Bakara Sûresi 284. Ayet

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ٢٨٤

Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلَّهِ Allah’ındır
2 مَا ne
3 فِي varsa
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve ne
6 فِي varsa
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 وَإِنْ ve eğer
9 تُبْدُوا açıklasanız da ب د و
10 مَا şeyi
11 فِي
12 أَنْفُسِكُمْ içlerinizdeki ن ف س
13 أَوْ veya
14 تُخْفُوهُ gizleseniz de خ ف ي
15 يُحَاسِبْكُمْ sizi hesaba çeker ح س ب
16 بِهِ onunla
17 اللَّهُ Allah
18 فَيَغْفِرُ bağışlar غ ف ر
19 لِمَنْ kimseyi
20 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
21 وَيُعَذِّبُ azabeder ع ذ ب
22 مَنْ kimseyi
23 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
24 وَاللَّهُ Allah
25 عَلَىٰ
26 كُلِّ her ك ل ل
27 شَيْءٍ şeye ش ي ا
28 قَدِيرٌ kadirdir ق د ر
 

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi وَ ' la makabline matuftur.

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُبْدُوا  şart fiili olup,  نَ ' un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ' ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تُخْفُو  fiili  نَ 'un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ' ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُحَاسِبْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِهِ  car mecruru  يُحَاسِبْ  fiiline mütealliktir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُبۡدُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ' dir.

تُخْفُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي' dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُحَاسِبْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  حسب ' dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

  فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

 Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. يَغْفِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl, لِ  harfi ceriyle  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ' dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ' dir. 

وَ  atıf harfidir.  يُعَذِّبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ' dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. 

A‘meş [v.148/765]  يُحَاسِبْكُمْ  ifadesinden bedel olarak,  فَ  olmadan يَغْفِر  şeklinde okumuştur. Bu bedelin manası,  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُ  [Allah sizi ondan dolayı hesaba çeker] cümlesinin tafsilatlandırılmasıdır. Çünkü tafsil ifadesi, tafsil edilen ifadeden daha açık seçik olur. Burada bu ifade, bedel-i ba’z mine’l-küll yani parçanın bütünden bedel olması ya da bedel-i iştimâl, yani kapsayıcı bedel şeklinde olup  ضَرَبْتُ زَيْدًا رَاْسَهُ [Zeyd’e, başına vurdum],  اَحَبَّ زَيْدًا عَقْلَهُ  [Zeyd’i, akıllılığını severim.] ifadeleri gibidir. Bu tür bedel isimlerde olduğu gibi fiillerde de olur, çünkü isimler de fiiller de beyana, izaha muhtaçtırlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

يُعَذِّبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب' dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ ' e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113) 

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’ tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ‘ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

Bu cümle  وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  (Bakara/283) cümlesi üzerine ta’lil ve istidlaldir (delildir.) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır. 

مَا  kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen  الْاَرْضِ [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşıyor. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakıyoruz. Onun için önce semavat söylenmiştir. Arzın tekil gelmesi, arzın tabakalarının hepsinin birbirine yapışık olması sebebiyledir. Ayrıca arzın çoğulu fesahata aykırı olduğu için Kur’an’da hiç geçmemiştir.  أراضي  kelimesi kulağı rahatsız eder. Talak/12 de çoğul olması gerekirken  مِثۡلَهُنَّۖ  denilerek bu durum önlenmiştir.

 وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.

Mef’ûl konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ' nın sılası mahzuftur. ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

تُخْفُوهُ  cümlesi,  اَوْ  atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

تُخْفُوهُ - تُبْدُوا  kelimeleri arasında tıbâkı icâb sanatı vardır.

ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  اَنْفُسِكُمْ , mazruf mesabesindedir. Allah’ın insanın zihninde taşıdığı olumlu olumsuz bütün düşüncelerini hesaba çekeceğini, mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Düşüncelere sahip olmak, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü nefis, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُحَاسِبْكُمْ  fiiline müteallik olan car-mecrur  بِهِ , konudaki önemine binaen, fail olan ism-i celâle takdim edilmiştir

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  cümlesiyle  تُخْفُوهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

تُبْدُوا  ve  تُخْفُوهُ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

اَوْ تُخْفُوهُ  atfı hesap için terakki manasındadır. Muktezâ-i zâhire göre kuvvetlinin zayıf üzerine atfı şekline gelmiştir. Kelam ispat makamında gelmiştir.  مَا  ; hayır ve şerrin tamamını kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ  cümlesi  وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ  cümlesi için hazırlık mahiyetindedir.  وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  cümlesi içerdiği hükmün bizzat kastedildiğini ve öncesindeki cümlenin de bunun için bir hazırlık olduğunu belirtmek için  ف  ile değil,  وَ  ile atfedilmiştir.  وَاِنْ تُبْدُوا  cümlesinin  وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  (Bakara/283) cümlesine atfı da caizdir.  لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ  cümlesi ise ikisi arasında itiraz olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ  [Eğer içinizde olan şeyi açığa vurur, gösterirseniz veya gizlerseniz,  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ  [Allah onun sebebiyle sizi hesaba çeker.] Ali İmran/29 da bu sıralama değişmiş,  اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ  [Eğer içinizde olan şeyi gizlerseniz veya açığa vurur, gösterirseniz] buyurulmuştur. Bunun sebebi Ali İmran suresinde konunun ilahi ilim olmasıdır. Allah’ın ilmi için gizli-açık arasında fark yoktur. Ama burada Bakara suresinde konu insanın kendi nefis muhasebesidir. Bu ayet nazil olduğu zaman, sahabe ”Biz içimizden geçen şeye engel olamıyoruz, aklımıza bin türlü fikir geliyor. Allah bizi bunlardan da sorumlu tutarsa bizim buna takatimiz yetmez demişler. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’ de ”Öyle demeyin, işittik ve itaat ettik deyin, Allah size bir kolaylığını verir” buyurmuştur. 

İnsanın zihninden gelip geçen, gayret edildiği halde kurtulma imkânı olmayan kötü tasavvurlardan (havâtır) dolayı bir sorumluluk yoktur. Çünkü bunu engellemek kulun iradesi dışındadır. Ancak üzerinde durulup düşünülen, niyet ve karar safhasına kadar getirilip zihinde canlı tutulan yahut bir dış etken sebebiyle uygulama imkânı olmamakla beraber zihinde uzun süre muhafaza edilen zararlı tasavvurlardan dolayı sorumluluk olduğu ileri sürülebilir. Zira böyle bir eğilimde havâtırdan kurtulma yerine, onun insan zihninde canlı tutularak benliğe yerleştirilmesi ve bunun giderek bir karakter haline dönüştürülmesi söz konusudur. 

Havâtırın dört kaynağı olduğu ileri sürülmektedir. Bunların bir kısmı Allah’tandır ki bunlara “havâtır-hak” denilmektedir. Bir kısmı da melekten gelmektedir. Bu türden havâtır da “ilham” adını almaktadır. Havâtırın diğer bir kaynağı da şeytandır. Bunlara da vesvese denilmektedir. Son kaynak da nefistir. Bu da “hevâcis” kavramı ile ifade edilir. Söz konusu olan tasavvurların son iki maddesi kötü, diğerleri ise iyi havâtır diye nitelendirilmektedir. Geniş bilgi için bkz. Topaloğlu, Bekir Çelebi, Kelam Terimleri Sözlüğü, “havâtır” md. (Muhsin Demirci) 

Burada sorumlu tutulmak ile kastedilen; İnsanın içinden geçirdiği ve yapmak istediği, fakat dış engeller nedeniyle yapamadığı kötülüklerdir. Çünkü kişi bunu yapmaya niyet etmiştir. Ama mesela hastalandı yapamadı.. Ama içinden geçen kötülüğe yine içinden gelen bir sesle karşı koyuyorsa, ben Müslümanım bana böyle şeyler yapmak yakışmaz deyip vaz geçiyorsa, o zaman sorumlu tutulmaz.

Ayetteki siyak, yani sözün gelişi, şahitliği gizlemek ve bildiğini söylememek gibi fena şeylere ait olduğundan, iyi olanlar dış görünüşüyle sanki hesaba çekilmenin dışında gibi görünüyor. İkinci bir husus "içinizde bulunanlar" zarf-ı müstekar olduğundan, içinizde iyice yer etmiş karar haline gelmiş olan duygu, düşünce ve niyetler için açık bir anlam taşıdığından bir var, bir yok olan gelip geçici ve kararsız duygular bunun dışında gibi görünüyor. Üçüncü olarak gizli tutmak ve açığa vurmak ihtiyarî fiillerden oldukları için insanların iradeleriyle ilgili olan işlere ve davranışlara, yine kendi içinde bulundurduğu niyet ve tasavvurlara ait olup, gayri iradî olanlar bunun dışında kalır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ

فَ , istînâfiyyedir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , cer harfi  لِ  ile  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlun bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi,  فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

يُعَذِّبُ  fiilinin mef’ûlü olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi ile  وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَيَغْفِرُ- يُعَذِّبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır. 

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Yüce Allah kıyamet günü gizli veya açık, bedenle veya kalple, bilerek veya bilmeyerek bir amel yapmış hiçbir kulu bırakmayacak, mutlaka onun hakkında karar verecek, dilediğini bağışlayacak, dilediğine ise dilediği şekilde azap edecektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

[İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de] yani içinizdeki kötülüğü gizleseniz de açıklasanız da [Allah sizi ondan dolayı hesaba çekecek, sonra dilediğini] yani gizli ya da açık günahlarından tevbe ederek mağfireti hak edenleri [bağışlayıp, dilediğine de] yani günahta ısrar etmek suretiyle cezaya müstahak olan kimseye de [azap edecektir.] İnsanın içinde gizlediği vesvese ve zihnî ses gibi şeyler buna dâhil değildir, çünkü insan bunlardan kurtulma gücüne sahip değildir. Sadece insanın kararlı ve inanarak yaptığı şeyler buna dâhildir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

 وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

وَ  istînâfiyyedir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , umum ve şümul için amili olan  قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.

شَيْءٍ ’ deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.

قَد۪يرٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مَا - فِي - اِنْ - اَوْ  kelimelerinin ayette tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek O’nun elindedir. Allah her şeye kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir. 

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle ilmin ve kudretin umumiliğine delalet etmek için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)