بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ٧٧
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَا يَعْلَمُونَ atıf harfi وَ ile mahzuf istînâfa matuftur. Takdiri, أيلومونهم على التحدث بما ذكر ولا يعلمون (Söylenenleri konuştukları ve bilmedikleri için onları kınıyorlar mı?) şeklindedir.
لا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel يَعْلَمُونَ ‘nin iki mef’ûlü bihi yerinde olup mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَعْلَمُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَا müşterek ism-i mevsûl mef’ulün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُسِرُّونَ ’dir. İrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.
يُسِرُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا يُعْلِنُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
يُسِرُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سرر ’dir.
يُعْلِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi علن ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Ayet takdiri أيلومونهم (Onları kınıyorlar mı?) olan mukadder istînâfa وَ ile atfedilmiştir. Hemze inkarî istifham harfidir. Ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen mana itibariyle taaccüb, takrir, kınama ve sefih yani akıldan yoksun bir iş üzere olduklarını bildirme kastı taşıdığından terkib, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
İnkâr, (reddetme, yadsıma) manasına delalet etmek üzere en çok kullanılan istifham harfi hemzedir. Hemzeyi her zaman sorulan şey takip eder. İnkâr manasında olan istifham iki kısımdır: Azarlama ve yalanlama. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ cümlesi, masdar tevilinde, يَعْلَمُونَ fiilinin iki mef’ûlu yerindedir.
Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olması zamana dikkat çeker, hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Medih makamında oluşu istimrar manasına da işaret eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olup müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl مَا , birinciye matuftur.
اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ [Allah, gizlediklerini de açıkladıklarını da bilir.] ifadesinde idmâc vardır. Çünkü Allah Teâlâ bilmekle kalmaz gereğini de yapar. Yani mükâfat veya ceza hükmü de ona aittir. Bu ifade, bir tehdittir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ya da lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
يَعْلَمُ - يُعْلِنُونَۜ fiilleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, لَا يَعْلَمُونَ - يَعْلَمُ fiilleri arasında ise tıbâk-ı icâb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يُسِرُّونَ [Gizliyorlar] ile يُعْلِنُونَۜ [Açığa vuruyorlar] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Bu da iki zıt şeyi bir arada zikretmektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
يُسِرُّونَ - يُعْلِنُونَۜ kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Cinas: kelamda söylenişleri aynı veya birbirine çok yakın lafızların farklı anlamlarda kullanılması sanatıdır. Cinas ezberlemeyi ve anlamayı kolaylaştırır.
Ayette geçen يسرون kelimesi, gizlerler manasında olup Türkçe’de bu kökten sır ve esrar kelimesini kullanmaktayız. Benzer şekilde يعلنون da açığa çıkardılar demek olup aleniyet kelimesi buradan dilimize geçmiştir.
Önce يسرون ‘ nun sonra بعلنون gelmesinin sebebi, kafirlerin, müminlerle beraber iken küfürlerini gizlediklerini, kendi kendilerine kaldıklarında da açığa çıkardıklarına işaret etmek içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 697)
Bu cümlede arasında tertipli leff ve neşr sanatı vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 697)
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ ٧٨
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ile 75.ayete وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ matuftur. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمِّيُّونَ muahhar mübteda olup ref alameti و ' dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. لَا يَعْلَمُونَ cümlesi اُمِّيُّونَ ‘ nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ulün bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّٓا istisna harfidir. اَمَانِيَّ müstesna munkatı’a olup fetha ile mansubdur. Cümle atıf harfi وَ ile مِنْهُمْ اُمِّيُّونَ ‘ye matuftur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamiri هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَظُنُّونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا hasr edatıdır.
يَظُنُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanma anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. يَظُنُّونَ ‘nin iki mef’ûlüde mahzuftur. Takdiri, يظنّون الأباطيل حقّا şeklindedir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
Ayet atıf harfi وَ ile 75. ayetteki وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Car mecrurun takdimi, hemen akabinde gelen اُمِّيُّونَ ‘ye teşvik içindir. Bunlardan kasıt da, yahudilerin avam taifesidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 699)
اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ. cümlesi اُمِّيُّونَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, fiille mef’ûlu arasındadır. يَعْلَمُونَ maksur/sıfat, اَمَانِيَّ maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Fiil mef’ûle, yani bilmek, kuruntuya kasredilmiştir.
لا يعلمون الكتلب الا اماني cümlesindeki müstesna, müstesna minhu ile aynı cinsten olmadığı için, munkatı’ olarak kabul edilmiştir. Çünkü kuruntuları kitaba dayalı şeyler değildir. Sadece kendilerince kabul ettikleri batıl şehvetlerden ibaret şeyleri almaktadırlar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan اِنْ nefy, اِلَّا hasr harfidir.
Mübteda ve haber arasındaki kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Mübteda, habere kasredilmiştir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُمِّيُّونَ - يَعْلَمُونَ ve يَعْلَمُونَ - يَظُنُّونَ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
اَمَانِيَّ - يَظُنُّونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada gelen اِنْ harfi olumsuzluk manasındadır. Kendisinden sonra اِلَّٓا harfinin geldiği yerlerde bu harf genellikle olumsuzluk ifade eder. Bu harf, başındaki hemze harfinden dolayı, ما olumsuzluk harfinden daha kuvvetlidir. Şiddetli durumlarda اِنْ harfi tercih edilir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Meâni’n Nahvi)
اَمَانِيَّ ; Birtakım dayanaksız kuruntular demektir. Örneğin; Allah kendilerini bağışlayacakmış, onlara merhamet edecekmiş, sayılı günler dışında onları cehennem ateşinde yakmayacakmış gibi. Yahut da kendi bilginlerinden dinleyip öğrendikleri birtakım uydurma yalanlar olup, taklit yoluyla aldıkları bu şeyleri doğru kabul etmelerinden ibaret olan boş laflar. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
اُمِّيُّونَ ; anasından doğduğu gibi kalmış, yani fıtratı bozulmamış demektir.
Kur’an’da bu terim kitap ehli olmayanlar için kullanılmıştır. Araplarda bir âdet vardı, çocuğu olmayan Araplar şöyle dua ederlerdi: “Allahım bana bir çocuk ver, ben bu çocuğu Yahudilere vereceğim”. Yahudiler ehli kitap olduğu için onları kendilerinden üstün görürlerdi, Hz. Meryem'in kiliseye adanması gibi. Dolayısıyla o çocuklar yahudileştirilirlerdi. Burada o yahudileşmiş Araplardan bahsediliyor olabilir.
Peygamber Efendimiz’in de sıfatı ümmi idi. Yalnız, ümmi kelimesi cahil diye anlaşılmamalıdır. Okuma yazma bilmeyen anlamında değildir. Zaten o dönemde çok az kişi okuma yazma biliyordu. Ümmi olmak olumsuz değil, aksine övülen bir sıfattı. Fıtratı saf kalmış; bozulup da tahrif edilmiş inançlardan uzak kalmış demekti. O dönemde ümmi kelimesi Yahudiler için de kullanılıyordu, çünkü onların da bir kitabı vardı. Putperest değillerdi. Dinleri semavi din idi. Fakat buradaki “ümmi” kelimesi olumlu manada kullanılmamıştır.
Ümmî kelimesinin sözlük anlamı: Ümmi anadan doğduğu hal üzere olup yazıyı bilmeyen kimsedir, bu yönüyle anneye nispet edilerek ümmi denmiştir. Yine aynı nedenden dolayı Araplara ümmiler denilmiştir. Çünkü Araplarda yazı işi neredeyse yok sayılacak derecede nadir bir iş idi. Ayrıca yeteneksiz, sert yapılı, konuşmasını beceremeyen ve az konuşan kişiye de annesinden doğduğu hal üzere kalmış olduğu için ümmi denildiği söylenir (Lisânü’l-Arab). Bu sözlük anlamı Arapçanın aslından alınmış olmayıp, kelimenin anlamına Arapça bir köken bulmaya çalışan dil âlimlerinin yorumudur. Buna verilen anlam, anadan doğma halinde bulunan yetersizlik ve konuşamama durumuna dayandırılmıştır ki bu anlamı ne Hz. Peygamber ne de onun ümmeti için düşünmek yakışık almaz. (Ayşe Uzun, Muhammed Âbid El-Câbirî’nin Tefsiri Ve Yorum Yöntemi)
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ ٧٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَوَيْلٌ | vay haline |
|
| 2 | لِلَّذِينَ | o kimselerin ki |
|
| 3 | يَكْتُبُونَ | yazıyorlar |
|
| 4 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 5 | بِأَيْدِيهِمْ | elleriyle |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | يَقُولُونَ | diyorlar |
|
| 8 | هَٰذَا | bu |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | عِنْدِ | katındandır |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah |
|
| 12 | لِيَشْتَرُوا | satmak için |
|
| 13 | بِهِ | onu |
|
| 14 | ثَمَنًا | paraya |
|
| 15 | قَلِيلًا | azıcık |
|
| 16 | فَوَيْلٌ | vay haline |
|
| 17 | لَهُمْ | onların |
|
| 18 | مِمَّا | ötürü |
|
| 19 | كَتَبَتْ | yazdığından |
|
| 20 | أَيْدِيهِمْ | ellerinin |
|
| 21 | وَوَيْلٌ | vay haline |
|
| 22 | لَهُمْ | onların |
|
| 23 | مِمَّا | ötürü |
|
| 24 | يَكْسِبُونَ | kazandıklarından |
|
Ketebe كتب :
كَتْبٌ iki deriyi dikmek suretiyle birleştirmek demektir. Bu kökün bilinen yaygın manası ise harfleri birbirine eklemek suretiyle yazmak, yani münasip sebeplerle hakkındaki niyet ve tesbitini dışarıya aktararak ikrar etmektir. İlimlerin, iddiaların, sözleşmelerin ve kalbî itikadların harfler, kelimeler ve cümleler vasıtasıyla tesbit edilmesi gibi..
كِتابٌ temelde yazılan şeyler için kullanılan ve mübalağa ifade eden bir mastardır. كِتابَةٌ ise sanki önemsiz ve sıradan yazılı bir levha demektir (kitabe).) Bu sıkça rastlanan bir durumdur. Yani mastar, üzerinde tecelli ettiği şey hakkında kullanılır. Tıpkı şunlar gibi; زَيْدٌ عَدْلٌ ve الصَّلاة vs. Aslında كِتاب içindeki yazı ile birlikte sayfanın adıdır.
Bu maddede aslen beyan etme ve tesbit etme olarak iki kayıt mülahaza edilir.
İspat ve tespit etme (yazma ve kaydetme) takdir etme, vacip, gerekli kılma, farz kılma ve azim de كِتابة sözcüğüyle ifade edilir. Bunun anlamı şudur: bir şey önce istenir, irade edilir sonra söylenir, ardından da yazılır. Dolayısıyla irade, istek bir başlangıç, yazma da bir sondur. Sonra da başlangıç anlamındaki murad ve istek, (tekid edilmesi/pekiştirilmesi istendiğinde) son anlamındaki yazma ile ifade edilir.
Bu köke ait إكْتِتابٌ mastarına gelince; uydurulan sözlerle ilgili kullanımı yaygındır. Örneğin Furkan, 25/5 وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً (Müfredat-Tahqiq)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 310 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kâtip, kitap, mektep, mektup, mektubât ve kütüphanedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Semene ثمن:
ثَمَن satanın sattığında karşılık olarak aldığı şeydir. Bir şeyin yerine alınan her şey onun semeni sayılır. أثْمَنَ parası arttı demektir. ثَمِينٌ değeri çok olan, çok değerli şey anlamına gelir. (Müfredat)
Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte toplam 19 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri semen ve semindir.(Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
Veyl kelimesi Türkçe’ye ‘yazıklar olsun’ veya ‘vay haline’ olarak çevrilebilir. Veyl, çirkinlik, kötülük, bela, skandalın ortaya çıkması halinde söylenen hüzün, helak, zorluk manası taşıyan bir yanma yakılma sözüdür.
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. وَيْلٌ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle mahzuf habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَكْتُبُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. يَكْتُبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِاَيْد۪يهِمْ car mecruru يَكْتُبُونَ fiiline müteallik olup , ي üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ‘dir. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِنْدِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لِ harfi, يَشْتَرُوا fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يَقُولُونَ fiiline mütealliktir.
يَشْتَرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يَشْتَرُوا fiiline mütealliktir. ثَمَنًا mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَل۪يلًا kelimesi ثَمَنًا ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ألأيدي mankus isimlerdendir. Çoğuldur. Nekre geldiği zaman sonundaki ي harfi hazf edilir. Ref ve cer hallerinde sonunda damme ve kesra takdir edilir. Mansub olduğunda ي harfi hazf olmaz. Görünür ve sonuna tenvin elifi gelir. يد kelimesinin bir diğer çoğulu أياد şeklindedir. Aynı şekilde irab edilir. Ancak gayrı munsarıf olduğu için tenvin almaz.
نْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَشْتَرُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيْلٌ mübteda olup damme ile merfûdur. Tekid için tekrar edilmiştir. لَهُمْ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. ما müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَتَبَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. اَيْد۪يهِمْ fail olup, ي üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَيْلٌ atıf harfi وَ ile birincisine matuftur.
وَيْلٌ mübteda olup damme ile merfûdur. Tekid için tekrar edilmiştir. لَهُمْ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. ما müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَكْسِبُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَكْسِبُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ
Cümlenin başındaki ف istinâfiyyedir. Müstenefe cümlesidir. Ya da sebebiyedir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 702)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle haber formunda gelmiş olmasına rağmen beddua manasındadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına terkip olarak lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
لِلَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûlunun müteallakı olan haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. وَيْلٌ mübtedadır. Müsnedün ileyh olan وَيْلٌ kelimesinin nekre gelmesi tahkir ifade etmiştir. Zem manasındaki mübtedanın tenkiri de caizdir.
Mecrur mahaldeki اَلَّذِينَ ism-i mevsûlu başındaki harf-i cerle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الْكِتَابَ ile kastedilen tahrif edilmiş Tevrattır.
ايديهم ‘deki izafet kısa yoldan tarif ve iki tarafın da (hem muzâfın, hem de muzâfun ileyhin) tahkiri içindir.
وَيْلٌ cehennemde bir vadi olarak bilinen yerdir. Azab manasında beddua olarak kullanılır. Beddua manasında olduğunda mübtedanın nekre gelmesi caizdir. وَيْلٌ kafirlere aittir. Çünkü şiddet ifade eden bir kelimedir. Zira وَ- يْ - لٌ harflerinin meydana getirdiği terkip, hemen hemen daima şiddet manasını ifade eder.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ cümlesi tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıla cümlesindeki fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنْ عِنْدِ ’in müteallakı olan haber mahzuftur.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدِ اللّٰهِۜ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًا cümlesi, mecrur mahalde olup يَقُولُونَ fiiline müteallıktır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ , ihtimam için, mef’ûl olan ثَمَنًا قَل۪يلً ‘e takdim edilmiştir
ثَمَنًا ’ deki tenvin kıllet ifade eder. Sıfat olan قَل۪يلًا ‘de bu azlığı tekid eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kitabı elleriyle yazarlar sonra bu Allah katından derler. Böyle demelerinin sebebi sırf onu az bir değere satmak içindir. Az bir değer dediği; aslında maddi anlamda çok değer olabilir ama bu, dünyevi bir değerdir. Ahiret katında hiçbir değeri yoktur.
فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
فَ atıf harfidir. Cümle önceki فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümle haber formunda gelmiş olmasına rağmen beddua manasındadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına terkip olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُمْ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. وَيْلٌ mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan وَيْلٌ kelimesinin nekre gelmesi tahkir ifade etmiştir. Zem manasındaki mübtedanın tenkiri caizdir.
Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki مِنْ harf-i ceriyle mahzuf habere mütealliktir.Sılası olan كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَهُمْ ve مِمَّا car mecrurları mahzuf habere mütealliktir. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sıla cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygada gelerek teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
يَكْسِبُونَ fiilinin muzari olarak gelmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
‘’Elleriyle ifadesi’’ o fiili küçümsemek, hor görmek için iki kere geçmiş ve ikisinde de “vay onlara” denmiş. Üçüncü “vay onlara” kazandıkları şeyler yüzünden gelmiştir. Burada tekid ve itnâb sanatları vardır.
ويل lafzı, Türkçe’ye ‘yazıklar olsun’ veya ‘vay haline’ olarak çevrilebilir. Sözlükte, وَيْلٌ (veyl), çirkinlik, kötülük, bela, skandalın ortaya çıkması halinde söylenen hüzün, helak, zorluk manası taşıyan bir yanma yakılma sözüdür.
يَكْتُبُونَ - الْكِتَابَ - كَتَبَتْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَيْلٌ - لَهُمْ - مِمَّا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَكْتُبُونَ - يَكْسِبُونَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır.
الكسْبُ kavramı insanın mal kazanmak gibi bir fayda elde edeceğini düşündüğü şeyleri elde etmesi anlamına gelir. Bu kelime insanın bir fayda sağlayacağını, bir menfaat elde edeceğini düşünürken kendine zarar verecek bir şeye yol açması için de kullanılır.
كسب kelimesi insanın hem kendi kazancı için hem de başkası için kazandıkları için kullanılır. الاكتِساب ise ancak insanın kendi için kazandıkları için kullanılır. Bu kavram Kur’an-ı Kerim’de hem güzel işlerin yapılmasında hem de günahların işlenmesinde kullanılmıştır. (Ragıb el-İsfehani Müfredat)
يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ [Kitabı elleriyle yazarlar] ifadesinde "elleriyle" kaydı, ifadenin mecaz olmadığını vurgulamak ve doğrudan doğruya, bizzat kendi elleriyle yazdıklarını bildirmek içindir. Nitekim: "onu sağ elimle yazdım", "onu kulağımla işittim", denir ki, bu ifadeler de hakiki manalarında kullanılmıştır. (Sâbûnî,Safvetü't Tefâsir - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 704)
Ayet-i kerimede وَيْلٌ َkelimesinin üç kere tekrarlanması azarlamak, sitem etmek ve işledikleri kitabı tahrif etme suçunun çirkinliğini ortaya koymak içindir.
Râzî de; şayet ayette وَيْلٌَ kelimesi tekrar edilmemiş olsaydı burada zikredilen maddelerin tamamını birden işleyene büyük azap tehdidi bulunduğu, fakat sadece birini işleyene tehdit bulunmadığı düşünülebilirdi. Dolayısıyla وَيْلٌ kelimesinin tekrar edilmiş olması (her bir madde karşılığında azap olduğunu tekit ederek) bu vehmi bertaraf etmiştir demektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٨٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالُوا | Bir de dediler ki |
|
| 2 | لَنْ | asla |
|
| 3 | تَمَسَّنَا | bize dokunmayacaktır |
|
| 4 | النَّارُ | ateş |
|
| 5 | إِلَّا | dışında |
|
| 6 | أَيَّامًا | gün |
|
| 7 | مَعْدُودَةً | sayılı birkaç |
|
| 8 | قُلْ | De ki |
|
| 9 | أَتَّخَذْتُمْ | aldınız mı? |
|
| 10 | عِنْدَ | katında |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah |
|
| 12 | عَهْدًا | bir söz (bu hususta) |
|
| 13 | فَلَنْ | öyleyse |
|
| 14 | يُخْلِفَ | dönmez |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | عَهْدَهُ | sözünden |
|
| 17 | أَمْ | yoksa |
|
| 18 | تَقُولُونَ | söylüyorsunuz |
|
| 19 | عَلَى | hakkında |
|
| 20 | اللَّهِ | Allah |
|
| 21 | مَا | bir şey |
|
| 22 | لَا |
|
|
| 23 | تَعْلَمُونَ | bilmediğiniz |
|
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَمَسَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Mütekellim zamir نَا mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. النَّارُ fail olup damme ile merfûdur. اِلَّٓا hasr edatı ve istisna-i müferrağdır. اَيَّامًا zaman zarfı تَمَسَّنَا fiiline mütealliktir. مَعْدُودَةًۜ kelimesi اَيَّامًا 'nin sıfatı olup fetha ile mansubdur..
مَعْدُودَةً [Sayılı] kelimesi azlık ifade eder, çünkü sayılabilir olan çabucak tükenir. Hak Teâlâ وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ [Onu az bir pahaya, sayılı birkaç dirheme sattılar.” [Yûsuf 12/20] ve ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ [Bu onların ‘Ateş bize sayılı birkaç gün haricinde asla dokunmaz.’ demelerinden ötürüdür.] [ Âl-i İmrân, 3/24] buyurmuştur.
Yevm (gün) kelimesi müzekkerdir, çoğul yapılınca müennes (dişil) olur ve bu yüzden de “sayılı” kelimesi ona sıfat yapılırken مَعْدُودَةٌ denilir. Sonra bu çoğul kelime bir daha çoğul yapılır ve مَعْدُودَاتٍ şeklini alır. Aynı durum لَهُ مُعَقِّبَاتٌ [Onun takipçileri vardır.] [Ra‘d 13/11] ayetinde meleklerin sıfatı olarak kullanılan مُعَقِّبَاتٌ kelimesi için de geçerlidir. Tekil kullanılınca مَلَكٌ مُعَقَّبٌ , çoğul kullanılınca مَلآئِكَةٌ مُعَقَّبٌةٌ çoğulu, çoğulun çoğulu olarak da مُعَقِّباتُ denilir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْدُودَةً , sülâsi mücerredi عدد olan fiilin ism-i mef’ûldur.
قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انت ‘dir. Mekulü’l-kavl اَتَّخَذْتُمْ ‘dür. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. اَتَّخَذْتُمْ ‘deki hemze ile istifham hemzesi birleştiğinden vasl hemzesi hazfedilmiştir.
اَتَّخَذْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. عِنْدَ اللّٰهِ mekân zarfı اَتَّخَذْتُمْ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَهْدًا mef'ulun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يُخْلِفَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ fail olup damme ile merfûdur. عَهْدَهُٓ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. تَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru تَقُولُونَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا تَعْلَمُونَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَمْ ;Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَّخَذْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُخْلِفَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلف ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
لَنْ , muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefî harfidir. Fiile, asla manası katarak tekid eder.
Nefy harfi لَنْ ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan, iki tekid hükmündeki kasr, fiille zaman zarfı arasındadır. تَمَسَّنَا maksur/sıfat, اَيَّاماً مَعْدُودَةً maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani fiil, bu zamana hasredilmiştir. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da câizdir. Yâni, bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir.
مَعْدُودَةً kelimesi اَيَّامًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ ifadesinde istiare vardır. النَّارُ , dokunmak fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Cehennemin kendilerine çok zarar vermeyeceğini düşünen yahudiler, ateşi, iradesi olan incitmek istemeyen bir canlıya benzetmişler, bu canlıyı hazf edip, levazımı olan dokunmak fiilini zikretmişlerdir.
Bu sayılı günler, Yahudilerin kırk gün buzağıya taptıkları gün sayısıdır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t te’vil)
لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ cümlesi, mecaz-i aklidir. Hakiki fail Allah tealadır. Azab verecek olan O’dur. Burda ise ateştir. Sanki onlara azab edenin ateş olduğunu söyleyerek azabı hafifletiyor ve Allah’ın onlara kötülük dilemediğini ima ediyorlardı. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 709)
قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا
Fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen mana itibariyle taaccüb ve tevbih kastı taşıdığından terkib, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf عِنْدَ اللّٰهِۜ izafetinde Allah ismine muzâf olan عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı عِنْدَ اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûl olan عَهْدًا ‘e takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَهْدًا ’in nekre gelişi ‘’herhangi bir’’ manasında cins içindir.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَهْدًا kelimesinde istiare-i tasrihiyye asliyye vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;713)
قُلْ اَتَّخَذْتُمْ [Deki ki, edindiniz] cümlesinde, soru hemzesi, dile ağır geleceği için hazfedilmiş, söylenmemiştir.
فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Cümle, atıf harfi فَ ile makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
لَنْ muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz müstakbele çeviren ve tekid ifade eden edattır. Cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf عَهْدَهُٓ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَهْدَ , tazim ve şeref kazanmıştır.
اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesi اَمْ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Cümlenin gerçek manada soru kastı taşımaması bu atfı mümkün kılmıştır.
اَمْ ,istifham hemzesi ve بل manasındadır. Munkatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَمْ tercih ilişkisi kurar. Hakkında bilgi sahibi olunan bir konuda seçeneklerden hangisinin tercih edileceğinin belirlenmesi için kullanılır. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
اَمْ edatı istifham hemzesine muttasıldır ve şu manadadır: ‘’iki şeyden hangisi olacaktır’’. Bu, muhataba ikrar ettirmek içindir, çünkü ikisinden birinin olacağı bilinmektedir.
Ya da اَمْ munkatı’ olup, بل (hayır) manasınadır: ‘’Hayır, böyle mi diyorsunuz?’’ Bu da ikrar ettirmek ve azarlamak içindir. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Nefy harfi لا ’nın tercih edilmesindeki sebeb, cahilliklerininin, tüm zamanları kapsadığını vurgulamaktır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;717)
اَمْ ; ya muâdiledir yani “hangisi olursa olsun” anlamındadır, zira hangisinin gerçekleşeceğine dair ilim zaten vakidir. Ya da munkatıadır [yani önceki bildirimden vaz geçilip daha güçlü ve tekidli bir bildirimde bulunmak için kullanılan hatta gibidir]. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak takrir ve tevbih anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.
Takrîr; soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrîr: (itirafa zorlama) Muhâtabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
تَقُولُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan لَا تَعْلَمُونَ, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُلْ - تَقُولُونَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
عَهْدًا - يُخْلِفَ kelimeleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır.
عَهْدً kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bütün kemâl ve celâl sıfatların anlamlarını bünyesinde barındıran lafza-i celâl, ikaz ve haşyet uyandırma amacıyla zamir makamında zahir isim zikredilerek tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ٨١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بَلَىٰ | evet |
|
| 2 | مَنْ | kim |
|
| 3 | كَسَبَ | kazanır |
|
| 4 | سَيِّئَةً | bir günah |
|
| 5 | وَأَحَاطَتْ | ve kuşatmış olursa |
|
| 6 | بِهِ | kendisini |
|
| 7 | خَطِيئَتُهُ | suçu |
|
| 8 | فَأُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 9 | أَصْحَابُ | halkıdır |
|
| 10 | النَّارِ | ateş |
|
| 11 | هُمْ | onlar |
|
| 12 | فِيهَا | orada |
|
| 13 | خَالِدُونَ | sürekli kalacaklardır |
|
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
بَلٰى nefyi iptal için gelen cevap harfidir.
İsim cümlesidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَسَبَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ' dir. سَيِّئَةً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. اَحَاطَتْ atıf harfi وَ ile كَسَبَ fiiline matuftur.
اَحَاطَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te'nis alametidir. بِه۪ car mecruru اَحَاطَتْ fiiline mütealliktir. خَط۪ٓيـَٔتُهُ fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِك mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi, mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ 'ye mütealliktir. خَالِدُونَ haber olup, ref alameti و ' dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً [Hayır! Kim bir kötülük eder de...] Ferrâ şöyle demiştir:’’ بَلٰى kelimesinin aslı بَلْ şeklindedir, bu da öncesini reddedip sonrasını olumlar ve atıf olarak kullanılır’’. Nitekim مَا كَانَ ذَيْدٌ بَلْ عَمْرٌ (Zeyd kalkmadı, aksine Amr kalktı) denilir. Tekil olarak cevap ifadesinde kullanıldığı zaman, telaffuz edilirken kendisinde durulması (vakıf) için sonuna ى harfini eklemişlerdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً [Kim bir kötülük eder de] ifadesindeki سَيِّئَةً (kötülük) kelimesi اَلسَّيِّءُ kelimesinin müennes halidir, bu da اَلسُّوءَ kelimesinin فَيْعِلٌ formudur. Aslı سَيْوِئٌ şeklindedir, hemen öncesinde bir ى harfi olduğu için و harfi de ى harfine dönüştürülmüştür. Aynı harf dönüşümü اَلسَّيِّدُ (efendi), اَلجَيِّدُ (iyi) kelimelerinde de vardır. Bu “fasit amel” anlamındadır, bu yüzden de bir önceki ayette bunun mukabili/zıddı olarak “salih amel” zikredilmiştir.
Burada “kötülük” ile neyin kastedildiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Mücahid ve bir grup alim bunun şirk olduğunu söylemişlerdir. Buna göre kelimenin müennes olarak kullanılması “kötü fiil”, “kötü haslet” ve benzeri bir şeyin kastedildiğine delalet eder. Hasan-ı Basrî ve Katâde ayette geçen “kötülük”ten, Allah’ın karşılık olarak cehennem tehdidinde bulunduğu büyük günahların kastedildiğini söylemişlerdir. Bu iki görüşe göre kelimenin sonundaki ةً harfi tekilliğe delalet eder.
Süddî ise; onun Allah’ın karşılık olarak cehennem tehdidinde bulunduğu günahlar anlamına geldiğini söylemiştir. Buna göre kelimenin sonundaki he harfi de çoğula delalet eder. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
بَلٰى ; soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
اَحَاطَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حوط ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَالِدُونَ , sülasi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ
Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. بَلٰٓى harfi, menfi soruya cevap ve onu iptal içindir.
بَلٰى ; soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
Şart üslubunda gelen cümlede, iki fiili cezm eden مَنْ şart ismi, mübtedadır. Şart cümlesi olan كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَسَبَ سَيِّئَةً cümlesi aynı zamanda مَنْ ’in haberidir. Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ , aynı üslupta gelerek مَنْ ’in haberine atfedilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِه۪ , durumun ona has olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ve kınama ifade eder.
Müsnedin, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.
كسب fiili işi bilerek, kasten, planlayarak yapmak manasındadır. Elleri ile kitabı yazmaları سَيِّئَةً , yani büyük günah olarak adlandırılmış, daha sonra da خطيئة denmiştir. Bu iki kelime arasında mürâat-ı nazîr vardır.
احاط ve خطاة lafızlarında ط harfi vardır. Bu harf, isti’la harflerindendir ve dil, diş eti bitimi ile damağın hemen başlangıcındaki noktaya, yani mahrece yapışarak çıkar. Dolayısı ile bu kelimelerde isti’la anlamı vardır. Ayrıca cinas sanatı da vardır.
وأحاطت به خطيئته [Günahları onu kuşattı] cümlesinde istiare vardır. Çünkü Yüce Allah, onların günahlarını bileziğin bileği kuşattığı gibi, bir toplumu her taraftan kuşatan düşman ordusuna benzetmiştir. Allah, "onların kötülükleri iyiliklerine galip geldi" yerine müstear olarak [kötülükleri onları kuşattı] tabirini kullanmıştır. Sanki kötülükleri, her taraftan onları kuşatmış gibidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
سَيِّئَةً ile خَط۪ٓيـَٔتُ arasında şu fark vardır: سَيِّئَةً doğrudan hedef alarak yapılandır, خَط۪ٓيـَٔتُ ise genellikle yanlışlıkla yapılandır. Çünkü o hatadan gelir. كَسَبَ fayda sağlamaya çalışmaktır. Kazanmanın kötülüğe nispet edilmesi, [onları acıklı bir azapla müjdele] (Âl-i İmrân: 21) ayetinde olduğu gibi alay etmek ve tahkir içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
سَيِّئَةً kelimesinin كَسَبَ fiiline isnad edilmesinde tehekkümî istiare vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;723)
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
اَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ibaresindeki اَصْحَابُ kelimesinin kökü صحب ’ dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin ‘’sahabesi’’ de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir. اصحاب النار [cehennem ashabı] derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.
Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Nâr ashabı olmalarının isim cümlesi şeklinde ifadesi sübut ve devam ifade eder. Yani ebedi kalacaklarını üslup açısından ifade eder.
Ateşe aid zamirin dahil olduğu ف۪يهَا ‘ daki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Ayetin son cümlesi, اَصْحَابُ النَّارِ ‘ifadesinin müekked hali olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela, هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ‘ sız gelir.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi kasır manası dolayısıyla faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , önemine binaen, amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
هم فيها خالدون cümlesinde izafî kasr vardır. Yahudilerin ateşte ebedi kalmayacaklarına olan inançları ters çevrilerek orada ebedi kalacakları ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr ve Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 724)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, tahkir ve kınama ifade eder. Yahudilerin, küfür ve dalalette ne kadar ileri gittiklerini de tenbih etmektedir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 727)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesinde izafî kasır vardır. Yahudilerin ateşte ebedi kalmayacaklarına olan inançları ters çevrilerek orada ebedi kalacakları ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;724)
خَالِدُونَ lafzı, Kur’an’da her yerde ism-i fail kalıbında gelmiştir. İsm-i fail, mef’ûl ve masdar zamandan bağımsızdır. Aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak “kalıcı” anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
Onların ateş halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesinde taksim sanatı vardır.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ ٨٢
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا 'dur. İrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ulun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
اٰمَنُوا , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِحَاتِ , sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
Cümle, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ الْجَنَّةِ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟ cümlesi, اَصْحَابُ ‘un hali olarak mahallen mansubdur. Veya الَّذ۪ينَ ‘nin ikinci haberi olması da caizdir.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru خَالِدُونَ۟ ’ye mütealliktir. خَالِدُونَ haber olup ref alameti و ' dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ
Ayet, atıf harfi و ’la önceki ayetteki istinafa atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda konumundaki has ism-i mevsûlun sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu fiilin mef'ûlu zikredilmediği için icazı hazif vardır. Kastedilen mana bilindiği için zikredilmemiştir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
Aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ameli, imana atfetmesi onların birbirinden ayrı olduklarını gösterir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
“Salih ameller” akıl, kitap ve sünnetin deliline uygun bir şekilde müstakim olarak yapılan bütün amellerdir. Başındaki lam-ı tarif cins bildirmek içindir. Lam-ı tarif tekil kelimenin başına geldiği zaman cins ifade edip o cinsin kapsamındaki her şeyi ihtiva etmesi ya da bir karînenin bulunması durumunda cinsin bir kısmını kastetmesi ve bu bir kısmının o cins içerisinden sadece bir tek ferde kadar inmesi mümkündür. Ancak lam-ı tarif çoğul kelimenin başına geldiği zaman, ya cinsin tümünü kasteder ya da bir kısmını. Fakat hiçbir zaman tek bir ferdine kadar inmez. Çünkü çoğul vezninde esas nazar-ı itibara alınan husus, cinsteki çoğulluk manasıdır. Lam-ı tarif almış tekil kelime nasıl cins anlamı ifade ediyorsa, lam-ı tarif almış çoğul kelime de formu itibariyle çoğulluk ifade eder. Çünkü cinsteki çoğulluk cins içerisindeki çoğulların (toplamların) çoğulluğu olup, tek tek fertlerin çokluğu değildir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ cümlesi الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh işaret edilenlere tazim ve teşvik için işaret ismiyle marife olmuştur.
Önceki ayetteki فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ cümlesiyle bu ayetteki اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Onların cennet halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Her iki ayette de اُو۬لٰٓئِكَ mübteda makamında gelmiştir. Bu durumda kendinden önce sayılan vasıflara sahip olan kişilerin, kendinden sonraki haber makamında gelene layık olduğu anlaşılır. Yani 81. ayettekilerin ateşe, 82. ayettekilerin de cennete layık oldukları anlaşılır.
اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ [Cennet ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cennette kalışları arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.
Allahu Teâlâ, adeti gereği vaat ile tehdidi yan yana zikreder ki, rahmeti umut edilsin ve azabından korkulsun. Ya da bunu şöyle ifade edebiliriz: Rahmetinin ne kadar büyük olduğu ve cezasının da ne kadar hikmetli olduğu anlaşılsın. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 730)
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
Cümle, اَصْحَابُ ‘nun müekked hali olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Veya الَّذ۪ينَ ‘nin ikinci haberi olması da caizdir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهَا , amili olan خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Bu takdim tahsis ifade eder. Onların sonsuza kadar kalışları oraya, cennete has kılınmıştır.
خَالِدُونَ lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır. خلد aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir.
هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların cennette kalışlarının, hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır.
Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela: هذا اخوك عطوف ''bu, çok şefkatli kardeşindir'' cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman ''و ''sız gelir.
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْناً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ ٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | أَخَذْنَا | biz almıştık |
|
| 3 | مِيثَاقَ | bir söz |
|
| 4 | بَنِي | oğullarından |
|
| 5 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
| 6 | لَا |
|
|
| 7 | تَعْبُدُونَ | kulluk etmeyeceksiniz |
|
| 8 | إِلَّا | başkasına |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 10 | وَبِالْوَالِدَيْنِ | ve anaya-babaya |
|
| 11 | إِحْسَانًا | iyilik edeceksiniz |
|
| 12 | وَذِي | ve |
|
| 13 | الْقُرْبَىٰ | yakınlara |
|
| 14 | وَالْيَتَامَىٰ | ve yetimlere |
|
| 15 | وَالْمَسَاكِينِ | ve yoksullara |
|
| 16 | وَقُولُوا | ve söyleyin |
|
| 17 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 18 | حُسْنًا | güzel söz |
|
| 19 | وَأَقِيمُوا | ve kılın |
|
| 20 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 21 | وَاتُوا | ve verin |
|
| 22 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 23 | ثُمَّ | sonra |
|
| 24 | تَوَلَّيْتُمْ | döndünüz |
|
| 25 | إِلَّا | hariç |
|
| 26 | قَلِيلًا | pek azınız |
|
| 27 | مِنْكُمْ | sizden olan |
|
| 28 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 29 | مُعْرِضُونَ | yüz çeviriyorsunuz |
|
Riyazus Salihin, 333 Nolu Hadis
Ebû Eyyûb Hâlid İbni Zeyd el-Ensârî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre bir adam:
- Yâ Resûlallah! Beni Cennete götürüp cehennemden uzaklaştıracak davranışı haber ver, dedi.
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
- “Allah’a ibadet edip ona hiçbir şeyi denk tutmazsın. Namazı kılar, zekâtı verir ve akrabanı koruyup gözetirsin.”
(Buhârî, Edeb 10; Müslim, Îmân 14. Ayrıca bk. Nesâî, Salât 10)
Riyazus Salihin, 324 Nolu Hadis
Abdullah İbni Amr İbni Âs’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten adam, kendisiyle ilgiyi kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devam edendir.”
(Buhârî, Edeb 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 45; Tirmizî, Birr 10)
Riyazus Salihin, 334 Nolu Hadis
Selmân İbni Âmir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Biriniz orucunu açacağı zaman hurma ile açsın; çünkü hurma bereketlidir. Eğer hurma bulamazsa orucunu su ile açsın; çünkü su temizdir.”
Peygamber aleyhisselâm sözüne devamla şöyle buyurdu:
“Yoksula verilen sadaka bir sadaka, akrabaya verilen sadaka ise iki sadaka yerine geçer: Biri sadaka sevabı, öteki de akrabayı koruyup gözetme sevabıdır.”
(Tirmizî, Zekât 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 21; Nesâî, Zekât 82; İbni Mâce, Sıyâm 25, 28)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. م۪يثَاقَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. بَن۪ٓي muzâfun ileyh olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. Aynı zamanda muzâftır. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup cer alameti fethadır. Gayri munsariftir.
لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ cümlesi, mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Takdiri قلنا لا تعبدون şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَا تَعْبُدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. اللّٰهَ mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بِالْوَالِدَيْنِ car mecruru, atıf harfi وَ ile لَا تَعْبُدُونَ cümlesine matuf olup, mahzuf استوصوا fiiline mütealliktir. وَالِدَيْنِ müsenna olduğu için cer alameti ى ‘dir. اِحْسَانًا mahzuf fiilin mef'ûlu bihi olup fetha ile mansubdur.
ذِي atıf harfi وَ ile makabline matuf olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak cer alameti ي ’dir. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرْبٰى muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
الْيَتَامٰى atıf harfi وَ ile makabline matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْمَسَاك۪ينِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. قُولُوا atıf harfi وَ ile mahzuf استوصوا fiiline matuftur.
قُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru قُولُوا fiiline mütealliktir. حُسْنًا masdardan naib mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır.Takdiri, قولا حسنا şeklindedir. اَق۪يمُوا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَق۪يمُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا الزَّكٰوةَۜ cümlesi, atıf harfi وَ ile اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ cümlesine matuftur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ [Kulluk etmeyeceksiniz] ifadesi, kulluk etmeyin anlamında bir haberdir. Bu tıpkı falancaya gider ona “şöyle şöyle söylersin” sözün gibidir. Bu sözle de emir kastedersin. Bu açıkça emir ve nehiy ifadesi kullanmaktan daha açık ve güçlü bir ifade tarzıdır. Çünkü doğruca verilen emir yerine getirilmiş, yasaktan kaçınılmış da bundan haber verilirmiş gibi ifade edilir. (İbn Mes‘ûd [v.32/652] ve Übeyy b. Kâ‘b ’ın [v.33/654])
لَا تَعْبُدُو [kulluk etmeyin] şeklinde okunmuş olması da bunu teyit eder. Bu ifadenin başında bir [deyiniz] ifadesinin murad edilmiş olması gerekir, nitekim devamındaki [deyiniz] ifadesi de bunu teyit eder.
(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الْقُرْبٰى [Yakınlara]; akrabalara demektir. Bu “ana babaya” kelimesine atıftır, yani anlam “yakınlara da iyilik edecekler” şeklindedir. Ayetteki ذِي الْقُرْبٰى (yakınlık sahibi, yakın) ifadesi çoğul anlamı taşıyan tekil kelimedir, çünkü cins isimdir.
الْيَتَامٰى [Yetimlere] bu da بِالْوَالِدَيْنِ [ana babaya] kelimesine matuftur ve onlara iyilik emrinin kapsamına dahildir. الْيَتَامٰى kelimesi يَتِيم kelimesinin çoğuludur. Yetim, babası ölmüş küçük çocuk demektir. Hayvanlarda ise annesi ölmüş yavruya yetim denilir. Hz. Peygamber (s.a.v)“Ergenlik çağından sonra yetimlik olmaz.” buyurmuştur. Fiil علِمَ babında يَتِمَ , يَيْتَمُ , يُتْمًا şeklinde gelir. اليتيم kelimesi الأيْتام ve اليتامى şeklinde çoğul yapılır. (Ömer Nesefî Tefsiri / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
مَسَاك۪ينِ kelimesi; مِسْكِينِ lafzının çoğuludur. مَفَاعِلٌ kalıbında olmak üzere Kur’an’da şu yerlerde karşımıza çıkmaktadır: el-Bakara 2/83, 177, 215; en-Nisâ 4/8,36; el-Mâide 5/89, 95; el-Enfâl 8/41; et-Tevbe 9/60; el-Kehf 18/79; en-Nûr 24/22; el-Haşr 59/7. (Kur’an’da Gayr-ı Munsarıf İsimler / Mahmut Ateş )
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَق۪يمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.
اٰتُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Ayet, ثُمَّ atıf harfi ile mahzuf müstenef cümleye matuftur. Takdiri, فقبلتم الميثاق (Hemen anlaşmayı kabul ettiniz) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. تَوَلَّيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا istisna edatıdır. قَل۪يلًا kelimesi تَوَلَّيْتُمْ ‘deki zamirden müstesna olup, fetha ile mansubdur.
مِنْكُمْ car mecruru قَل۪يلًا ' in mahzuf sıfatına mütealliktir. وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُعْرِضُونَ haber olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
.İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّيْتُمْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُعْرِضُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَل۪يلًاۘ - الْيَتَامٰى - مَسَاك۪ينِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ
Bu ayetle tekrar kıssaya dönülmesi istidrat sanatıdır.
وَ , istînâfiyedir. Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
اَخَذْنَا fiilinin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder. Cümle kasem menzilindedir.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
Fasılla gelen لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ cümlesi kasemin cevabıdır. Takdiri قلنا olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mekulü’l-kavl cümlesi لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ , muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Lafzen haber olmakla beraber, manen inşâ cümlesidir. Çünkü لَا تَعْبُدُو manasındadır. Zira; bir konuda söz almak, emir veya nehy demektir. Bundan sonra gelen haber de emir veya nehy olarak tevil edilir.
Nefiy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr fiille mefûlü arasındadır. لَا تَعْبُدُونَ , maksur/sıfat, اللّٰهَ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İlk cümledeki gaib zamirden لَا تَعْبُدُونَ ifadesinde muhatab zamire iltifat vardır.
Ayetin başlangıcındaki azamet zamirinden bu cümlede lafza-i celâle iltifat edilmiştir. Bütün kemâl ve celâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır. Çünkü ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.
لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ [Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz] ifadesi nehy manasında bir haber cümlesidir. Bu tür bir ifade, açık nehiyden daha beliğdir. Nitekim Ebüssuûd şöyle der: ‘’Böyle bir ifadede, yasaklanan şeyin hemen sona erdirilmesi gerektiğine işaret vardır. Sanki muhatap yasaklanan şeyi hemen terk etmiştir. İşte bu manayı vurgulamak için, haber sıygası getirilmiş fakat nehiy murad edilmiştir.’’ (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ
وَ ile öncesine atfedilen bu cümle lafzen ve manen inşâdır. Çünkü وَاحْسِنُوا بِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا takdirindedir. Matufun aleyh de lafzen haber, manen inşâ olduğu ve ortak yön de bulunduğu için و ’la öncekine atfedilmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
بِالْوَالِدَيْنِ ’nin müteallakı olan أحسنوا fiili mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İyilikle davranılması tavsiye edilenlerin sayılması taksim sanatıdır.
اِحْسَانًا mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olarak cümleyi tekid etmiştir.
ذِي الْقُرْبٰى - الْيَتَامٰى - الْمَسَاك۪ينِ ifadeleri بِالْوَالِدَيْنِ ‘ye matuftur.
الْوَالِدَيْنِ - ذِي الْقُرْبٰى ve الْيَتَامٰى - الْمَسَاك۪ينِ gruplarındaki kelimeler arasında murâat-ı nazîr sanatı vardır.
وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ
Ayetin bu cümlesi de hükümde ortaklık sebebiyle öncesine matuftur. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden حُسْنًا mahzuf me’ûlü mutlakın sıfatıdır. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ ve وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ cümleleri hükümde ortaklık sebebiyle öncesine atfedilmiştir. Her iki cümle de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
الزَّكٰوةَۜ - الصَّلٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِحْسَانًا - حُسْنًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Alınan sözler; Allah'tan başkasına tapmamak, anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik etmek şeklinde sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.
وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا [İnsanlara güzel söz söyleyin] ifadesinde حسنا masdarı, mübalağa ifade etmek için sıfat-ı müşebbehe yerinde kullanılmıştır. Takdiri, قَوْلاً حَسَنًا veya قَوْلاً ذَا حَسَنَ şeklindedir. Zira Araplar mübalağa maksadıyla masdarı, ism-i fail veya sıfat-ı müşebbehe yerinde kullanırlar ve birisinin çok adil olduğunu ifade etmek için هُوَ عَادِلٌ yerine هُوَ عَدْلٌ derler. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
Tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle takdiri فقبلتم ذلك (Bunu kabul ettiniz) olan cümleye atfedilmiştir.
ثُمَّ ; birbirine bağladığı manalar arasında kısa da olsa bir süre olduğunu ifade eder. Bu atıf harfi, terâhî ifade eder, sıralama bildirir. Terahi; sözlükte sonra olmak ve gecikmek anlamındadır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
تَوَلَّيْتُمْ kelimesinde irsâd sanatı, تَوَلَّيْتُمْ - مُعْرِضُونَ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَوَلَّيْتُمْ fiilinindeki ref zamirden istisna edilenler olarak gelen قَل۪يلًا , müstesnadır.
قليلا , kelimesindeki nekrelik taklîl içindir.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müsned olan مُعْرِضُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
‘Güvercin Dede’ dedikleri değişik bir adam varmış. Gizli saklı yapılan kötü amel sahiplerinin yanında biter ve ‘Kimden saklanıyorsun?’ diye seslenirmiş. Cevap beklemeden, en ufak hareketle beraber ürkek bir güvercin gibi kaybolur gidermiş. Kimse, herkese ya da her yere nasıl yetiştiğini anlamazmış. Ortaya farklı iddialar atılırmış ama gerçek cevap bilinmezmiş.
Enselerine yiyecekleri tokat ve işlerinin gizli kalmadığı korkusuyla, toplum içindeki suçlar azalmış. İlişkiler düzelmiş ve insanlar birbirine daha kolay güvenmeye başlamış. Sanırım bu durumdan bir tek Güvercin Dede memnun değilmiş çünkü kalbinin derinliklerinde, bu düzende Allah korkusunun ağır basmadığını biliyormuş. Bir gün çekip gitmesi gerektiği vakit gelmiş ve kısa sürede düzen tekrar bozulmuş.
Yıllar geçtikçe, Güvercin Dede bir efsaneye dönüşmüş; sadece korkutucu halini anlatanlar olduğu gibi öğrettiği gerçeği anlatanlar da olmuş. Onun hatırlatmalarının asıl amacını idrak eden, kendi hayatlarını Allah rızası için değiştiren ve çocuklarını da Allah yolunda yürütmeye çalışan birçok insan yaşamış. Allah’ın kendisini gördüğünü ve her halini bildiğini idrak eden için kulluk etmek ve güzel ahlak sahibi olmak ne kadar daha kolaymış.
Ey sonsuz ilmin sahibi olan Allahım! Bizi ihsan ve güzel ahlak sahibi kullarından eyle. Meyil edilen yanlış amellerden ve hallerden muhafaza buyur. Her anında ve halinde, Seni hatırlayan ve Sana sığınan kullarından eyle.
Ey cennet bahçelerinin sahibi olan Allahım! Bizi yalnız Sana kulluk edenlerden; annesine, babasına, yakın akrabasına, yetimlere ve yoksullara iyilik edenlerden; sözün güzelini konuşanlardan, çirkin sözleri söylemekten haya edenlerden; namazı kılanlardan ve zekatı verenlerden eyle.
***
‘Artık bilgiye ulaşmak çok kolay!’ cümlesinin yazdığı reklam panosuna bakıyordu. Görünürde doğru bir ifadeydi ama sanki bir şeyler eksikti. Zira cahilliğin ve cehaletin doğurduğu yanlış bilgiler ile teorilerin arkası kesilmiyordu.
Doğru ve yanlış bilginin ayırt edilmesi için harcanan çabalar azalıyordu. Sadece kafasına yattığı ya da hazıra konmaya alıştığı için okunan -kaynağı belirsiz- herhangi bir bilginin bulunduğu yazı hemen kabul görüyor ve paylaşılıyordu.
Basit bir sorun gibi algılansa da, kısa sürede binlerce insanın etkilenmesiyle milyonlara yanlış bilgi yüklemi yapılıyordu. Hatta bazı tarihi bilgilerin değiştiği ve dikkatlerin dünyadaki asıl sorunlardan uzaklaştırıldığı devamlı farkediliyordu.
En korkunç yönü ise din üzerinden, nesilleri hakikat yolundan saptırmak ve ahlaken yozlaştırmak için yayılan bilgilerdi. İnsanın psikolojik anlamda, yalan haberlere ve yanlış bilgilere inanmasını kolaylaştıran sebepler şöyle açıklanıyordu:
Bilginin sahip olduğumuz inançları desteklemesi;
Bilgiyi yayan kişinin hakiki kaynak gibi algılanması sonucunda iddia ettiklerinin doğruluğunun araştırılmaması;
İnsanın tembelliğinden dolayı kolaya kaçması;
Kısa sürede bilgiye ulaşma çabası;
Yalan haber ve bilgilerin mantıktan çok duygulara ya da bir başka ifadeyle insanın nefsine hitap etmesi;
Belli dönemlerde, özellikle de taraf seçilmesi gereken bilgi akışları varsa eğer, toplum baskısının artması;
Aceleden dolayı uzun yazıyı okumaktansa, dikkat çekmek için atılmış çarpık başlıkların doğru kabul edilmesi;
Sosyal medyanın yardımlarıyla aynı bilgi, farklı kişiler tarafından paylaşıldığı zaman kesin doğrudur hissinin uyanması.
Listeyi tamamladıktan sonra altına not düştü: ‘Bilgi oburluğundan uzaklaş. Doğru ama aynı zamanda ihtiyacın olan yani işine yarayacak bilgilerin peşinden koş. Zira önemli olan çok bilmek ya da çok kitap okumak değildir. Önemli olan; ahlakını güzelleştiren, yaşamını kolaylaştıran, ibadetlerini süsleyen, zihnini ve kalbini dinçleştiren, halini edeb ile mütevazileştiren yani kısacası Allah katında sana değer katan bilgilerle meşgul olmaktır.’
Ey haberdar olduğumuz ya da olmadığımız ilimleri yaratan Allahım! Bizi doğru bilgiyi yanlıştan ayırt edenlerden ve hakikatin peşinden gidenlerden eyle. Yalan bilgiyi yayanların ya da yayılan bilginin, sırf nefsimize hoş gelmesinden dolayı kabul etmekten Sana sığınırız. Bilmeden yanlış bilgiyi yaymaktan ya da kabul etmekten muhafaza buyur. Hakkımızda hayırlı olacak ilim kapılarını aç ve rahmetinle kolaylaştırarak elde etmemiz için yardımcımız ol. Bize zarar getirecek ilim kapılarını kapat ve gönüllerimizden sevgisini uzaklaştır. Kalplerimizi ve zihinlerimizi, hayırlarla ve doğrularla meşgul eyle.
Amin.