edilmesi de caizdir. Çünkü bu söz, hayrete düşürme anlamında olmak üzere darb-ı mesel konumunda zikredilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
أَلَمۡ تَر [Görmedin mi] ibaresi ‘’görmüş gibi bilgi sahibi olmadın mı?’’ demektir. Hitap umumidir. Hayret ifadesi olduğu da söylenir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Bil ki "ru'yet" (görme), bazan basiret ve kalbin görüşü manasına gelir ki bu 'bilmek" demektir. Bu aynen, وَاَرِنَا مَنَسِكِنَا [(Ey Rabbimiz!), bize ibadet edeceğimiz yerleri bildir] (Bakara, 128) yani "öğret" ve, لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ [İnsanlar arasında Allah'ın sana bildirdiği, yani öğrettiği şekilde hükmedesin diye..] (Nisa, 105) ayetlerinde olduğu gibidir.
Sonra "ru'yet" (görme) kelimesi, bazan muhatabın önceden bildiği şey hakkında, bazan da bilmediği şey hakkında kullanılır. Mesela birisi başkasına, yeni bir şey bildirmeyi kastederek, "Falanın başına geleni biliyor musun?" der. Bu ifade, "Falanın başına şu geldi" manasında ilk olarak o şeyi haber vermektir. Bu izaha göre, ayetin muhatabı olan Hazret-i Peygamber (s.a.v)'in, bahsedilen hadiseyi bu ayet ile öğrenmiş olması mümkün olduğu gibi ayetin nüzulünden önce de biliyor olması ve Allahu Teâlâ'nın onun bilgisine uygun olarak bu ayeti indirmiş olması da mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِینَ tabiri, içinde إِلَى harf-i cerinin muhataplarca "inteha" (son noktayı) bildiren bir edat olabileceği için yer almış olması muhtemeldir. Bu tıpkı, مِنْ فٌلَانِ اِلى فٌلان "falancadan falancaya" ifadesinde olduğu gibidir. Binaenaleyh bu, bir öğretenin öğretmesi ile öğrenen kimseyi, bu öğreten o bilgilere ulaştırmış ve onu o noktaya getirmiş demektir. İşte bu izahtan dolayı, bu ayette إلى harf-i cerinin gelmesi yerindedir. Bunun bir benzeri de, اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ [Rabbine bir bakmadın mı? O, gölgeyi nasıl uzatmış] (Furkan, 45) ayetidir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ
Ta’lil hükmündeki cümle, (Âşûr,Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
اِنَّ ’nin haberi لَذُو فَضْلٍ şeklinde veciz söz söyleme usullerinden olan izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkâf Suresi Belâgî Tefsiri, s. 238)
فَضْلٍ ’deki tenvin kesret, nev ve tazim ifade eder.
عَلَى النَّاسِ car-mecruru, فَضْلٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Lafza-i celâlin, zamir makamında zahir isim gelerek tekrar edilmesi onun eşsiz kudretinin yüceliğini vurgulamak amacıyla yapılmış ıtnâbtır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın insanlara lütfettiği bir kısım nimetlerin zikredilmesi ile Allah'ın yaratıcı kudretinin yüceliği sergilenmektedir. Asıl amaç yüce kudretini muhataba göstermektir.
Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmâc sanatıdır.
Lafza-i celâl bütün celâl ve kemâl sıfatları kapsar. İşte O dua edilmeye ve her şeyin O’ndan istenmesine layıktır. Çünkü O her şeye kâdirdir. Her şeyi ihsan eder. O’nun ihsan ettiklerinin en yücesi de mahlûkatına daha Kendisini tek olarak tanımadan, yani hacetlerini Kendisinden istemeye layık olan tek zat olduğunu bilmeden önce vermesidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 297)
Ayetin bu cümlesi mesel tarikinde tezyîldir.
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
Ayetin son cümlesi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İstidrak manasındaki لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ ’nin haberi olan لَا يَشْكُرُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَـٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474)
İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَكُمُ ‘deki muhatap zamirinden sonra, النَّاسِ zahir ismi zikredilerek gaibe iltifat edilmiştir.
اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
لَا يَشْكُرُونَ ibaresinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Bu cümle ile 57 ve 59. ayetlerin son cümleleri bir kelime hariç olmak üzere tekrarlanmıştır. Bu tekrar anlamı muhatabın zihnine iyice yerleştirmek gayesiyle yapılan ıtnâbtır. Ayrıca bu cümleler arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النَّاسِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ٱلنَّاسِ [insanlar] ın zamirle değil de zahir isimle zikredilmesi, bu nankörlük halinin pek çirkin olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ ibaresi, Kur'an'da 20 yerde, üç konuda kınama manasında gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez).
لَا یَشۡكُرُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. "Ey iman edenler!" şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut - Belagat)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)