وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟ ٢٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | كُنْتُمْ | olur da |
|
| 3 | عَلَىٰ |
|
|
| 4 | سَفَرٍ | seferde |
|
| 5 | وَلَمْ |
|
|
| 6 | تَجِدُوا | bulamazsanız |
|
| 7 | كَاتِبًا | yazacak birini |
|
| 8 | فَرِهَانٌ | rehinler (yeter) |
|
| 9 | مَقْبُوضَةٌ | alınan |
|
| 10 | فَإِنْ | eğer |
|
| 11 | أَمِنَ | güvenirseniz |
|
| 12 | بَعْضُكُمْ | biriniz |
|
| 13 | بَعْضًا | diğerinize |
|
| 14 | فَلْيُؤَدِّ | ödesin |
|
| 15 | الَّذِي | kimse |
|
| 16 | اؤْتُمِنَ | kendisine güvenilen |
|
| 17 | أَمَانَتَهُ | emanetini |
|
| 18 | وَلْيَتَّقِ | ve korksun |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 20 | رَبَّهُ | Rabbi olan |
|
| 21 | وَلَا |
|
|
| 22 | تَكْتُمُوا | gizlemeyin |
|
| 23 | الشَّهَادَةَ | şahidliği |
|
| 24 | وَمَنْ | ve kimse |
|
| 25 | يَكْتُمْهَا | onu gizleyen |
|
| 26 | فَإِنَّهُ | şüphesiz o |
|
| 27 | اثِمٌ | günahkardır |
|
| 28 | قَلْبُهُ | onun kalbi |
|
| 29 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 30 | بِمَا | şeyleri |
|
| 31 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 32 | عَلِيمٌ | bilir |
|
Seferaسفر : سَفْرٌ bir şeyi örten/kapatan örtüyü veya perdeyi açmak ya da kaldırmaktır. Özellikle somut şeylerle ilgili kullanılır. İf'al formundaki إسْفارٌ sözcüğü ise özellikle renkle ilgili kullanılır. سِفْرٌ hakikatlerin örtüsünü ve perdesini açan veya kaldıran kitap manasını ifade eder ve çoğulu أسْفارٌ şeklinde gelir. Türkçede de kullandığımız sefir kelimesi (سَفِيرٌ) insanlar arasında aracılık ederek aralarındaki ihtilaf ve anlaşmazlığı izale eden, ortadan kaldıran kişidir. سَفْرٌ lafzı yolculuk/sefer yemeği ve bu yemeğin yeneceği kap demek olan sufra (سُفْرَة)sözcüğünden türetilmiştir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sefer, sefir, sefâret, safari, misafir ve sofradır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ' ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم 'ün ismi olarak mahallen merfûdur. عَلٰى سَفَرٍ car mecruru كُنتُم 'ün mahzuf haberine mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَجِدُوا fiili نَ 'un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. كَاتِبًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
رِهَانٌ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; الوثيقة (Vesika) şeklindedir. مَقْبُوضَةٌ kelimesi رِهَانٌ ' un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَقْبُوضَةٌ ; sülâsi mücerredi قبض olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
كَاتِبًا ; sülâsi mücerredi كتب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمِنَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. بَعْضُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَعْضًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لۡ , emir lamıdır. يُؤَدِّ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذِي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ 'dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اؤْتُمِنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو 'dir. اَمَانَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubtur.
وَ atıf harfidir. لۡ , emir lamıdır. يَتَّقِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَبَّ lafza-i celâlin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَتَّقِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي 'dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
اؤْتُمِنَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أمن ' dir.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
يُؤَدِّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أدي ' dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup, olumsuz emir manasındadır. تَكْتُمُوا fiili ن 'un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. الشَّهَادَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْتُمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir إِنَّ ' nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰثِمٌ kelimesi إِنَّ ' nin haberi olup damme ile merfûdur. قَلْبُ ism-i fail اٰثِمٌ ' un faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰثِمٌ; sülâsi mücerredi أثم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle عَل۪يمٌ۟ ' e müteallik olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ' dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ' un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَل۪يمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi sıygadaki nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ cümlesi, şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى سَفَرٍ nakıs fiil كان ’ nin mahzuf haberine mütealliktir.
وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا cümlesi, atıf harfi وَ ' la كان ’ nin haberine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Mef’ûl olan كَاتِبًا ' deki nekrelik herhangi bir manasında nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, nefyin umumuna ve şumulüne işarettir.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. رِهَانٌ , takdiri الوثيقة (Vesika) olan mübteda için haberdir.
فَرِهَانٌ için sıfat olan مَقْبُوضَةٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَرِهَانٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ ifadesinde tebeî istiare vardır. سَفَرٍ kelimesi مسافرين anlamındadır. Bu kişilerin seferdeki durumları, yolcunun bineğe hakimiyetine benzetilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/283)
Aynı zamanda bu kelime ‘’ortaya çıkma’'manasına gelir. Mesela; سِفْرِ kelimesi kitap demektir. Çünkü kitap bir şeyi ortaya kor ve izah eder. Yolculuğa da سَفَرَ denmiştir. Çünkü yolculuk insanların huyunu ortaya çıkarır veyahut insan, gölgeliğinden sahraya çıktığında herkesçe görülebilir. Veyahut da insan sahraya çıktığında evi boş ve muhafazasız kalır. Tan ağardığında اَسْفَرَ الصُّبْحٌ (sabah ortaya çıktı); Yine kalpte olan niyet ortaya çıktığında اَسْفَرَ سَفَارَةً denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada ‘’vesika’' rehindir. رِهَانٌ kelimesi رِهنٌ kelimesinin çoğuludur. Borç karşılığında güvence altına alınan mal anlamına gelir. مَقْبُوضَةٌ kelimesi rehinin sıfatıdır ve bu konudaki hükmün malın elde tutulmaya devam edilmesi olduğunu gösterir. Mal ancak kabzın başlaması ile rehin haline gelir. Bundan dolayı مَقْبُوضَةٌۜ [ele almayı] zikretmiş sonra رِهَانٌ [Rehin] şeklinde nitelemiştir. Ardından da malın elde tutulmasının sürekliliğini şart olarak belirlemiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
رِهنٌ kelimesinin asıl manası devamdır. Birşey devamlı hale geldiğinde رَهَنَ الشَّيْءُ denilir. Devamlı olan nimete de نِعْمَةُ رَاهِنَةٌ denilir. Bu asıl manayı anladığında, ayetteki رِهنٌ kelimesi (mef'ûl-ü mutlak) masdardır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada yolculuk esnasında rehin alma işi şart koşulmuş olsa da yolculuk olmadığı zamanlarda da rehin alınabilir. Bu, yalnızca yolculuk haline ait bir iş değildir. Burada rehinin yolculukta zikredilmesinin sebebi, genelde yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulanamayabileceği sebebiyledir. Burada rehin alınmakla emrolunması, hem kâtip ve hem şahit yerine geçmesi açısındandır. Rehin bırakılan şey, malı korumada bir güvence ve vesika olmaktadır. Dolayısıyla burada söylenen söz şart yoluyla olmayıp, genelin durumuna göredir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ
Cümle, atıf harfi فَ ile önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fail konumundaki has ism-i mevsûl الَّذِي ' nin sılası olan اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اؤْتُمِنَ fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اَمِنَ - اؤْتُمِنَ - اَمَانَتَهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَعْضُكُمْ - بَعْضًا kelimeleri arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ
وَ atıf harfidir. Cümle, şartın cevabı olan فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ cümlesine atfedilmiştir. Hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
رَبَّهُۜ izafeti lafza-ı celâlin sıfatıdır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّهُ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla هُ zamirinin ait olduğu kişi şeref kazanmıştır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ cümlesinde, sakındırmada mübalağa ifade etmek için Allah'ın ismi ile sıfatı bir arada gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Bu cümlede ulûhiyet unvanı (Allah) ile rubûbiyet sıfatının (Rabb) yan yana zikredilmesinde apaçık bir tekid ve sakındırma anlamı vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s - Selîm)
وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir uslubundan nehiy uslubuna iltifat vardır.وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ , şart ismidir. Şart cümlesi olan وَمَنْ يَكْتُمْهَا , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. يَكْتُمْهَا cümlesi مَنْ ’ in haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. اِنَّ ile tekid edilmiş cevap cümlesi فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsned olan اٰثِمٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
قَلْبُهُ kelimesi اِنَّ ' nin haberi olup fiil gibi amel eden ism-i fail kalıbındaki اٰثِمٌ ' un failidir.
اٰثِمٌ قَلْبُهُ ifadesinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Burada günah kelimesi kalbe nisbet edilmiştir. Halbuki günahkâr olan şahıstır. Çünkü şahitliği gizlemek; şahsın konuşmamasıyla olur. Ama kalp nedeniyle bu fiil işlendiği için kalbe nispet edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُ [Onun kalbi günahkârdır.] Bir görüşe göre onun kalbinin facir olduğu anlamına gelir. Bir anlayışa göre onun kalbi hesaba çekilir. Burada eylem kalp ile ilişkilendirilmiştir. Çünkü saklama işi kalpte olur. Kalbin buna yönelmesiyle gerçekleşir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
اٰثِمٌ قَلْبُهُ ifadesi; [Fakat Allah sizleri kalplerinizin kazandığı (كسبتْ) yüzünden cezalandıracaktır] Bakara/225 sözü gibidir. Çünkü günahkâr (اٰثِمٌ) olan ve (إثم) kazanan (كاسب), - daha önce söz edildiği üzere- kalp değil kalbin sahibidir.
İnsanın itaat-isyan, iyilik-kötülük gibi eylemlerine dair kalbi içinde kesin inanç ve kararlılık barındırmasından dolayı kazanma eyleminin kalbe nispeti caiz olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur'ân Mecazları)
فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُ Sanki “bu kimsenin kalbi günahkâr olmuştur” denilmektedir. Şehadeti gizlemek, onu içe atmak ve konuşmamak demektir. Bu günah kalp ile işlendiği için, günah işleme fiili kalbe isnat edilmiştir, çünkü fiillerin işlendikleri uzuvlara isnat edilmesi daha etkili bir ifade tarzıdır. Nitekim tekitli bir şekilde ifade etmek istediğin zaman “gözümle gördüm; kulağımla işittim; aklımla kavradım…” demez misin? Ayrıca kalp bütün uzuvların reisidir, salih olduğunda bütün bedenin ıslah olduğu, fasit olduğunda ise bütün bedenin fasit olduğu bir et parçasıdır. Burada sanki “günah nefsinin ta köküne kadar işlemiş; oradaki en değerli yeri ele geçirmiş” denilmek istenmiştir. Yine şehadeti gizlemenin sadece dil ile ilgili olan bir günah olduğu zannedilmesin, bu günahın işlenmesinde asıl unsurun ve günahın kaynağının kalp olduğu, dilin ise sadece onun tercümanı olduğu bilinsin diye bu şekilde ifade edilmiştir. Yine kalp fiilleri diğer uzuvların fiillerinden daha büyük olup onların kendisinden çıkıp salındığı bir kök gibidir. Nitekim dikkat edersen iyilik ve kötülüklerin aslı, birer kalp fiili olan iman ve küfürdür. İşte bütün bu nedenlerden dolayı şehadeti gizlemek kalbin günahlarından sayılınca, onun en büyük günahlardan olduğuna tanıklık edilmiş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اٰثِمٌ قَلْبُهُ ifadesi; kelamcıların pek çoğu şöyle demişlerdir: Kalp hem fail, hem arif, hem memur hem de menhî (yasaklanan)dir. Allahu Teâlâ " اٰثِمٌ " [ günah] hadisesini kalbe nisbet etmiştir. Eğer kalp fail olmasaydı, günahkâr addedilmezdi…(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟
Ayetin son cümlesi istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَللّٰهُ mübteda, عَل۪يمٌ۟ haberidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve ikazı artırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur بِمَا تَعْمَلُونَ , konudaki önemini vurgulamak için amili olan عَل۪يمٌ۟
‘a takdim edilmiştir.
مَا müşterek ism-i mevsûl, mecrur mahalde olup عَل۪يمٌ۟ ’ e mütealliktir. Sılası olan تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Müsned olan عَل۪يمٌ۟ mübalağalı ismi fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ عَل۪يمٌ۟ sözü, lafzen sarih olarak Allah'ın bütün yapılanları bildiğine delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Buna, lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyi bilen olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir.
تَعۡمَلُونَ - عَل۪يمٌ۟ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَكْتُمْهَا - لَا تَكْتُمُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟ [Allah, ne yaparsanız, hakkıyla bilendir.] Hak Teâlâ'nın bu buyruğu, insanları şehadeti gizlemeye cüret etmekten sakındırmanın bir ifadesidir. Çünkü mükellef olan kimse kalbinde gizlediği şeylerin Allah'ın bilmesinden gizli kalamayacağını bilince, Allah'ın emirlerine muhalefet etmekten korkarak daima bu endişeyi taşır. Çünkü o kimse, Allah Teâlâ'nın, kendisini yapmış olduğu bütün fiillerden sorguya çekeceğini ve bu fiillere mutlaka bir karşılık vereceğini bilir. Eğer yaptığı şeyler hayır ise karşılığı hayır; şer ise elde edeceği karşılık şer olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)