وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ ٧٨
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ile 75.ayete وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ matuftur. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمِّيُّونَ muahhar mübteda olup ref alameti و ' dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. لَا يَعْلَمُونَ cümlesi اُمِّيُّونَ ‘ nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ulün bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّٓا istisna harfidir. اَمَانِيَّ müstesna munkatı’a olup fetha ile mansubdur. Cümle atıf harfi وَ ile مِنْهُمْ اُمِّيُّونَ ‘ye matuftur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamiri هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَظُنُّونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا hasr edatıdır.
يَظُنُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanma anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. يَظُنُّونَ ‘nin iki mef’ûlüde mahzuftur. Takdiri, يظنّون الأباطيل حقّا şeklindedir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
Ayet atıf harfi وَ ile 75. ayetteki وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Car mecrurun takdimi, hemen akabinde gelen اُمِّيُّونَ ‘ye teşvik içindir. Bunlardan kasıt da, yahudilerin avam taifesidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 699)
اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ. cümlesi اُمِّيُّونَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, fiille mef’ûlu arasındadır. يَعْلَمُونَ maksur/sıfat, اَمَانِيَّ maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Fiil mef’ûle, yani bilmek, kuruntuya kasredilmiştir.
لا يعلمون الكتلب الا اماني cümlesindeki müstesna, müstesna minhu ile aynı cinsten olmadığı için, munkatı’ olarak kabul edilmiştir. Çünkü kuruntuları kitaba dayalı şeyler değildir. Sadece kendilerince kabul ettikleri batıl şehvetlerden ibaret şeyleri almaktadırlar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan اِنْ nefy, اِلَّا hasr harfidir.
Mübteda ve haber arasındaki kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Mübteda, habere kasredilmiştir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُمِّيُّونَ - يَعْلَمُونَ ve يَعْلَمُونَ - يَظُنُّونَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
اَمَانِيَّ - يَظُنُّونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada gelen اِنْ harfi olumsuzluk manasındadır. Kendisinden sonra اِلَّٓا harfinin geldiği yerlerde bu harf genellikle olumsuzluk ifade eder. Bu harf, başındaki hemze harfinden dolayı, ما olumsuzluk harfinden daha kuvvetlidir. Şiddetli durumlarda اِنْ harfi tercih edilir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Meâni’n Nahvi)
اَمَانِيَّ ; Birtakım dayanaksız kuruntular demektir. Örneğin; Allah kendilerini bağışlayacakmış, onlara merhamet edecekmiş, sayılı günler dışında onları cehennem ateşinde yakmayacakmış gibi. Yahut da kendi bilginlerinden dinleyip öğrendikleri birtakım uydurma yalanlar olup, taklit yoluyla aldıkları bu şeyleri doğru kabul etmelerinden ibaret olan boş laflar. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
اُمِّيُّونَ ; anasından doğduğu gibi kalmış, yani fıtratı bozulmamış demektir.
Kur’an’da bu terim kitap ehli olmayanlar için kullanılmıştır. Araplarda bir âdet vardı, çocuğu olmayan Araplar şöyle dua ederlerdi: “Allahım bana bir çocuk ver, ben bu çocuğu Yahudilere vereceğim”. Yahudiler ehli kitap olduğu için onları kendilerinden üstün görürlerdi, Hz. Meryem'in kiliseye adanması gibi. Dolayısıyla o çocuklar yahudileştirilirlerdi. Burada o yahudileşmiş Araplardan bahsediliyor olabilir.
Peygamber Efendimiz’in de sıfatı ümmi idi. Yalnız, ümmi kelimesi cahil diye anlaşılmamalıdır. Okuma yazma bilmeyen anlamında değildir. Zaten o dönemde çok az kişi okuma yazma biliyordu. Ümmi olmak olumsuz değil, aksine övülen bir sıfattı. Fıtratı saf kalmış; bozulup da tahrif edilmiş inançlardan uzak kalmış demekti. O dönemde ümmi kelimesi Yahudiler için de kullanılıyordu, çünkü onların da bir kitabı vardı. Putperest değillerdi. Dinleri semavi din idi. Fakat buradaki “ümmi” kelimesi olumlu manada kullanılmamıştır.
Ümmî kelimesinin sözlük anlamı: Ümmi anadan doğduğu hal üzere olup yazıyı bilmeyen kimsedir, bu yönüyle anneye nispet edilerek ümmi denmiştir. Yine aynı nedenden dolayı Araplara ümmiler denilmiştir. Çünkü Araplarda yazı işi neredeyse yok sayılacak derecede nadir bir iş idi. Ayrıca yeteneksiz, sert yapılı, konuşmasını beceremeyen ve az konuşan kişiye de annesinden doğduğu hal üzere kalmış olduğu için ümmi denildiği söylenir (Lisânü’l-Arab). Bu sözlük anlamı Arapçanın aslından alınmış olmayıp, kelimenin anlamına Arapça bir köken bulmaya çalışan dil âlimlerinin yorumudur. Buna verilen anlam, anadan doğma halinde bulunan yetersizlik ve konuşamama durumuna dayandırılmıştır ki bu anlamı ne Hz. Peygamber ne de onun ümmeti için düşünmek yakışık almaz. (Ayşe Uzun, Muhammed Âbid El-Câbirî’nin Tefsiri Ve Yorum Yöntemi)