1 Mayıs 2024
Bakara Sûresi 283-286 (48. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 283. Ayet

وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  ٢٨٣


Eğer yolculukta olur da bir yazıcı bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler yeterlidir. Eğer birbirinize güvenirseniz kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi Allah’tan sakınsın. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 كُنْتُمْ olur da ك و ن
3 عَلَىٰ
4 سَفَرٍ seferde س ف ر
5 وَلَمْ
6 تَجِدُوا bulamazsanız و ج د
7 كَاتِبًا yazacak birini ك ت ب
8 فَرِهَانٌ rehinler (yeter) ر ه ن
9 مَقْبُوضَةٌ alınan ق ب ض
10 فَإِنْ eğer
11 أَمِنَ güvenirseniz ا م ن
12 بَعْضُكُمْ biriniz ب ع ض
13 بَعْضًا diğerinize ب ع ض
14 فَلْيُؤَدِّ ödesin ا د ي
15 الَّذِي kimse
16 اؤْتُمِنَ kendisine güvenilen ا م ن
17 أَمَانَتَهُ emanetini ا م ن
18 وَلْيَتَّقِ ve korksun و ق ي
19 اللَّهَ Allah’tan
20 رَبَّهُ Rabbi olan ر ب ب
21 وَلَا
22 تَكْتُمُوا gizlemeyin ك ت م
23 الشَّهَادَةَ şahidliği ش ه د
24 وَمَنْ ve kimse
25 يَكْتُمْهَا onu gizleyen ك ت م
26 فَإِنَّهُ şüphesiz o
27 اثِمٌ günahkardır ا ث م
28 قَلْبُهُ onun kalbi ق ل ب
29 وَاللَّهُ Allah
30 بِمَا şeyleri
31 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
32 عَلِيمٌ bilir ع ل م

 Seferaسفر : سَفْرٌ  bir şeyi örten/kapatan örtüyü veya perdeyi açmak ya da kaldırmaktır. Özellikle somut şeylerle ilgili kullanılır. İf'al formundaki إسْفارٌ sözcüğü ise özellikle renkle ilgili kullanılır. سِفْرٌ hakikatlerin örtüsünü ve perdesini açan veya kaldıran kitap manasını ifade eder ve çoğulu أسْفارٌ  şeklinde gelir. Türkçede de kullandığımız sefir kelimesi (سَفِيرٌ) insanlar arasında aracılık ederek aralarındaki ihtilaf ve anlaşmazlığı izale eden, ortadan kaldıran kişidir. سَفْرٌ lafzı yolculuk/sefer yemeği ve bu yemeğin yeneceği kap demek olan sufra (سُفْرَة)sözcüğünden türetilmiştir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sefer, sefir, sefâret, safari, misafir ve sofradır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ' ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم 'ün ismi olarak mahallen merfûdur. عَلٰى سَفَرٍ  car mecruru كُنتُم 'ün mahzuf haberine mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تَجِدُوا  fiili  نَ 'un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. كَاتِبًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

رِهَانٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri;  الوثيقة (Vesika) şeklindedir. مَقْبُوضَةٌ  kelimesi  رِهَانٌ ' un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَقْبُوضَةٌ ; sülâsi mücerredi  قبض  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür. 

كَاتِبًا ; sülâsi mücerredi  كتب  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِنَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. بَعْضُ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بَعْضًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لۡ , emir lamıdır.  يُؤَدِّ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذِي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ 'dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اؤْتُمِنَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. اَمَانَتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubtur.

وَ  atıf harfidir. لۡ , emir lamıdır.  يَتَّقِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  رَبَّ  lafza-i celâlin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَتَّقِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي 'dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

اؤْتُمِنَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أمن ' dir. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.   

يُؤَدِّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  أدي ' dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

    

وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَا  nehiy harfi olup, olumsuz emir manasındadır. تَكْتُمُوا  fiili  ن 'un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. الشَّهَادَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

 

وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَكْتُمْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamir  إِنَّ ' nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰثِمٌ  kelimesi  إِنَّ ' nin haberi olup damme ile merfûdur. قَلْبُ  ism-i fail  اٰثِمٌ ' un faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰثِمٌ; sülâsi mücerredi  أثم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ۟ ' e müteallik olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ ' dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ' un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur.

 عَل۪يمٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌۜ

 

 وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi sıygadaki nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden  وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ cümlesi, şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى سَفَرٍ  nakıs fiil  كان ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. 

وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا  cümlesi, atıf harfi  وَ ' la  كان ’ nin haberine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. 

Mef’ûl olan  كَاتِبًا ' deki nekrelik herhangi bir manasında nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, nefyin umumuna ve şumulüne işarettir.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  رِهَانٌ , takdiri  الوثيقة (Vesika) olan mübteda için haberdir.

فَرِهَانٌ  için sıfat olan  مَقْبُوضَةٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَرِهَانٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

اِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ  ifadesinde tebeî istiare vardır. سَفَرٍ  kelimesi  مسافرين  anlamındadır. Bu kişilerin seferdeki durumları, yolcunun bineğe hakimiyetine benzetilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/283)

Aynı zamanda bu kelime ‘’ortaya çıkma’'manasına gelir. Mesela;  سِفْرِ  kelimesi kitap demektir. Çünkü kitap bir şeyi ortaya kor ve izah eder. Yolculuğa da سَفَرَ  denmiştir. Çünkü yolculuk insanların huyunu ortaya çıkarır veyahut insan, gölgeliğinden sahraya çıktığında herkesçe görülebilir. Veyahut da insan sahraya çıktığında evi boş ve muhafazasız kalır. Tan ağardığında  اَسْفَرَ الصُّبْحٌ  (sabah ortaya çıktı); Yine kalpte olan niyet ortaya çıktığında  اَسْفَرَ سَفَارَةً  denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

Burada ‘’vesika’' rehindir. رِهَانٌ  kelimesi  رِهنٌ  kelimesinin çoğuludur. Borç karşılığında güvence altına alınan mal anlamına gelir. مَقْبُوضَةٌ  kelimesi rehinin sıfatıdır ve bu konudaki hükmün malın elde tutulmaya devam edilmesi olduğunu gösterir. Mal ancak kabzın başlaması ile rehin haline gelir. Bundan dolayı  مَقْبُوضَةٌۜ [ele almayı] zikretmiş sonra  رِهَانٌ  [Rehin] şeklinde nitelemiştir. Ardından da malın elde tutulmasının sürekliliğini şart olarak belirlemiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

رِهنٌ  kelimesinin asıl manası devamdır. Birşey devamlı hale geldiğinde  رَهَنَ الشَّيْءُ  denilir. Devamlı olan nimete de  نِعْمَةُ رَاهِنَةٌ  denilir. Bu asıl manayı anladığında, ayetteki  رِهنٌ  kelimesi (mef'ûl-ü mutlak) masdardır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)   

Burada yolculuk esnasında rehin alma işi şart koşulmuş olsa da yolculuk olmadığı zamanlarda da rehin alınabilir. Bu, yalnızca yolculuk haline ait bir iş değildir. Burada rehinin yolculukta zikredilmesinin sebebi, genelde yolculuk esnasında kâtip ve şahit bulanamayabileceği sebebiyledir. Burada rehin alınmakla emrolunması, hem kâtip ve hem şahit yerine geçmesi açısındandır. Rehin bırakılan şey, malı korumada bir güvence ve vesika olmaktadır. Dolayısıyla burada söylenen söz şart yoluyla olmayıp, genelin durumuna göredir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


 فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Şart üslubundaki terkipte  اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fail konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذِي ' nin sılası olan  اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اؤْتُمِنَ  fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اَمِنَ - اؤْتُمِنَ - اَمَانَتَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَعْضُكُمْ - بَعْضًا  kelimeleri arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُۜ

 

وَ  atıf harfidir. Cümle, şartın cevabı olan  فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

رَبَّهُۜ  izafeti lafza-ı celâlin sıfatıdır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّهُ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  هُ  zamirinin ait olduğu kişi şeref kazanmıştır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ  cümlesinde, sakındırmada mübalağa ifade etmek için Allah'ın ismi ile sıfatı bir arada gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bu cümlede ulûhiyet unvanı (Allah) ile rubûbiyet sıfatının (Rabb) yan yana  zikredilmesinde apaçık bir tekid ve sakındırma anlamı vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s - Selîm)

وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَۜ

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir uslubundan nehiy uslubuna iltifat vardır. 

وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُۜ  

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ , şart ismidir. Şart cümlesi olan  وَمَنْ يَكْتُمْهَا , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  يَكْتُمْهَا  cümlesi  مَنْ ’ in haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Müsned olan  اٰثِمٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

قَلْبُهُ  kelimesi  اِنَّ ' nin haberi olup fiil gibi amel eden ism-i fail kalıbındaki  اٰثِمٌ ' un failidir.

اٰثِمٌ قَلْبُهُ  ifadesinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Burada günah kelimesi kalbe nisbet edilmiştir. Halbuki günahkâr olan şahıstır. Çünkü şahitliği gizlemek; şahsın konuşmamasıyla olur. Ama kalp nedeniyle bu fiil işlendiği için kalbe nispet edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُ  [Onun kalbi günahkârdır.] Bir görüşe göre onun kalbinin facir olduğu anlamına gelir. Bir anlayışa göre onun kalbi hesaba çekilir. Burada eylem kalp ile ilişkilendirilmiştir. Çünkü saklama işi kalpte olur. Kalbin buna yönelmesiyle gerçekleşir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اٰثِمٌ قَلْبُهُ  ifadesi; [Fakat Allah sizleri kalplerinizin kazandığı (كسبتْ) yüzünden cezalandıracaktır] Bakara/225 sözü gibidir. Çünkü günahkâr (اٰثِمٌ) olan ve (إثم) kazanan (كاسب), - daha önce söz edildiği üzere- kalp değil kalbin sahibidir. 

İnsanın itaat-isyan, iyilik-kötülük gibi eylemlerine dair kalbi içinde kesin inanç ve kararlılık barındırmasından dolayı kazanma eyleminin kalbe nispeti caiz olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur'ân Mecazları)

فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُ  Sanki “bu kimsenin kalbi günahkâr olmuştur” denilmektedir. Şehadeti gizlemek, onu içe atmak ve konuşmamak demektir. Bu günah kalp ile işlendiği için, günah işleme fiili kalbe isnat edilmiştir, çünkü fiillerin işlendikleri uzuvlara isnat edilmesi daha etkili bir ifade tarzıdır. Nitekim tekitli bir şekilde ifade etmek istediğin zaman “gözümle gördüm; kulağımla işittim; aklımla kavradım…” demez misin? Ayrıca kalp bütün uzuvların reisidir, salih olduğunda bütün bedenin ıslah olduğu, fasit olduğunda ise bütün bedenin fasit olduğu bir et parçasıdır.  Burada sanki “günah nefsinin ta köküne kadar işlemiş; oradaki en değerli yeri ele geçirmiş” denilmek istenmiştir. Yine şehadeti gizlemenin sadece dil ile ilgili olan bir günah olduğu zannedilmesin, bu günahın işlenmesinde asıl unsurun ve günahın kaynağının kalp olduğu, dilin ise sadece onun tercümanı olduğu bilinsin diye bu şekilde ifade edilmiştir. Yine kalp fiilleri diğer uzuvların fiillerinden daha büyük olup onların kendisinden çıkıp salındığı bir kök gibidir. Nitekim dikkat edersen iyilik ve kötülüklerin aslı, birer kalp fiili olan iman ve küfürdür. İşte bütün bu nedenlerden dolayı şehadeti gizlemek kalbin günahlarından sayılınca, onun en büyük günahlardan olduğuna tanıklık edilmiş olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اٰثِمٌ قَلْبُهُ  ifadesi; kelamcıların pek çoğu şöyle demişlerdir: Kalp hem fail, hem arif, hem memur hem de menhî (yasaklanan)dir. Allahu Teâlâ " اٰثِمٌ " [ günah] hadisesini kalbe nisbet etmiştir. Eğer kalp fail olmasaydı, günahkâr addedilmezdi…(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟

 

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَللّٰهُ  mübteda,  عَل۪يمٌ۟  haberidir. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve ikazı artırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  بِمَا تَعْمَلُونَ , konudaki önemini vurgulamak için amili olan  عَل۪يمٌ۟

‘a takdim edilmiştir.

مَا  müşterek ism-i mevsûl, mecrur mahalde olup  عَل۪يمٌ۟ ’ e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Müsned olan  عَل۪يمٌ۟  mübalağalı ismi fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  sözü, lafzen sarih olarak Allah'ın bütün yapılanları bildiğine delalet eder. Ama maksat bu yapılanlara karşılık ahirette verilecek sevap ve cezayı hatırlatmaktır. Buna, lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyi bilen olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir.

تَعۡمَلُونَ - عَل۪يمٌ۟  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَكْتُمْهَا - لَا تَكْتُمُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  [Allah, ne yaparsanız, hakkıyla bilendir.] Hak Teâlâ'nın bu buyruğu, insanları şehadeti gizlemeye cüret etmekten sakındırmanın bir ifadesidir. Çünkü mükellef olan kimse kalbinde gizlediği şeylerin Allah'ın bilmesinden gizli kalamayacağını bilince, Allah'ın emirlerine muhalefet etmekten korkarak daima bu endişeyi taşır. Çünkü o kimse, Allah Teâlâ'nın, kendisini yapmış olduğu bütün fiillerden sorguya çekeceğini ve bu fiillere mutlaka bir karşılık vereceğini bilir. Eğer yaptığı şeyler hayır ise karşılığı hayır; şer ise elde edeceği karşılık şer olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bakara Sûresi 284. Ayet

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ٢٨٤


Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلَّهِ Allah’ındır
2 مَا ne
3 فِي varsa
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve ne
6 فِي varsa
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 وَإِنْ ve eğer
9 تُبْدُوا açıklasanız da ب د و
10 مَا şeyi
11 فِي
12 أَنْفُسِكُمْ içlerinizdeki ن ف س
13 أَوْ veya
14 تُخْفُوهُ gizleseniz de خ ف ي
15 يُحَاسِبْكُمْ sizi hesaba çeker ح س ب
16 بِهِ onunla
17 اللَّهُ Allah
18 فَيَغْفِرُ bağışlar غ ف ر
19 لِمَنْ kimseyi
20 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
21 وَيُعَذِّبُ azabeder ع ذ ب
22 مَنْ kimseyi
23 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
24 وَاللَّهُ Allah
25 عَلَىٰ
26 كُلِّ her ك ل ل
27 شَيْءٍ şeye ش ي ا
28 قَدِيرٌ kadirdir ق د ر

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi وَ ' la makabline matuftur.

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُبْدُوا  şart fiili olup,  نَ ' un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ' ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تُخْفُو  fiili  نَ 'un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ' ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُحَاسِبْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِهِ  car mecruru  يُحَاسِبْ  fiiline mütealliktir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُبۡدُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ' dir.

تُخْفُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي' dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُحَاسِبْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  حسب ' dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

  فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

 Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir. يَغْفِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl, لِ  harfi ceriyle  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ' dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ' dir. 

وَ  atıf harfidir.  يُعَذِّبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ' dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. 

A‘meş [v.148/765]  يُحَاسِبْكُمْ  ifadesinden bedel olarak,  فَ  olmadan يَغْفِر  şeklinde okumuştur. Bu bedelin manası,  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُ  [Allah sizi ondan dolayı hesaba çeker] cümlesinin tafsilatlandırılmasıdır. Çünkü tafsil ifadesi, tafsil edilen ifadeden daha açık seçik olur. Burada bu ifade, bedel-i ba’z mine’l-küll yani parçanın bütünden bedel olması ya da bedel-i iştimâl, yani kapsayıcı bedel şeklinde olup  ضَرَبْتُ زَيْدًا رَاْسَهُ [Zeyd’e, başına vurdum],  اَحَبَّ زَيْدًا عَقْلَهُ  [Zeyd’i, akıllılığını severim.] ifadeleri gibidir. Bu tür bedel isimlerde olduğu gibi fiillerde de olur, çünkü isimler de fiiller de beyana, izaha muhtaçtırlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

يُعَذِّبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب' dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ ' e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl birinciye atfedilmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113) 

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’ tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ‘ deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

Bu cümle  وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  (Bakara/283) cümlesi üzerine ta’lil ve istidlaldir (delildir.) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları sanatları vardır. 

مَا  kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

السَّمٰوَاتِ  [Gökler] kelimesinde zımnen  الْاَرْضِ [arz] da ifade edilir. Böyle yerlerde umumdan sonra husus zikrediliyor diyebiliriz. Biz arzın üzerinde yaşadığımız için arz bizim için ayrıca bir önem taşıyor. Ayrıca biz önce yukarıya, etrafa bakıyoruz. Onun için önce semavat söylenmiştir. Arzın tekil gelmesi, arzın tabakalarının hepsinin birbirine yapışık olması sebebiyledir. Ayrıca arzın çoğulu fesahata aykırı olduğu için Kur’an’da hiç geçmemiştir.  أراضي  kelimesi kulağı rahatsız eder. Talak/12 de çoğul olması gerekirken  مِثۡلَهُنَّۖ  denilerek bu durum önlenmiştir.

 وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.

Mef’ûl konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ' nın sılası mahzuftur. ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

تُخْفُوهُ  cümlesi,  اَوْ  atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

تُخْفُوهُ - تُبْدُوا  kelimeleri arasında tıbâkı icâb sanatı vardır.

ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  اَنْفُسِكُمْ , mazruf mesabesindedir. Allah’ın insanın zihninde taşıdığı olumlu olumsuz bütün düşüncelerini hesaba çekeceğini, mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Düşüncelere sahip olmak, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Çünkü nefis, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُحَاسِبْكُمْ  fiiline müteallik olan car-mecrur  بِهِ , konudaki önemine binaen, fail olan ism-i celâle takdim edilmiştir

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  cümlesiyle  تُخْفُوهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

تُبْدُوا  ve  تُخْفُوهُ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

اَوْ تُخْفُوهُ  atfı hesap için terakki manasındadır. Muktezâ-i zâhire göre kuvvetlinin zayıf üzerine atfı şekline gelmiştir. Kelam ispat makamında gelmiştir.  مَا  ; hayır ve şerrin tamamını kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ  cümlesi  وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ  cümlesi için hazırlık mahiyetindedir.  وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ  cümlesi içerdiği hükmün bizzat kastedildiğini ve öncesindeki cümlenin de bunun için bir hazırlık olduğunu belirtmek için  ف  ile değil,  وَ  ile atfedilmiştir.  وَاِنْ تُبْدُوا  cümlesinin  وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ۟  (Bakara/283) cümlesine atfı da caizdir.  لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ  cümlesi ise ikisi arasında itiraz olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ  [Eğer içinizde olan şeyi açığa vurur, gösterirseniz veya gizlerseniz,  يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ  [Allah onun sebebiyle sizi hesaba çeker.] Ali İmran/29 da bu sıralama değişmiş,  اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ  [Eğer içinizde olan şeyi gizlerseniz veya açığa vurur, gösterirseniz] buyurulmuştur. Bunun sebebi Ali İmran suresinde konunun ilahi ilim olmasıdır. Allah’ın ilmi için gizli-açık arasında fark yoktur. Ama burada Bakara suresinde konu insanın kendi nefis muhasebesidir. Bu ayet nazil olduğu zaman, sahabe ”Biz içimizden geçen şeye engel olamıyoruz, aklımıza bin türlü fikir geliyor. Allah bizi bunlardan da sorumlu tutarsa bizim buna takatimiz yetmez demişler. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’ de ”Öyle demeyin, işittik ve itaat ettik deyin, Allah size bir kolaylığını verir” buyurmuştur. 

İnsanın zihninden gelip geçen, gayret edildiği halde kurtulma imkânı olmayan kötü tasavvurlardan (havâtır) dolayı bir sorumluluk yoktur. Çünkü bunu engellemek kulun iradesi dışındadır. Ancak üzerinde durulup düşünülen, niyet ve karar safhasına kadar getirilip zihinde canlı tutulan yahut bir dış etken sebebiyle uygulama imkânı olmamakla beraber zihinde uzun süre muhafaza edilen zararlı tasavvurlardan dolayı sorumluluk olduğu ileri sürülebilir. Zira böyle bir eğilimde havâtırdan kurtulma yerine, onun insan zihninde canlı tutularak benliğe yerleştirilmesi ve bunun giderek bir karakter haline dönüştürülmesi söz konusudur. 

Havâtırın dört kaynağı olduğu ileri sürülmektedir. Bunların bir kısmı Allah’tandır ki bunlara “havâtır-hak” denilmektedir. Bir kısmı da melekten gelmektedir. Bu türden havâtır da “ilham” adını almaktadır. Havâtırın diğer bir kaynağı da şeytandır. Bunlara da vesvese denilmektedir. Son kaynak da nefistir. Bu da “hevâcis” kavramı ile ifade edilir. Söz konusu olan tasavvurların son iki maddesi kötü, diğerleri ise iyi havâtır diye nitelendirilmektedir. Geniş bilgi için bkz. Topaloğlu, Bekir Çelebi, Kelam Terimleri Sözlüğü, “havâtır” md. (Muhsin Demirci) 

Burada sorumlu tutulmak ile kastedilen; İnsanın içinden geçirdiği ve yapmak istediği, fakat dış engeller nedeniyle yapamadığı kötülüklerdir. Çünkü kişi bunu yapmaya niyet etmiştir. Ama mesela hastalandı yapamadı.. Ama içinden geçen kötülüğe yine içinden gelen bir sesle karşı koyuyorsa, ben Müslümanım bana böyle şeyler yapmak yakışmaz deyip vaz geçiyorsa, o zaman sorumlu tutulmaz.

Ayetteki siyak, yani sözün gelişi, şahitliği gizlemek ve bildiğini söylememek gibi fena şeylere ait olduğundan, iyi olanlar dış görünüşüyle sanki hesaba çekilmenin dışında gibi görünüyor. İkinci bir husus "içinizde bulunanlar" zarf-ı müstekar olduğundan, içinizde iyice yer etmiş karar haline gelmiş olan duygu, düşünce ve niyetler için açık bir anlam taşıdığından bir var, bir yok olan gelip geçici ve kararsız duygular bunun dışında gibi görünüyor. Üçüncü olarak gizli tutmak ve açığa vurmak ihtiyarî fiillerden oldukları için insanların iradeleriyle ilgili olan işlere ve davranışlara, yine kendi içinde bulundurduğu niyet ve tasavvurlara ait olup, gayri iradî olanlar bunun dışında kalır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ

فَ , istînâfiyyedir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , cer harfi  لِ  ile  يَغْفِرُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlun bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi,  فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

يُعَذِّبُ  fiilinin mef’ûlü olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘ in sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi ile  وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَيَغْفِرُ- يُعَذِّبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır. 

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Yüce Allah kıyamet günü gizli veya açık, bedenle veya kalple, bilerek veya bilmeyerek bir amel yapmış hiçbir kulu bırakmayacak, mutlaka onun hakkında karar verecek, dilediğini bağışlayacak, dilediğine ise dilediği şekilde azap edecektir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es- Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

[İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de] yani içinizdeki kötülüğü gizleseniz de açıklasanız da [Allah sizi ondan dolayı hesaba çekecek, sonra dilediğini] yani gizli ya da açık günahlarından tevbe ederek mağfireti hak edenleri [bağışlayıp, dilediğine de] yani günahta ısrar etmek suretiyle cezaya müstahak olan kimseye de [azap edecektir.] İnsanın içinde gizlediği vesvese ve zihnî ses gibi şeyler buna dâhil değildir, çünkü insan bunlardan kurtulma gücüne sahip değildir. Sadece insanın kararlı ve inanarak yaptığı şeyler buna dâhildir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

 وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

وَ  istînâfiyyedir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , umum ve şümul için amili olan  قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.

شَيْءٍ ’ deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.

قَد۪يرٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مَا - فِي - اِنْ - اَوْ  kelimelerinin ayette tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek O’nun elindedir. Allah her şeye kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir. 

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi, mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle ilmin ve kudretin umumiliğine delalet etmek için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

Bakara Sûresi 285. Ayet

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ  ٢٨٥


Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 امَنَ inandı ا م ن
2 الرَّسُولُ Resul ر س ل
3 بِمَا şeye
4 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
5 إِلَيْهِ kendisine
6 مِنْ -nden
7 رَبِّهِ Rabbi- ر ب ب
8 وَالْمُؤْمِنُونَ ve mü’minler (de) ا م ن
9 كُلٌّ hepsi ك ل ل
10 امَنَ inandı ا م ن
11 بِاللَّهِ Allah’a
12 وَمَلَائِكَتِهِ ve meleklerine م ل ك
13 وَكُتُبِهِ ve Kitaplarına ك ت ب
14 وَرُسُلِهِ ve peygamberlerine ر س ل
15 لَا
16 نُفَرِّقُ ayırdetmeyiz (dediler) ف ر ق
17 بَيْنَ arasını ب ي ن
18 أَحَدٍ hiçbirini ا ح د
19 مِنْ -nden
20 رُسُلِهِ O’nun elçileri- ر س ل
21 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
22 سَمِعْنَا İşittik س م ع
23 وَأَطَعْنَا ve ita’at ettik ط و ع
24 غُفْرَانَكَ bağışlamanı dileriz غ ف ر
25 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
26 وَإِلَيْكَ sanadır
27 الْمَصِيرُ dönüş(ümüz) ص ي ر

Kur'ân'ın tamamı dünyaya gönderilmiştir. Bu iki ayeti ise (285-286) Rasulullah(sav) almak için göğe çıkmıştır.

İçinde genel anlamda tüm Bakara suresini de bir nevi  içeren Amenerrasulu tefsiri..

Mesela tefsirin bir bölümünde şöyle diyor:

Semi’na vaata’na ğufranaka…diye geçen kısımda..işittik ve itaat ettik affina sığınırız… 

İşiten ve itaat eden kişi neden af dilesin hemen ardından değil  mi? Cevabi 1 saat 6. dakikadan sonra…

1 saat 10. dakikadan sonra da birçok kadının ve benim de içinde bulunduğumuz ilim konusundaki obsessionlarımızdan bahsediyor..nasıl her ilmi öğrenmek arzusundaki titizliğimizden…

https://youtu.be/t3Z5RkVcnE4

Bakara suresi Medeni bir suredir, ama bu son iki ayetin daha önce, miracda nazil olduğu söylenir.

Mekke'nin göğünden peygamberimize indirilen ayetler Mekki, Medine'nin göğünden indirilen ayetler Medeni ayetler olarak isimlendirilir. Kur'ân'ın tamamı bu şekilde indirilmesine rağmen, peygamberimiz bilhassa bu ayetleri almak için Cebrail as'ın “bir adım daha atarsam yanarım” dediği yere yolculuk etmiştir.

Ayetin “peygamber de müminler de kendisine Rabbinden indirilene iman etti” yerine “peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti, müminler de!” şeklinde  gelmesi, peygamber efendimiz ile bizim imanımız arasındaki farkı birbirinden ayırmak içindir. Yaşadığımız şu devirde İslam'ı kabul etmek artık çok kolay.. Dünya nüfusunun 1,5 milyarı müslüman. Ama Cebrail as geldiğinde peygamber o mağarada yalnızdı. Ve gördüklerine duyduklarına iman etti. 40 yıl boyunca aralarında yaşadığı ve onu çok seven Mekke halkı ona “mecnun” dedi. Onun için önce peygamberin iman etmesini sonra biz müminlerin imanını sayıyor Allah. Aynı anlatım tarzı Hz.İbrahim’in oğlu İsmail’le Kabe yi inşa ettiği anlatılan ayette de göze çarpar.

وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ

İbrahim en başta İsmail en sondadır..

İlk cümlede, rasûl ve müminler iki kelimeydi..

Ama hemen bir sonraki ayette Allah “küllün” diyerek hem rasûlune hem de kendine yaklaştırır bir bütün eder müminleri..

“Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız”

Allah, peygamberimizin en zor zamanlarında ona diğer peygamberlerin kıssalarını anlatıp teselli vermiş ve o kıssalarla yol göstermiştir. Babasıyla zor zaman geçiren biri Hz. İbrahim'i, kardeşleriyle sorunlar yaşayan Hz.Yusuf’u, eşiyle imtihan olan Hz.Lut‘u, oğluna lafını geçiremeyen Hz.Nuh’u okuyarak teselli bulabilir.

“İşittik ve iman ettik..Rabbimiz mağfiretini dileriz, dönüşümüz ancak sanadır”

İşitip iman ettikten sonra mağfiret dilenmesi,işittiğimiz halde gerektiği gibi itaat etmeyişimizden dolayı olabilir. Af kapısının her zaman açık olduğunu semadan bize bildiriyor ve nasıl dua etmemiz gerektiğini öğretiyor bize Rabbimiz.

“Allah hiç kimseye taşıyacağından fazlasını yüklemez”

Bu ayet üç şey söyler:

1)Allah herkese sorumluluk yüklemiştir.Sorumlu olmayan insan yoktur ,sorumsuz insan vardır.

2)Allah herkese mutlaka taşıyacağı bir sorumluluğu yükler hiç kimseyi sınırsız ve sorumsuz bırakmaz.

3)Her insanın sorumluluğu gücüne denktir.

Nitekim zekat zengine ,hac ona bir yol bulabilene, oruç sıhhati olana farzdır. Sorumsuz davranan üç kez zulmetmiştir .

1)Kendisine

2)Terk ettiği yüküne.

3)Onun terk ettiği yükü taşıyana.

“Rabbimiz eğer unutursak veya hata edersek (yanılırsak) bizi mesul tutma”

Ayette unutma da, hata edip yanılma da geçmiş zaman fiiliyle gelmiştir. Cümle “in” (eğer) ile başlamış bir koşullu cümledir. Koşullu cümlede geçmiş zaman fiilinin kullanılması ”bir defaya mahsus” anlamı katar. Unutmak ciddi bir eylemdir. Önemsemediğiniz, ya da az önemsediğiniz şeyleri kolay unutursunuz.

“Doğrusu Biz daha önce Âdem’e de vahiy ve emir vermiştik, ne var ki o ahdi unuttu, onda bir azim bulamadık.” (Tâhâ, 20/115)

Hz. Adem unuttu ve cennetten “aşağı/alçak” manasına gelen dünyaya indirildi. Biz unutursak nereye ineriz düşünmek lazım. Dünya “aşağı” ise daha aşağısı neresidir!

Bu ayet aslında “Rabbim bize Hz.Adem e ettiğinden daha fazla merhamet et” yalvarışıdır.

“Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme, Rabbimiz kendisine dayanabilmek için Takatimiz olmayan şeyi de bize yükleme”

Bu ayette öğretilen dua yalnızca “yükümü azalt” vurgusu taşımaz, dolaylı olarak “kapasitemi arttır” vurgusunu da taşır.Yük; Rabbin rububiyyetinin tecellisi ve ilahi terbiyenin vesilesidir.

Parçayı görene düşen bütünü gören Allah’a teslim olmaktır. Bunu bilen her kula ise bu bilinçle dua etmek yakışır.

Rabbim bizleri sana hakkıyla teslim olanlardan ve gece gündüz senin rızanı arzulayarak dua edenlerden eyle…

Ebu Umame (r.a.)’den rivayet edildi ki, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Dört şey Arşu’r-Rahman’ın altındaki hazineden (Cennet hazinelerinden) indirilmiştir. Bunlar Fatiha-i Şerif, Ayete’l-Kürsi, Sure-i Bakara’nın sonu (Amenerresulü) ve Kevser Suresidir.” (El-Mütteki, Kenzu’l Ummal, 1/558)

“Bakara sûresinin sonunda iki âyet vardır ki, bir gecede okuyana onlar yeter; onu her türlü kötülüklerden korur.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’an 10; Müslim, Müsâfirin 255)

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ

Fiil cümlesidir.  اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الرَّسُولُ  fail olup damme ile merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl,  بِ  harfi ceriyle  اٰمَنَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ اِلَيْهِ ' dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ' dir.  اِلَيْهِ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ رَبِّه۪  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الْمُؤْمِنُونَ  atıf harfi  وَ ' la  الرَّسُولُ ' e matuf olup, ref alameti  وَ ' dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْمِنُونَ  kelimesinin  الرَّسُولُ  kelimesine matuf olduğu düşünülecek olursa, o zaman  كُلٌّ 'deki tenvinin temsil ettiği zamir, Peygamber’e ve müminlere işaret eder. Bu durumda anlam, “adı geçenlerin tamamı; Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler” şeklinde olur ve  الْمُؤْمِنُونَ  kelimesinde vakıf yapılır. Eğer  الْمُؤْمِنُونَ  mübteda ise; o zaman  كُلٌّ  kelimesindeki tenvinin temsil ettiği zamir, müminlere işaret eder.  كُلٌّ ' deki tenvinin temsil ettiği zamir,  اٰمَنَ  fiilinde tekil olarak ifade edilmiştir; zira anlam,  كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ اٰمَنَ  [onlardan her biri iman etti] şeklindedir. Ancak bu zamirin  وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ  [hepsi boynu bükük vaziyette O’na gelirler.] (Neml 27/87)] ayetinde olduğu gibi çoğul olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ' dir. 

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أنزل ' dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

الْمُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ 

İsim cümlesidir. كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri;  كلّهم  şeklindedir. اٰمَنَ بِاللّٰهِ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ' dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمَنَ  fiiline mütealliktir. مَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪  kelimeleri atıf harfi  وَ ' la  اللّٰهِ  lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İbn Abbas [v.68/688]  وَكُتُبِه۪  [ve kitaplarına] ifadesini  وَكِتَابِهِ  [ve kitabına] şeklinde okumuştur. Bu durumda bu ifadeden maksat ya Kur’an’dır ya da cins olarak kitaptır. Yine İbn Abbâs’dan nakledilen bir görüşe göre  كِتَابِ  kelimesi,  كُتُبِ  (kitaplar) kelimesinden daha çok sayı ifade eder. Şayet “Tekil kelime nasıl çoğul kelimeden daha fazla sayı ifade eder?” dersen, şöyle derim: Çünkü tekil ile cins kastedilir. Cinslik, cinsteki tekil unsurların tamamında mevcut olup, hiçbiri bunun dışında kalmaz. Çoğul kelime ise sadece çoğul cinsi olanları kapsar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ' dir.

لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ

 

Cümle, mahzuf fiilin mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri; يقولون  (derler) şeklindedir. Mukadder fiil cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُفَرِّقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ' dur. 

 Mekân zarfı  بَيْنَ  mef’ûlun fih olup  نُفَرِّقُ  fiiline mütealliktir. اَحَدٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مِنْ رُسُلِ  car mecruru  اَحَدٍ 'in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  istînâfiyyedir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ' ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا ' dır. قَالُوا  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  

سَمِعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَطَعْنَا  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَطَعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  غُفْرَانَكَ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; نستغفر  (istiğfar ederiz) şeklindedir. غُفْرَانَ  kelimesi  فُعْلاَن  vezninde semaî masdardır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَيْكَ الْمَص۪يرُ  cümlesi, وَ  atıf harfi ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, منك المبدأ وإليك المصير. (Başlangıç sendedir, dönüş sanadır.) şeklindedir.

İsim cümlesidir. اِلَيْكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

Mef’ûlu mutlak dua ifade eden bir fiilin yerini aldığında fiil hazfedilebilir. Burada  غُفْرَانَكَ  dua ifade eden mef’ûlu mutlak olduğu için fiil hazfedilmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُفَرِّقُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فرق ' dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اَطَعْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ' dır.

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ' nın sılası olan  اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûreti İbrahim, soru, 127)

وَالْمُؤْمِنُونَۜ , fail olan  الرَّسُولُ ‘ ya atfedilmiştir. Ciheti camiâ tezayüftür. 

Cümledeki fiiller mazi sıyga ile gelmiş, müminlerin ve resulün imanlarının yerleşmiş, içlerine işlemiş ve onlardan ayrılmayan bir hakikat olduğuna işaret etmiştir.

Zira mazi fiil sübuta, temekküne ve istikrara işaret eder.(Âşûr, Et - Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mümtehine/6)  

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّه۪  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

اٰمَنَ - الْمُؤْمِنُونَ  arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الرَّسُولُ  kelimesindeki  ال  ahd içindir. الْمُؤْمِنُونَ  burada Allah’ın Rasulüne icabet edenler için bir lakaptır. Yoksa iman edenler iman etti cümlesi anlamsız olurdu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.

[Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler).] Hasan-ı Basrî, Mücâhid, İbn Sîrîn ve Abdullah b. Abbas’ın rivayet ettiğine göre bu üç ayet dışında Kur’an’ın tamamını Hz. Muhammed (s.a.v) ‘e Cebrail indirmiştir. Bu üç ayeti ise Miraç gecesinde Yüce Allah vasıtasız olarak inzal etmiştir. Bu üç ayet dışında, Bakara Suresi Medine’de nazil olmuştur. Saîd b. Cübeyr, Dahhâk ve Abdullah b. Abbas’tan gelen bir rivayete göre Cebrail (a.s) bu ayetleri Medine’de indirmiştir.  

Zeccac şöyle demiştir: Allah bu surede birçok hüküm ve kıssalar zikretmiş ve konuyu nebisine ve ona uyanlara tazim, tekid ve önceden zikredilenlerin hepsini ifade eden  اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪  sözüyle bitirmiştir. Bu demektir ki; vaaz, hidayet ve şeriat ve bu maksatlara yardımcı olan şeylerden; bütün bunlara halis bir imanla inandıkları ve bu imana bağlı olarak amel ettikleri için Resulünü ve müminleri övmeye geçilmiştir. Çünkü Resule ve Kitaba iman, O'nun yapılmasını istediği amellere riayet etmeyi gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Peygamberimiz (s.a.v), bu surenin başında (iman bölümünde) muhatap olarak, burada ise gıyaben zikredilmiştir. Çünkü asırlar boyu baki olan bir şehadete uygun üslup, kendisi için şehadet edilenin muhatap alınmamasıdır. 

Peygamberimizin (s.a.v) burada, şanlı şerefli bir kitap ve yeni bir şeriat sahibi olduğunu belirten risalet (Resul) unvanıyla zikredilmesi, بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ [kendisine indirilene..] ifadesine bir hazırlık ve ilave bir izah sayılır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v) ‘de kendilerine iman edilen peygamberlere dahildir.

Burada icmalî ifade kullanılması ve  اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ  [Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti] denmesi, onun makamını yüceltmek içindir. Fakat bu aynı zamanda Peygamberin (s.a.v) imanının, kendisine gelen vahyin bütün tafsilat ve muhtevasını içerdiğinin bir başka suretle beyanıdır.

اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪  [Rabbinden kendisine] ifadesiyle rubûbiyet unvanının zikri ve Rab kelimesinin Peygamberimiz'in (s.a.v) yerini tutan zamire izafesi (Rabbinden denmesi), Peygamberimiz için büyük bir teşrif ve aynı zamanda Kur’an'ın, kendisine vahyedilmesinin onun için ilahî bir terbiye ve kemâle erdirme olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allahu Teâlâ, "Siz, içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker" (Bakara. 284) buyurunca; bizim ne gizli ne açık ne zahir ne de batınımızdan hiçbir şeyin O'na asla gizli kalamayacağını beyan etmiştir. Daha sonra Cenab-ı Hak, bizim için bir medh ve övgü ifade eden açıklamaları getirerek, 

[O Peygamber de kendisine (Rabbinden indirilene iman etti, müminler de…] (Bakara, 285)” buyurmuştur. Cenab-ı Hak sanki, lütfu ve keremi vesilesiyle şöyle demektedir: "Kulum, her ne kadar ben senin bütün hallerine muttali isem de bunlardan ancak senin için bir medh-ü sena olacak olanları zikrederim.. Öyle ki sen böylece benim mülk, ilim ve kudret hususunda kemâl sahibi olduğum gibi aynı şekilde cömertlik ve merhamet, iyilikleri izhar ve hataları da örtme hususunda da kemâl sahibi olduğumu bilir, anlarsın!" (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ  لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ 

Müstenefe olarak fasılla gelen cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mübteda olan  كُلٌّ ' deki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Haber olan  اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye sübut, temekkü ve istikrara delalet eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Fasılla gelen  لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ cümlesi  كُلٌّ ‘ deki mahzuf muzafun ileyhten yani iman edenlerden müekked hal olarak ıtnâb sanatıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin başında takdiri  يقولون (Derler) olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يقولون  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَحَدٍ ' deki tenvin ‘’hiçbir’'manasındadır. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.

مِنْ رُسُلِه۪۠  car-mecruru,  اَحَدٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

رُسُلِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  رُسُلِ ' ye şeref kazandırmıştır.

رُسُلِه۪۠  ve  اٰمَنَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İman edilenlerin Allah, melekler, kitaplar ve peygamberler şeklinde sayılması taksim sanatıdır.

مَلٰٓئِكَتِه۪ - كُتُبِه۪ - رُسُلِه۪ۜ  izafetlerinde Allah'a ait zamire muzâf olan melekler, kitaplar ve peygamberler şeref kazanmıştır.

مَلٰٓئِكَتِه۪ - كُتُبِه۪ - رُسُلِه۪ۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رُسُلِه۪ۜ - الرَّسُولُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كُتُبِه۪ - رُسُلِه۪ۜ  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ  sözü ayrıntıların zikrinden sonra bir toparlamadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْمُؤْمِنُونَۜ  kelimesinin  الرَّسُولُ  kelimesine matuf olduğu düşünülecek olursa, o zaman كُلٌّ 'deki tenvinin temsil ettiği zamir, Peygamber’e ve müminlere işaret eder. Bu durumda anlam [adı geçenlerin tamamı; Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler] şeklinde olur ve  وَالْمُؤْمِنُونَۜ  kelimesinde vakıf yapılır. Eğer  وَالْمُؤْمِنُونَۜ  mübteda ise o zaman  كُلٌّ  kelimesindeki tenvinin temsil ettiği zamir, müminlere işaret eder.  كُلٌّ ' deki tenvinin temsil ettiği zamir,  اٰمَنَ  fiilinde tekil olarak ifade edilmiştir; zira anlam, [onlardan her biri iman etti] şeklindedir. Ancak bu zamirin  وَكُلٌّ أَتَوۡهُ دَ ٰ⁠خِرِینَ  [hepsi boynu bükük vaziyette O’na gelirler.] (Neml 27/87) ayetinde olduğu gibi çoğul olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf'An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

كُلٌّ  kelimesinin muzâf olarak kullanılmaması ve böylece tenkir ifade etmesi, buna paralel olarak fiilin tekil sıygada kullanılması, inanma eyleminde hiçbir müminin istisna yapılmadığına güçlü bir vurguyu içerir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Müminlerden maksat, bu isimle mâruf olan fırkadır.

اٰمَنَ [iman etti] fiilinin zamiri, müminlere racidir ve tekil varid olmuştur. Çünkü burada : [Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.] (Neml 27/87) mealindeki ayette olduğu gibi maksud, toplanma manasına itibar edilmeksizin müminlerin her ferdinin iman etmiş olmasıdır.

Bu cümlede üslubun makablinden farklı oluşu, Peygamberin müşahede ve görgüye dayanan imanı ile müminlerin hüccet ve delilden doğan imanı arasındaki açık farkı tekid ile bildirmek içindir. Peygamberin imanı ile müminlerin imanı, her yönden birbirinden farklıdır. Hatta onları ifade eden tertip biçimleri de birbirinden farklıdır.

Burada isnad tekrarlanmış (Allah'a, meleklerine... iman hem müminlere hem de hepsine) müminlerin her ferdinin imanına hükmedilmiştir. Ama takviye ve tekide muhtaç bir nevi kapalılık vardır.

Biz Allah'a; bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve onların esbat (torunlar)ına indirilenlere; Musa ve İsa'ya verilenlere ve Rablerinden diğer nebilere verilenlere iman ettik. Onlar arasından hiçbirini ayırmayız ve biz O'na teslim olmuş Müslümanlarız." (Bakara 2/136) mealindeki ayette, peygamberler  منْهُمْ [onlardan] zamiri ile ifade edilmiş iken, burada  وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ ' den sonra zamir kullanılmayıp  مِنْ رسله  [O'nun Resullerinden] ifadesinin tercih edilmesi;

1- Ya meleklerin de bu hükme dâhil olduğu vehmini bertaraf etmek (çünkü daha önce ayette meleklerin de zikri geçtiği için, zamir kullanılması halinde zamirin melekleri de kapsadığı vehmi doğabilirdi),

2- Ya aralarında ayrım yapmamanın sebebini zımnen bildirmek (çünkü Resuller kelimesi kullanıldığından hepsi de Resul olduğu için aralarında ayırım yapmayız, anlamı ifade edilmiş olur),

3- Ya da ayrımı konusuna imada bulunmak içindir. Çünkü esas olan, peygamberler arasında peygamberlik (risalet) bakımından hiçbir ayrım yapmamaktır. Fakat bu, peygamberlerin şahsiyet ve nübüvvette bazı özel farklılıklarla temayüz etmedikleri anlamına gelmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet, şu dört mertebenin bilinmesinin, imanın şartlarından olduğunu gösterir:

Birinci mertebe: Allahu Teâlâ’ya iman etmek. Çünkü alemin, her şeye kâdir olan, her şeyi bilen, her türlü ihtiyaçtan azade bir Yaratıcısı olmadıkça, peygamberlerin doğru söylediklerine inanmak imkânsız olur. İşte bu sebeple Allah'a iman edip, O'nu tanıma  imanın temeli olmuştur. Bu sebeple de Hak Teâlâ, burada öncelikle "Allah'a imanı" zikretmiştir.

İkinci mertebe: Allahu Teâlâ melekleri vasıtası ile peygamberlerine vahyetmiş ve şöyle buyurmuştur: [O, kendi emriyle kullarından dilediğine vahiy ile melekleri indirir] (Nahl, 2) Allah'ın vahyinin insanlara melekler vasıtası ile ulaştığı sabit olunca, melekler de Allah ile insan arasında bir vasıta gibi olurlar. İşte bundan dolayı meleklere iman ayette ikinci mertebede zikredilmiştir.

Üçüncü mertebe: Kitaplara imandır. Kitap, meleğin Allah'tan alıp insanlara ulaştırdığı vahiydir. Bunu ayın yüzünün güneşin ışığından alarak aydınlanmasına benzetebiliriz. Buna göre melek, ay gibi; vahiy ise ayın nurlanması gibi olmuştur. Ayın bizzat kendisinin derece bakımından nurlanmasından önce oluşu gibi meleğin kendisi de "kitaplar" diye ifade olunan vahiyden öncedir. İşte bu sebeple, ayette "kitaplar" sözü meleklerden sonra zikredilmiştir. Yine bundan dolayı Allahu Teâlâ kitaplara imanı meleklere imandan sonra zikretmiştir.

Dördüncü mertebe: Peygamberlere imandır. Peygamberler vahyin nurunu meleklerden alan insanlardır. Bundan dolayı peygamberler mertebe bakımından kitaplardan sonradırlar. Bu sebepten ötürü Allahu Teâlâ peygamberlere imanı dördüncü sırada saymıştır. Bil ki bu şekilde yapılan bu dörtlü tertipte ince sırlar ve kitaplarda açıklanması yerinde olmayan büyük hikmetler vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  وَقَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَمِعْنَا  cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan müspet fiil cümlesidir. 

Aynı üslupta gelen  وَاَطَعْنَا  cümlesi,  سَمِعْنَا  ' ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

İstînafiyye olarak fasılla gelen  غُفْرَانَكَ  izafeti, takdiri  نطلب (İsteriz) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Amilin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. İzafet az sözle çok anlam ifade etmek maksadıyla gelmiştir.

İtiraziyye olan  رَبَّنَا  cümlesi nida üslubunda gelmiş ıtnâb sanatıdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif nida edenin münadaya yakın olma isteğinin göstergesidir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّنَا  izafetinde Rab isminin mütekellime ait zamire muzâf olmasında, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işaret vardır. 

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

وَ ' la gelen  وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ  şeklindeki son cümle mekulü’l-kavle dahil olan mahzufa atfedilmiştir. Takdiri; منك المبدأ (Başlangıç sensin ve ….) şeklindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  اِلَيْكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمَص۪يرُ , muahhar mübtedadır. 

Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manasındadır. Muktezayı zahirin hilafına durum oluştuğu için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِلَيْكَ , maksurun aleyh/mevsûf, الْمَص۪يرُ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

المَصِيرُ  kelimesi hakikat manasında olabilir. Bu durumda ba’s in itirafıdır. Dönüş Allah'adır, çünkü günün sonudur.  Ya da Allah'ın gücünün zorunlu olarak ortaya çıktığı bir alemdir. Tam bir iman ve itaat için bir mecaz olması da mümkündür. Sanki onlar İslam'dan önce baki idiler, sonra Allah'a dönmüşlerdir.  فَفِرُّوا إلى اللَّهِ [Allah'a kaçın] (Zâriyât/50) ayeti de buna benzer. Allah'a dönmek; O’nun emrine ve yasaklarına uymak manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِلَيْكَ  mecrurunun takdimi hasr içindir. Yani dönüş sadece sanadır. Senden başkasına değildir. Hakiki kasrdır. Bununla kastedilen onların sadece kendisine döneceklerini ve dalalet ehlinin ibadet ettiği başka şeylere dönmeyeceklerini bilmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haberî isnad formunda gelen  سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا  ve  وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ  cümleleri dua manası taşıdığı için muktezâ-i zâhirin hilafına durum oluşmuştur. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebdirler. Nida üslubunda gelen cümle de dua manasında olduğundan mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kulaklarımız ile  سَمِعْنَا  [duyduk] ve bedenlerimiz ile  اَطَعْنَا  [itaat ettik.] Bir görüşe göre “duyduk”, “Aklettik ve anladık” demektir. [Rabbimiz! Affına sığındık.] 

[“bağışlaman!] anlamındaki  غُفْرَانَكَ  ifadesinin mef‘ûl kullanımı dua anlamındadır. Yani “Rabbimiz! Bizi affet!” derler. Yahut da ifade, “Onlar ‘Senin affını talep ediyoruz.’ derler.” anlamına gelir ki surenin sonundaki [Bizi affet] kısmının tekrarı olmaması açısından bu yorum daha uygundur. Her iki yorumu birleştirerek anlamın, “Rabbimiz! Senin affını istiyoruz. Bizi affet!” şeklinde olduğunu söylemek de mümkündür.  وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ  [Dönüş sanadır.] Yani dünyada muvaffakiyet, ahirette sevaba kavuşmak için dönüş sanadır. Bu ayet ölümden sonra dirilmeyi ve cezayı ikrar etmektedir. Ayrıca bu konulardaki herhangi bir istisna iddiasının batıl olduğuna ve iman adının onunla gerçekleştiğine delildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

غُفْرَانَكَ  kelimesi,  سبحانك  kelimesine benzer. Semaî masdardır. İzafet şeklinde gelmiştir.

وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا  cümlesi  اٰمَنَ الرَّسُولُ  cümlesine matuftur.  اَلسَّمْعُ  burada rıza, kabul ve itaatten kinayedir. Tersi, işitmezler yani ‘’itaat etmezler’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا [işittik ve itaat ettik] ifadesi, mağfiret talebinden önce zikredilmiştir. Çünkü, vesileyi meskilden (istenen, talep edilenden) önce zikretmek, icabet ve kabul için daha uygundur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allahu Teâlâ'nın bu ayetteki,  غُفْرَانَكَ  hitabının manası, "senden mağfiretini isterim. Sen, bu sıfatta kâmil bir zatsın" şeklindedir. Bir sıfatta kâmil olan zattan kâmil bir şekilde bağışta bulunması beklenir. Buna göre  غُفْرَانَكَ  ifadesi, kâmil ve tam bir mağfireti talep etmek olur. Bu ise Allah'ın fazlı ve rahmeti ile bütün günahı bağışlaması ve onları hasenata tebdil etmesi ile olur. “Mağfiretini isteriz” diyen bu topluluk mükellefiyetleri kabul edip, onlarla amel ettiklerine göre daha niçin mağfiret talebinde bulunma ihtiyacını duymuşlardır? Şöyleki; Onlar, mükellefiyetlerini yerine getirme hususunda her ne kadar bütün gayretlerini sarfetmiş iseler de kendilerinden bir kusurun sadır olmasından korkmaktadırlar. İşte bunu mümkün gördükleri için, "Ya Rabbena, mağfiretini (isteriz)" demişlerdir. Bunun manası, "yaptıkları ve sakındıkları şeylerde kusurlarından ötürü, Allah tarafından bir mağfiret isterler" şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

Ayetteki  غُفْرَانَكَ  ifadesinin takdiri "Mağfiretini bize ver" şeklindedir. Dua cümlelerinde masdar, fiilin yerini tutar. Mesela, سَقْيًا  "sulamak" (yani bizi sula) ve رَعْيًا  "gözetmek" (yani, bizi gözet) masdarlarında olduğu gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)   

رَبَّنَا  Ey Rabbimiz, hitabının manası şöyledir: ‘’Ben yok iken beni yaratıp terbiye ettin. Eğer sen, beni o zaman yaratıp büyütmeseydin zarara uğramazdım. Çünkü o zaman var olmaz, yok olarak kalırdım. Fakat şu anda sen beni terbiye etmezsen, büyük zarara uğrayacağım. Bundan dolayı beni ihmal etmemeni talep ediyorum’’ manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

رَبَّنَا [Ey Rabbimiz] hitabıyla rubûbiyet unvanının zikredilmesi ve bunun müminlerin yerini tutan zamire izafe edilmesi, yalvarıp yakarmayı mübalağa ile ifade etmek içindir.

Önünde sonunda ölümle ve ondan sonra yeniden dirilme ile nihai dönüş yalnız Allah'adır. Bu cümle, makabli için bir tezyîl olup kulların ilahî mağfirete olan ihtiyaçlarını açıklar. Çünkü Allah'a dönüş, hesap ve ceza (karşılık bulmak) için olacaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kirmani “el acaib” adlı eserinde ‘’Kur’an’da mevcut  رَبَّ  kelimesinden önce nida harfi olan  يا  edatı tazim ve tenzih gayesiyle çokça hazf edilmiştir. Çünkü nidada bir bakıma emretme ifadesi vardır.’’ der. (İtkan, cilt 2, s.170)

Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”

Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

Bakara 285-286
Bakara Sûresi 286. Ayet

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  ٢٨٦


Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يُكَلِّفُ teklif etmez ك ل ف
3 اللَّهُ Allah
4 نَفْسًا kimseye ن ف س
5 إِلَّا başkasını
6 وُسْعَهَا gücünün yettiğinden و س ع
7 لَهَا (herkesin) kendine
8 مَا şey
9 كَسَبَتْ kazandığı ك س ب
10 وَعَلَيْهَا ve aleyhinedir
11 مَا şey (kötülük)
12 اكْتَسَبَتْ işlediği ك س ب
13 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
14 لَا
15 تُؤَاخِذْنَا bizi sorumlu tutma ا خ ذ
16 إِنْ eğer
17 نَسِينَا unutursak ن س ي
18 أَوْ ya da
19 أَخْطَأْنَا yanılırsak خ ط ا
20 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
21 وَلَا
22 تَحْمِلْ yük yükleme ح م ل
23 عَلَيْنَا bize
24 إِصْرًا ağır ا ص ر
25 كَمَا gibi
26 حَمَلْتَهُ yüklediğin ح م ل
27 عَلَى üzerine
28 الَّذِينَ
29 مِنْ
30 قَبْلِنَا bizden öncekilerin ق ب ل
31 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
32 وَلَا
33 تُحَمِّلْنَا bize yükleme ح م ل
34 مَا şeyleri
35 لَا
36 طَاقَةَ gücümüzün yetmediğimiz ط و ق
37 لَنَا bizim
38 بِهِ ona
39 وَاعْفُ ve affet ع ف و
40 عَنَّا bizi
41 وَاغْفِرْ bağışla غ ف ر
42 لَنَا bizi
43 وَارْحَمْنَا bize merhamet et ر ح م
44 أَنْتَ sen
45 مَوْلَانَا bizim sahibimizsin و ل ي
46 فَانْصُرْنَا bize yardım eyle ن ص ر
47 عَلَى karşı
48 الْقَوْمِ toplumuna ق و م
49 الْكَافِرِينَ kafirler ك ف ر

   Kelefe كلف :

  الكَلَف Bir şeyin yükünü yüklenmektir. التَّكَلُّف bir insanın bir işi yaparken çektiği zorluğu dışa yansıtmasıdır.

  الكُلْفَة kavramı literatürde, zorluğun bir adı şeklinde kullanılmaktır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri külfet, teklif, tekellüf ve mükelleftir.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُكَلِّفُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl, fail olup damme ile merfûdur. نَفْسًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  وُسْعَهَا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يُكَلِّفُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلف ' dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ

 

İsim cümlesidir.  لَهَا  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَسَبَتْ ' dir. Îrabtan mahalli yoktur.

كَسَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى 'dir.

وَ  atıf harfidir.  عَلَيْهَا  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اكْتَسَبَتْ ' dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اكْتَسَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى 'dir. 

لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ  [Herkesin kazandığı kendi lehine, işlediği kendi aleyhinedir.] Yani yaptığı hayır kendine fayda eder, işlediği kötülük de kendine zarar verir, onun günahından dolayı başkası sorumlu tutulmaz, onun ibadet ve itaatinden dolayı başkası sevap almaz. Şayet “Neden ayette hayırdan söz edilirken kazanmak manasındaki  كَسَبَ  ifadesi, şerden söz edilirken ise  اكْتَسَبَ  ifadesi kullanılmıştır?” dersen, şöyle derim: اكْتَسَبَ  kelimesinde “seve seve yapma” manası vardır. Kötülükler insan nefsinin arzu ettiği şeyler olduğu ve nefis bunların cazibesine kapılıp sürekli onları emrettiği için, onları elde etme konusunda daha gayretkeş olur. İşte bu sebeple de kişi kötülüğü işleme konusunda daha gayretli, iktisaplı olur. Hayırda durum böyle olmadığı için, bu “seve seve yapma” manasına delalet etmeyen kesb masdarı kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

اكْتَسَبَتْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  كسب 'dir. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup, olumsuz emir manasındadır. تُؤَاخِذْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ' dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  لَا تُؤَاخِذْنَٓا ' dır.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَس۪ينَٓا  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  إن نسينا أو أخطأنا فلا تؤاخذنا (Unutur veya hata yaparsak bizi sorumlu tutma) şeklindedir.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَخْطَأْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُؤَاخِذْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  أخذ ’ dir. 

Mufaale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَخْطَأْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خطأ ' dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup, olumsuz emir manasındadır. تَحْمِلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ' dir.  عَلَيْنَٓا  car mecruru  تَحْمِلْ  fiiline mütealliktir.  اِصْرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

كَ  harf-i cerdir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mahzuf mef’ûlu mutlaka müteallik olup mahallen mecrurdur. Takdiri; حملا كالذي حملته على الذين (O kimselere yüklediğin gibi bir yük) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  حَمَلْتَهُ 'dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

حَمَلْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  عَلَى الَّذ۪ينَ  car mecruru  حَمَلْتَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ قَبْلِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 

رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup, olumsuz emir manasındadır. تُحَمِّلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ ' dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

طَاقَةَ  kelimesi  لَا ' nın ismi olup, fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَنَا  car mecruru  لَا ' nın mahzuf haberine mütealliktir.  بِه۪  car mecruru  نَا  zamirinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  لا تحمّلنا أمرا لا نطيقه معذّبين به (Eziyetine dayanamayacağımız bir şeyi bize yükleme) şeklindedir.  

تُحَمِّلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حمل ' dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اعْفُ  dua manasında, illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ' dir. عَنَّا۠  car mecruru  اعْفُ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. اغْفِرْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ' dir.  لَنَا۠  car mecruru اغْفِرْ  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir.  ارْحَمْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ' dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مَوْلٰينَا  haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  sebebiyyedir.  انْصُرْ  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ' dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْقَوْمِ  car mecruru  انْصُرْنَا  fiiline mütealliktir.  الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ 'nin sıfatı olup, nasb alameti  ي ' dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَافِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ

Ayet istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasr üslubu ile cümle, olumsuz anlamdan çıkarak müspet anlam ifade etmiştir.

Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille ikinci mef’ûl   arasındadır.  يُكَلِّفُ , maksur/sıfat,  وُسْعَهَاۜ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda  يُكَلِّفُ  maksur/mevsûf,  وُسْعَهَاۜ  maksurun aleyh/sıfat olur. Yani fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. Her nefis sadece ve sadece, gücünün yettiğiyle mükelleftir.

Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir.

نَفْسٌ  ’ deki nekrelik, kıllet ve cins ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umuma işarettir. 

Mekan için kullanılan  وَاسِعُ , kapsamın umumu için müstear olmuştur. Gücün yetmesi, çok sayıda insanı içinde barındırabilecek geniş bir alana benzetilmiştir. 

وُسْعَهَا  ; kapasite,  واۚسعَ ; geniş demektir. Bu kelimede istiare vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/233)

وُسْعَ ; genişlik ve imkân insanın kuşatabileceği, yetersiz kalmayacağı, yaparken sıkıntıya düşmeyeceği şeydir. Anlam: “Allah herkesi ancak kudretinin kuşatacağı, bütün kudretini ve gayretini gerektirmeyecek şeylerle mükellef kılar” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf'An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

وُسْعَهَاۜ , lügatta bolluk,zenginlik, servet, güç, kuvvet, takat, kudret; vüs'at ise genişlik, bolluk, kudret, kuvvet, takat demektir. İnsanın vüs'unda veya vüs'atinde olan da insana sıkıntı ve darlık vermeyen, genişlik içinde yapılabilen işlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)

لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘ nın sılası olan  كَسَبَتْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  لَهَا , maksurun aleyh/sıfat,  مَا كَسَبَتْ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ  cümlesinin atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İki car-mecrurun takdimi de ihtisas ifade eder.( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَهَا مَا كَسَبَتْ  cümlesiyle  وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ  cümlesi arasında güzel bir mukabele sanatı vardır.

مَا ‘ nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَسَبَتْ - اكْتَسَبَتْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَهَا - عَلَيْهَا  arasında tıbâk-ı îcab sanatı  vardır. 

Tıbâk ıstılah olarak da kelamda veya şiirdeki bir beyitte iki zıt şeyi bir arada zikretmek demektir. Bu zıt şeyler isim, fiil veya harf olabilir. Burada  ل  menfaat,  عَلَى  ise zarar manasındadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Hülâsa, Allah'ın sünneti değişmez kanunu odur ki bu ümmete kendi katından bir lütuf ve rahmet olarak güçlerini ve imkânlarını sonuna kadar kullanmadan, genişlik içinde, kolaylıkla yapabildikleri işlerle onları mükellef kılmıştır.

[Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.] Bazı müfessirler, anlamı zorlayarak ayetin nazmına uysun diye bu ifadenin de müminlerin sözü olduğunu söylemişlerdir. Nitekim bu ifadenin öncesi ve sonrası da onların sözleridir. Ancak müminlerin iki sözü arasında Allah Teâlâ’dan bir haber verilmiş olması da mümkündür. Bu da üçüncü şahıs veya ikinci şahıs sıygasıyla yapılır. Kur’an-ı Kerîm’de söz tamamlanmadan ara cümlelerin kullanımı yaygın bir üsluptur. Ayetin anlamı şöyledir: Allah Teâlâ hiçbir kula gücünün yetmeyeceği sorumluluğu yüklemez. Herkes yaptığı iyiliğin karşılığını, yaptığı kötülüğün cezasını alır.  كَسب  ve  اكْتَسَبَ  kelimelerinin ikisi de hem iyi hem de kötü iş yapmak anlamında kullanılır. Bir ayet-i kerîmede  كَسب  fiili [Günah işleyen] (Mâide 5/38) şeklinde, başka ayette de [Evet! Her kim kötülük ederse] (Bakara 2/81) şeklinde kullanılmıştır. Ancak iyilik ve kötülükten aynı anda bahsedildiğinde iki farklı fiil kullanılması kulağa daha hoş gelmektedir. كَسب  fiilinin iyilik, اكْتَسَبَ  fiilinin kötülük için kullanılması iftiâl babında zorlama anlamı olmasından dolayıdır. Günah ancak kulun kendini zorlaması ve nefsini hareket ettirmesi ile gerçekleşir. İyilikler ise akıl, din, müminler, salih insanlar ve umumi kurallar tarafından zaten beklenilen davranışlardır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

- Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

اكْتَسَبَتْ  iftial babıdır. Hem aşama aşama hem de zorla yapılan şeyleri ifade eder. 

Bu fiilde işi benimsemek manası da vardır ki bu da nefsin şerre fazla ilgi göstermesinden ve tahsili için fazla çaba harcamasından ileri gelmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اكْتَسَبَ ; kişinin sadece kendisi için kazandığıdır, كَسب  ise hem kendisi ve hem de başkası için kazanmaktır. Daha umumidir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Görünen o ki bu cümle Resul’ün ve müminlerin sözlerinin rivayetinden değil, Cenab-ı Hakk'ın kelamındandır, dolayısıyla söylenen sözler arasında bir itirazdır ve faydası; iman, teslimiyet ve itaatin meyvesini göstermektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كَلَّفْتُهُ الشَّيْءَ فَتَكَلَّفَ  (Ben onu bir şeyle mükellef kıldım, o da onu kabul etti) denir. "Külfet" bu kökten bir isimdir. Ayette geçen  وُسْعَ   ise insanın gücünün yettiği, zorlanmadığı şeydir. Ferrâ, bunun "vücud" (bulmak) ve "cühd" (meşakkat) gibi bir isim olduğunu söylemiştir. Bazıları da  وُسْعَ , güçlük bakımından mechûdun (zorlanılan şeyin) altında olan, yani insanın gücü dâhilinde olan şeye dendiğini söylemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الاِكْتِسَابُ  kelimesi, الكَسْبُ  kelimesinden daha hususidir. Çünkü "kesb" kişinin hem kendisi hem de başkaları için bir şey kazanmasına, kesbetmesine denilir.  الاِكْتِسَابُ  ise insanın sadece kendisi için bir şey kazanması hakkında kullanılır. Mesela,  فُلاَنٌ كَاسِبٌ لِاَهْلِهِ (falanca, çoluk çocuğu için kazanıyor, kesbediyor) denilir de مُكْتَسِبُ لِاَهْلِهِ denilmez. Keşşâf şöyle demektedir: Hayrı işlemek kesb kelimesiyle, şerri yapmak ise iktisâb kelimesiyle ifade edilir. Çünkü  iktisâb, bir işte tasarrufta bulunma, çalışıp çabalama demektir. Şer, nefsin arzuladığı şeylerden olup nefis de ona can atıp çoğunlukla onu emredince, nefis onu kazanmak ve elde etmek için çok gayret eder ve çok didinir. İşte bu anlamdan dolayı nefis, şer konusunda "müktesibe" (çalışıp çabalayan) olarak isimlendirilmiştir. Hayır konusunda durum böyle olmayınca nefis, çalışıp çabalamaya delalet etmeyen bir şekilde vasfedilmiştir. Allahu a’lem. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَهَا مَا كَسَبَت  buyruğundaki  لَ , mülkiyyetin istimrar (devamına) ve ihtisasına delalet eder. Bu husus Hazret-i Peygamber (s.a.v) ' in: كُلِّ امْرِىءِ احَقُّ بِكَسْبِهِ مِنْ وَالِدِهِ وَوَلَدِهِ وَسَاءِرِ النَّاسِ اَجْمَعِينَ  “Herkes, kendi kazandığına babasından, çocuğundan ve diğer bütün insanlardan daha fazla hak sahibidir." hadisiyle de kuvvet kazanır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

Onlara Fatiha Suresinde hamd öğretildiği gibi bu duayı yapmayı Cenab-ı Hakk'ın öğretmesi caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Lehimize olan  كَسب ’ de, kazançta kolaylık manası vardır. 

كَسب  kolay ve iyi şeyler,  اكْتَسَبَتْ  ise zor şeyleri ifade eder. Haramlar ve insanın doğal olarak hoşlanmadığı şeyler insana zor gelir ve alışmak için zaman lazımdır. Alışsa bile ondan hiç mutlu olmaz. İnsanın tabiatı içkiden aslında hoşlanmaz. İnsan onu içmek için tabii meyline karşı direnç gösterir.

  رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  رَبَّنَا  izafeti münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Kirmani “el acaib” adlı eserinde ‘’Kur’an’da mevcut  رَبَّ  kelimesinden önce nida harfi olan  يا  edatı tazim ve tenzih gayesiyle çokça hazf edilmiştir. Çünkü nidada bir bakıma emretme ifadesi vardır.’’ der. (İtkan, cilt 2, s.170)

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  لَا تُؤَاخِذْنَٓا  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nehiy üslubunda olmasına rağmen cümle dua manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Duaya dahil olan  اِنْ نَس۪ينَٓا  cümlesi ta’lil hükmünde olup fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Şart üslubunda gelen terkipte  نَس۪ينَٓا  şart cümlesi, mazi fiil sıygasıyla faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَوْ اَخْطَأْنَاۚ  cümlesi, şart cümlesine اَوْ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

نَس۪ينَٓا - اَخْطَأْنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri,  فلا تؤاخذنا (bizi sorumlu tutma) şeklindedir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan, serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır. 

Şart üslubunda geldiği halde dua manasında olan terkip mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

Unutmak da hata yapmak da bilgiyle alakalıdır. Bilgi yoksa unutulacak veya hata yapılacak bir şey de yoktur. 

لَا تُؤَاخِذْنَٓا [Bizi tutup azarlama] sözünün manası, "Bizi cezalandırma" demektir. Allah, günahkâr kimseyi azap ile muaheze eder. Günahkâr kimse de -birine yalvarıp yakaran, eteklerine yapışan kimse gibi- adeta ondan ısrarla af ve ihsan diler ve anlar ki kendisini azaptan kurtaracak O'ndan başka kimse yoktur. İşte bu sebepten dolayı kul, günahından ötürü Allah'tan korktuğunda yine O'na döner ve duaya sarılır.. Dolayısıyla bu durum burada,  مُؤَاخَزَةٌ  lafzıyla beyan edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mufâale babı mübalağa içindir. Yani, ‘’bizi unutkanlığa ve yanılgıya sevk etme!’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Kastedilen; Allah'ı hoşnut etmeyen unutkanlık, hata yapma ve ihmalin sonuçlarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Iki dua cümlesi arasında itiraziyye olan  رَبَّنَا  cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Nida harfi ve nidanın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir. 

وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ  cümlesi, önceki nidanın cevabı olan  لَا تُؤَاخِذْنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Matufun aleyh gibi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nehiy üslubunda olmasına rağmen cümle dua manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْنَٓا, ihtimam için, mef’ûl olan  اِصْرًا ‘ a takdim edilmiştir.  اِصْرًا ‘ daki nekrelik nev ifade eder.

Teşbih harfi  ك  ile mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili olan  لَا تَحْمِلْ  fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Mef’ûlu mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ما ’ nın sılası olan  حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَا  cümlesi masdar tevilinde, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte  حَمَلْتَهُ  fiiline mütealliktir. Sılası mahzuftur.  مِنْ قَبْلِنَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَا تَحْمِلْ - حَمَلْتَهُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

اِصْرًا  [ağır yük] kelimesinde istiare vardır. Emirler, yasaklar ağır yüke benzetilmiştir. Vech-i şebeh, her ikisinin de insanı zorlayan durum olmasıdır. 

رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ  [Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yaptığın gibi bize de ağır bir yük yükleme.] cümlesi, kendisinden önceki dua cümlesine matuftur. İki cümle arasına nidanın girmesi (رَبَّنَا ), yakarışı daha fazla tebarüz ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِصْرًا ; taşıyıcısını olduğu yere çakılı bırakan, hareket etmesine izin vermeyen ağır yük demektir. Bu kelime birbirini öldürmek yani salihlerin buzağıya tapanları katletmesi, derideki / çarıktaki ve elbisedeki necaset bulaşmış yeri kesip atmak gibi zor mükellefiyetler için istiare yoluyla kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl -  Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِصْرًا , lügatte, kişiyi yerinde hapseden (hareket ettirmeyen) ağır yük anlamındadır. Burada kastedilen mana ise zor mükellefiyetlerdir. Bununla beraber bu cümledeki kelimeler değişik manalara gelecek şekillerde de okunmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

اِصْرًا ; esas anlamı esaret ve hapis manasıyla ilgili olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük ve bağ demektir ki boyunduruk gibi ağır misaka, zor dayanılır ahde ve bağımlılığa yine bunun gibi akrabalık ve yakınlığa da denilir. Anlaşılıyor ki tarihte görüldüğü üzere, yahudi ve hristiyanlar gibi önceki ümmetlerde de katı hükümler ve yükümlülükler vardı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, iki dua cümlesi arasında itiraziyyedir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede îcâz-ı hazif vardır. Nida harfi ve nidanın cevabı mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Mütekellimin Allah’ın rububiyet vasfını öne çıkararak yakarışına mübalağa katan  رَبَّنَا ‘ nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ  cümlesi,  لَا تُؤَاخِذْنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Matufun aleyh gibi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nehiy üslubunda olmasına rağmen cümle dua manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ' nın sılası olan  لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪  cümlesi,  cinsini nefyeden  لَا ’ nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  طَاقَةَ  cinsini nefyeden لَا ‘ nın ismidir. لَنَا  car-mecruru, لَا ‘ nın mahzuf haberine mütealliktir. 

بِه۪ ' nin car-mecruru  لَا 'nın mahzuf haberine mütealliktir. 

وَاعْفُ عَنَّا۠  cümlesi, atıf harfi  وَا ‘la  لَا تُؤَاخِذْنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

Emir üslubunda talebî inşaî isnad olan cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Aynı üslupta gelen  وَاغْفِرْ لَنَا۠  ve  وَارْحَمْنَا۠  cümleleri hükümde ortaklık nedeniyle  وَاعْفُ عَنَّا۠  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Bu cümleler de dua manası taşımaları sebebiyle emir üslubundan çıkmışlardır. Dolayısıyla cümleler mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

تَحْمِلْ - حَمَلْتَهُ - تُحَمِّلْنَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاعْفُ - اغْفِرْ - ارْحَمْنَا۠  ve  اِصْراً - يُكَلِّفُ - تُؤَاخِذْنَٓا - تَحْمِلْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

[Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme!] Yani ‘’bizi devamlı bir şekilde yaptığımızda zorlanacağımız şeylerle sorumlu tutma.’’ Burada asla güç yetirilmeyecek şeyler murat edilmemiştir. Çünkü böyle bir şey kimseden istenmez. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪  ; ‘’Bizlere, bizden öncekilere verilen cezaları verme!’’ demektir. Bu şekilde dua eden müminler, daha önceki ümmetlerin mükellef oldukları ağır yükümlülüklerden muaf tutulmayı, sonra da onların bu mükellefiyetleri muhafaza etme konusundaki gevşeklikleri sebebiyle üzerlerine inen cezalardan muaf olmayı talep etmişlerdir. Bir görüşe göre burada kastedilen şey, güç yetirilemeyecek olan ağır mükellefiyetlerdir. Bu durumda ifade,  وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا  ifadesinin tekrarı mahiyetindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Ayette geçen  الطَّاقَةَ  kelimesi güç yetirmek ve muktedir olmak anlamlarına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın:  وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ  buyruğunun zahiri manası, "kendisine güç yetiremediğimiz şeyi bize yükleme!" şeklinde olur. Bu konuda söylenebilecek en son şey, bu lafzın bazı kullanış şekillerinde mecazen istikbâl anlamına geldiğidir... Ancak ne var ki aslolan, lafzı hakiki manasına hamletmektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

Cenab-ı Hak önceki ayette  لَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا  buyurmuşken, burada niçin  لَا تُحَمِّلْنَا  demiştir? Neden, birincisini  حَمَلْ  kelimesine; ikincisini de  تَحْمِلْ  kelimesine tahsis etmiştir? Çünkü; Güç olsa da bazı şeylerin taşınması mümkündür. Fakat takat getirilemeyen, güç yetmeyen şeyler de vardır ki bunları taşımak mümkün değildir. Takat getirilemeyen şeyde söz konusu olan ise onun sadece "yüklenilmesi" (تَحْمِلْ)' dir. Zor ve meşakkatli olan şeye gelince, bunu hem taşımak (حَمَلْ), yüklenmek ; hem de başkasına yüklemek (تَحْمِلْ) mümkündür. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hakk son ayet-i kerimede  تَحْمِلْ  (yüklemek) kelimesini zikretmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

حَمل  fiili de sülasi mücerred ve tef’îl babı iki farklı babda gelmiştir. Tef’îl babı fiile; çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

Burada tef’îl babı tadiye içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Allahu Teâlâ müminleri cemi sıyga ile ifade ederek, [Eğer unuttuk yahut yanıldıysak, bizi tutup azarlama; bizden öncekilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme; takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme!] diyerek, toplu bir biçimde bu duaları yaptıklarını nakletmiştir. 

Ayeti kerimde 3 dua cümlesinin başına bulunan rabbena şeklindeki münada, yani Rabbenâ kelimesi 4. Duanın başında niçin zikredilmemiştir? "Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen Mevlâmızsın bizim. Kafir toplumlara karşı da bize yardım et" . Bil ki, önceki üç çeşit duada taleb edilen şey, Allahü Teâlâ'nın yapmaması, o şeyleri terketmesidir. Bu duâlâr da "Rabbimiz.." lafzına bitişik olarak gelmiştir. Fakat bu dördüncü duâdâ Rabbenâ lafzı bulunmamaktadır; zahiri de, Allah'ın bir şeyi yapmasını istemeye delâlet etmektedir. Bu hususla ilgili iki soru vardır: Birinci soru: Burada niçin Rabbenâ lâfzı zikredilmemiştir? Cevap: Nida etmeye ancak, uzaklık söz konusu olduğu zaman ihtiyaç duyulur. Nida edilen şey yakın olduğunda ise, nidaya ihtiyaç duyulmaz. Bu duada (Yâ Rabbenâ) nidası, kulun yalvarıp yakarmaya devam ettiğinde Allah'a kurbiyyete nail olacağını bildirmek için hazf edilmiştir. Bu, kendisiyle başka sırlara muttali olunacak büyük bir sırdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb) "Afv", "mağfiret" ve "rahmet" kelimeleri arasında ne fark vardır? Cevap: Afv, kuldan cezanın düşmesidir; mağfiret, kulu utandırmak ve rezil-rüsvay etmek azabından koruyarak, onun suçunu örtmektir. Buna göre kul sanki şöyle demektedir: "Senden afv diliyorum. Beni affettiğin zaman, günahımı ört! Çünkü, kabir azabından halâs olmak, ancak onun peşinden utanç azabından da halâs olunduğunda, kurtulunduğunda hoş olur.." Birincisi cismanî, ikincisi ise ruhanî bir azâbtır. Kul her ikisinden de kurtulunca, mükâfaat istemeye yönelir. Bu da iki kısımdır: Cismânî mükâfaat ki bu cennet nimetleri, onun lezzetleri ve oradaki hoş ve güzel şeylerdir. Diğeri ise, ruhanî bir mükâafattır ki bunun da zirvesi, Allah'ın celâl nurlarının o kimseye tecelli etmesi ve, takati nisbetinde Allah'ın kibriyâsının, yüceliğinin o kimseye inkişâf etmesi, zuhur etmesidir. Bu da, o kimsenin Allah'ın dışında bulunan herşeyden sıyrılarak, tamamiyle Allah'ın celâlinin nuruna boğulmasıyla, istiğrakıyla mükmün olur. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın "Bize merhamet et!" buyruğu cismanî mükâfaatı; O'nun bundan sonra demesi de, "ruhanî mükâfaatı" ve kulun bütün benliğiyle Allah'a yönelmek istediğini gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "Sen Mevlâmızsın bizim" buyruğu, o anda bulunan kimselerin (hâzirûn) yaptığı bir hitâbtır. Belki de kelâmcılardan pek çoğu, bu açıklamaları tuhaf görür ve bunların tâat kabilinden söylenilmiş şeyler olduğunu söylerler. Yemin ederim ki, onlar söyledikleri şeylerde doğru söylemektedirler, zira onların ilimdeki dereceleri budur. "Şüphesiz ki Rabb'in, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir. O, hidâyete ulaşmış olan kimseleri de pek İyi bilendir" (Necm, 30). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)  

اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اَنْتَ مَوْلٰينَا  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin izafetle marife olması, veciz anlatımın (az sözle çok mana ifade etme) kastına matuftur.

Ayetin son cümlesi olan  فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  ‘ye dahil olan  فَ  ta’liliyedir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda inşâî isnad olmasına rağmen cümle dua manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Buradaki  فَ  harfi ‘’mevla oluşu’’ tefri’ (niteleme) içindir. Çünkü mevla’ya düşen kölesine yardım etmek, zafer vermektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَنَا - إِن - رَبَّنَا - لَا - عَلَى  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bakara Suresinin son iki ayeti hüsnü’l-hâtime sanatının en güzel örneğidir. 

Kur’an-ı Kerim’deki herhangi bir surenin ağırlık noktasını oluşturan temel konunun genel olarak ayet sonlarına yansıması da muhakkak ki bir uyumun göstergesidir. Bakara suresinin fasılaları genel olarak takva içerikli fiillerle sonlanmaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları) 

Bu cümlede niçin  رَبَّنَا  lafzı zikredilmemiştir? Cevap: Nida etmeye ancak uzaklık söz konusu olduğu zaman ihtiyaç duyulur. Nida edilen şey yakın olduğunda ise nidaya ihtiyaç duyulmaz. Bu duada  رَبَّنَا  nidası, kulun yalvarıp yakarmaya devam ettiğinde Allah'a kurbiyete nail olacağını bildirmek için hazf edilmiştir. Bu, kendisiyle başka sırlara muttali olunacak büyük bir sırdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)  

Cenâb-ı Hakk'ın  اَنْتَ مَوْلٰينَا  [Sen Mevlamızsın bizim] buyruğunda şöyle bir anlam vardır. Bu kelime, kulun son derece huşu ve inkiyâd içinde bulunduğunu; kendisine ulaşan her nimetin sahibinin Allah olduğunu ve elde ettiği her türlü ikramı ve ihsanı O'nun lütfettiğini itiraf ettiğini gösterir. Hiç şüphesiz işte bu sebeple kullar dua ederken, Allah'ın lütfu ve ihsanına dair söz ederlerken kendilerinin, ancak Cenab-ı Hakk'ın tedbiriyle işlerinin tamamlanacağı bir çocuk ve ancak Mevlasının ıslahıyla işlerinin yoluna gireceği bir kul durumunda olduklarını; Allahu Teâlâ'nın gökler ve yerin Kayyûm'u olduğunu, bütün işleri yoluna koyan olduğunu, "Ne güzel Mevla, ne güzel yardımcı" (Enam. 40) ayetinde de belirttiği gibi hakikatte her şeyin müdebbiri (yöneticisi) O olduğunu izhar etmişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Günün Mesajı
Allah kullarına karşı pek lütufkârdır.. Bundan dolayı ancak güçlerinin yetebileceği amellerle onları yükümlü tutmuştur. Din kolaylıktır. Zorluk değildir. Onda darlık ve meşakkat bulunmamaktadır. Allah yanılma ve hataları dolayısıyla kullarını cezalandırmaz. Her insan yalnızca amelinden dolayı hesaba çekilir. Dua ibadettir. Duanın en faziletlisi ise Kur'ân-ı Kerim'de yeralan dualarla ve Resülullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yaptığı dualar ile dua etmektir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hiçbir şey için bitmez deme. Her yolun bir sonu vardır. Her taşı kar taneleri gibi eşsizdir, zamanın. Bu yolda bastığın taştan bir daha geçmek veya manzarasına, dönüp bir daha bakayım demek olmaz. İstediğin kadar resim çek, o anda hissettiklerini hiçbir resim hissettiremez sana. Baktığında ya olduğundan daha mutsuz, ya da olduğundan daha mutlu olduğunu düşünürsün.

Yolda karşılaştıklarına hoşgörülü davran, kırmadan veda et. Kapıları yüzlerine çarpma. Çünkü çarptığın kapıyı yeniden açmak istediğinde, görmeyi umduğunu bulamayabilirsin. 

Attığın her adımı güzel anılarla donatarak seke seke de atabilirsin, bu yol ne zaman bitecek diye hayıflanarak da, ayaklarını sürüye sürüye de gidebilirsin. İstersen boş boş yürürsün, istersen ardında kırıntılar bırakırsın.

Hiçbir şey için bitmez deme. Her yolun bir sonu vardır; elindeki kitabın son sayfası, gözyaşlarının son damlası, yediğinin son lokması ve atacağın son adımın.. Ve yazılan her yazının da bir sonu vardır.

Elhamdulillah! Elhamdulillah! Elhamdulillah! Bakara Suresini bitirdik. Allah, hep beraber geri kalan sureleri de okuyup, hatmimizi hayırla, bereketle ve huzurla tamamlamamızı nasip etsin.

Rabbim hayırlı başlangıçlar ve sonlar nasip etsin. Adımlarımızı boşa attırmasın. Yürüdüğü yolun değerini bilerek ve bilinçlenerek ilerleyenlerden olmak duasıyla.

 

***

Kişiden kişiye sınırları değişse de insan bilinmek ister. Kimisi sadece yakınları tarafından, kimisi de aslında evine almayı bırak, selam bile vermeyeceği kişiler de dahil herkes tarafından. Şöhret yolları çeşitlidir, kimisi her şeyi göze alır.

Bazen fazla söze gerek kalmadan anlaşılmayı diler. Bakışlarındaki sır çözülsün, aklındaki fikir okunsun diye bekler. Bu tür çoğu beklentinin sonu sinirle bitse de kendinde var olduğuna inandığı yetenek etrafımdakilerde de olsun der.

Fıtratın ve yetiştirilişin getirdiği farklılıklara rağmen herkes birileri tarafından görülmek ve dinlenmek ister. Bazen bu isteğin içine o kadar hapsolur ki körleşir ve öyle bir sessiz bekleyişe bürünür ki karşısındakine haksızlık yapar. 

Bazen ilişkileri sadece kişilerden ibaret sanar ve kendisi gibi ölümlü ve kimi dünya meselelerinde zayıf olana dayanır. Halbuki nereye giderse gitsin, kiminle konuşursa konuşsun; Allah Teâlâ kendisi ve karşısındaki ile beraberdir.

İlişkilerinde yaşadıklarını Allah’a arzedip sadece O’ndan isteyip, O’ndan beklemek ne güzel bir haldir. Gizlese de, açığa vursa da kendisini bilen bir Rabbin daimi varlığı ne hoş bir rahatlıktır. Allah demek ne hoş bir nefestir. Allah’a sığınmak ne lezzetli bir umuttur.

Ey Allahım! 

Huzur Sensin. İlim Sensin. Bize Kendini bildirdiğin ve Sana imanı nasip ettiğin için sonsuz şükürler olsun. Affetmeyi sevensin. Hakikate iletensin. Bizi affet ve dosdoğru yoluna dosdoğru bir hal ile ilet. 

Muhabbet Sensin. Kalpleri birleştirensin. Gönüllerimize iki cihanda da bizi sevindirecekleri sevdir, bizi de onlara iyi kıl ve yollarımız ile kalplerimizi ferahlık sebebi nice hayırlarla beraber eyle. 

Zorlukları kolaylaştıransın. Hüzünleri ferahlatansın. Yürütülmesi gereken ilişkilerdeki sıkıntıları şifalandır, Senin rızan için çabalayanlardan eyle. Yürütülmemesi gereken ilişkilerden ise Senin rızan için çekilenlerden eyle. 

Umut Sensin. Nefes Sensin. Her şeyden ve herkesten önce Seninle olan ilişkisine öncelik veren ve samimiyet ile sağlamlaştıran kullarından eyle. İki cihanda da kalplerimizi mutmain, gönüllerimizi sevinçli ve yüzlerimizi aydınlık kıl. Sevdiklerine yakınlaştır. Ve Allahım, bizi Sana yakın kıl.

Amin. 

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji