Tâ-Hâ Sûresi 53. Ayet

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَسَلَكَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۜ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى  ٥٣

“Rabbim, yeryüzünü size beşik yapan, orada size yollar açan ve size gökten yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِي o ki
2 جَعَلَ yaptı ج ع ل
3 لَكُمُ size
4 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
5 مَهْدًا beşik م ه د
6 وَسَلَكَ ve açtı س ل ك
7 لَكُمْ sizin için
8 فِيهَا onda
9 سُبُلًا yollar س ب ل
10 وَأَنْزَلَ ve indirdi ن ز ل
11 مِنَ -ten
12 السَّمَاءِ gök- س م و
13 مَاءً bir su م و ه
14 فَأَخْرَجْنَا ve çıkardık خ ر ج
15 بِهِ onunla
16 أَزْوَاجًا çiftler ز و ج
17 مِنْ -den
18 نَبَاتٍ bitki- ن ب ت
19 شَتَّىٰ her çeşit ش ت ت
 
Bu âyetlerde, başta Resûl-i Ekrem olmak üzere Allah’ın birliği inancına çağrıda bulunacak bütün tebliğ adamlarına, hangi şartlar altında olursa olsun, Allah’a olan güveni bir an bile yitirmemek gerektiği fikri, Hz. Mûsâ’nın hayatından kesitler verilerek telkin edilmektedir. Nitekim Hz. Mûsâ kendisine verilen görevin ağırlığı karşısında başarısız olmaktan endişelenmiş, ama yine rabbinin engin lutfuna sığınmıştı. Allah da ona, bu vazifeyi başarıyla yerine getirebilmesi için gönlünün ferahlatılması, zihninin açılması, işinin kolaylaştırılması, diline açıklık verilmesi ve yakınlarından bir yardımcıyla desteklenmesi hususundaki dileklerinin kabul edildiğini bildirmiş, hemen ardından da kendisinin bu günlere nasıl geldiğini hatırlatmıştır. Gerçekten, İsrâiloğulları’nın bütün erkek çocuklarının katledildiği bir ortamda Mûsâ’nın bizzat bu kararı alan Firavun’un sarayında büyütülmesi akıl alacak bir şey değildi. Yetişkinlik çağına geldiğinde hata ile adam öldürme olayına karışması da onun hayatına mal olabilirdi; fakat ilâhî lutuf sayesinde bundan da kurtulmuş, nihayet beklenen an gelmişti: Mûsâ, kendisini en ulu varlık olarak görmeye başlayan Firavun’u imana çağıracak ve İsrâiloğulları’nı Allah’ın yardımıyla onun zulmünden kurtaracaktı (Hz. Mûsâ’nın başından geçen bu olaylar hakkında Kur’an’da ve Kitâb-ı Mukaddes’te verilen bilgiler ve karşılaştırılması için bk. Bakara 2/49-59; Kasas 28/3 vd.). Firavun gibi kendisini insanların tanrısı sayacak kadar onları küçümseyen bir kibir âbidesinin yanına yaklaşıp diyalog kurabilmek kolay değildi. Cenâb-ı Allah Mûsâ’nın Firavun ailesi içinde yetişmesini sağlamak suretiyle ona bu imkânı çok önceden hazırlamıştı. Buna rağmen Hz. Mûsâ yüklendiği görevin ne kadar ağır olduğunun bilinci içinde endişelerini ifade etmekten ve rabbinden yardım dilemekten geri durmadı. Tefsirlerde Hz. Mûsâ’nın duasında yer alan “dilimden düğümü çöz” ifadesiyle neyin kastedildiği açıklanırken genellikle şu olay aktarılır: Mûsâ henüz küçükken, eşi Firavun’dan onu kucağına alıp sevmesini ister, Firavun bunu yapar, fakat Mûsâ onun sakalını yolar. Bunun üzerine Firavun “bu bana düşman!” diye haykırıp cellâtlarını çağırır. Karısı Firavun’un öfkesini yatıştırmak için onun henüz aklının ermediğini söyler ve bunu ispat için önüne, birinde mücevher diğerinde ateş bulunan iki kap koymasını önerir. Bu öneri uygulanır. Mûsâ elini içinde ateş bulunan kaba uzatıp bir kor parçasını ağzına götürür, böylece öldürülmekten kurtulur. Bu rivayeti aktaran müfessirler, 27. âyette, bu olaydan sonra Mûsâ’nın dilinde meydana gelen ârızaya ve bunun yol açtığı konuşma zorluğuna işaret bulunduğunu kaydederler (bk. Taberî, XVI, 159). Başka bir âyette belirtildiğine göre Mûsâ bu görevde kardeşi Hârûn’la desteklenmesini isterken onun kendisinden daha iyi konuştuğunu ifade ediyordu (Kasas 28/34).Yine bu bilgi ile paralellik taşıyan Tevrat’taki bir ifadeye göre Hârûn iyi bir hatip idi (Çıkış, 4/14). Fakat Hz. Mûsâ’nın bu dileği 28. âyette belirtilen gerekçe ve Mûsâ’nın yanı sıra Hârûn’un da Firavun’a tebliğde bulunmanın zorluklarıyla ilgili kaygılar taşıdığını gösteren 45. âyet ışığında incelendiğinde, onun kendisindeki fizyolojik bir ârızaya değil, üstlendiği görevin ağırlığı karşısında duyduğu sorumluluk duygusunun oluşturduğu psikolojik duruma ve bu konudaki endişelerine işaret etmek istediği anlaşılmaktadır. Zira 28. âyette belirtildiği üzere Hz. Mûsâ, “sözünün iyi anlaşılmasını” arzu etmektedir. Bu cümlenin yüklemini oluşturan “fekuhe” fiili Arap dilinde sıradan bir anlamayı değil, konunun inceliklerine inerek anlamayı ve derin bir idraki ifade etmek için kullanılır. Şu halde burada sırf bir konuşma kusuruna ve bunun yol açacağı anlama problemine değinildiğini söylemek isabetli olmaz. Öte yandan Hz. Mûsâ’nın bu dileği, büyünün ve göz boyama usullerinin çok revaçta olduğu bir toplumun ileri gelenlerini dahi akla ve idrak yeteneğine hitap eden delillerle ikna etme görevi üstlenmiş olduğunu, daha sonra halkın huzurunda sihirbazlara karşı ortaya konacak mûcizelerin ise tevhid çağrısının temel kanıtları olmayıp insanları kandırma aracı olarak kullanılan bu usullerin ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne sermeyi hedeflediğini göstermektedir. 24 ve 43. âyetlerde Firavun’a uyarıcı gönderilme gerekçesi olarak “onun sınırı çok aştığı” ifade edildiği halde 44. âyette “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslûpla söyleyiniz, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” buyurulması özellikle dinin tebliği görevinde başarılı olabilmek için izlenecek metodun ve kullanılacak üslûbun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekicidir. Hz. Mûsâ’nın kardeşi Hârûn’la birlikte Firavun’a gidip ona bütün evrenin yaratıcısı olan Allah tarafından gönderilmiş elçiler olduklarını söylemeleri üzerine aralarında geçen diyalog ve Firavun’un kendini tanrı ilân ettiğine ilişkin ifadeler Kur’an’ın değişik yerlerinde farklı bağlamlar içinde özetlenir (meselâ bk. Şuarâ 26/23-29; Kasas 28/38; Nâziât79/24). Burada 49-53. âyetlerde de bu diyalogdan bir kesit verilmektedir: Firavun’un Mûsâ’ya alaycı bir ifadeyle “Sizin rabbiniz de kimmiş?” diye sorması üzerine, Mûsâ O’nun evrendeki her şeyi özüyle ve biçimiyle var eden sonra da her varlığa yolunu yordamını gösteren Allah olduğunu söylemiş, böylece Firavun da dahil olmak üzere her şeyin varlığını O’na borçlu olduğuna dikkat çekmişti. Ardından Firavun gelip geçen nesillerin durumunu sorarak muhtemelen, dünyada güç sahiplerinin yaptıklarının yanına kâr kaldığına işaret etmiş ve Mûsâ’dan buna açıklık getirmesini istemişti. Hz. Mûsâ onların da rabbinin bilgisi dışında olmadığını ve her şeyin Allah katında kayıtlı bulunduğunu ifade etmiş, Allah’ın ilminin ilâhî hikmet gereği yapılan bu kayıtlara bağlı olmadığını hatırlatmak üzere de O’nun asla yanılmaz ve unutmaz olduğunu sözlerine eklemişti. Râzî’nin tercihe şayan gördüğü yoruma göre ise, Firavun’un gelip geçen nesillere dair soru sorması konuyu değiştirme ve Hz. Mûsâ’yı hikâye türü açıklamalara çekip meşgul etme amacı taşıyordu; zira Mûsâ bir önceki soruya güçlü ve kuşatıcı bir cevap vermişti, Mûsâ’nın o konudaki ikna edici konuşmaya devam etmesinden ve çevresindeki insanların bundan etkilenmelerinden endişe duydu. Hz. Mûsâ da bunu anladığı için yeni soruya pek iltifat etmedi ve genel bir cevap vererek geçiştirmeyi yeğledi (XXII, 66-67. Firavun hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/103). 55. âyette Kur’an’ın değişik vesilelerle dikkat çektiği bir hususa, insanın topraktan geldiği yine oraya döndürüleceği, sonra da oradan tekrar hayata kavuşturulacağı yani öldükten sonra diriltileceği gerçeği hatırlatılmaktadır. Bazı kimselerce reenkarnasyon iddiasını güçlendirmek için bu ve benzeri âyetlerden de destek alınmaya çalışılmaktadır. Ancak bu isabetli değildir (bu konuda bk. Bakara 2/28). 
 
 

Nebete نبت :  Gövdeli veya gövdesiz olsun yerden biten her bitkiye نَباتٌ denir. Fakat yaygın dilde daha çok yerde yayılan ve gövdesi olmayan bitkiler bu isimle anılır. Kelimenin taşıdığı temel gerçekler göze alındığında bitki, hayvan ya da insan olsun her türlü büyüyen varlık için de kullanılabilir. İf'al formundaki kullanımı da (إنْبات) bitirmek manası taşır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 26 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nebat, nebâti ve münbittir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَسَلَكَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۜ

 

İsim cümlesidir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ي  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; هو  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. Veya önceki ayetteki  رَبّ۪ي ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline veya  مَهْداً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَهْداً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. سَلَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ  car mecruru  سَلَكَ  fiiline mütealliktir.  ف۪يهَا  car mecruru  سَلَكَ  fiiline veya  سُبُلاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. سُبُلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

وَ  atıf harfidir.  اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline veya  مَٓاءًۜ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. مَٓاءً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 فَاَخْرَجْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَخْرَجْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِ sebebiyyedir.  بِه۪ٓ  car mecruru  اَخْرَجْنَا  fiiline mütealliktir. اَزْوَاجاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

مِنْ نَبَاتٍ  car mecruru  اَزْوَاجاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. شَتّٰى  kelimesi  اَزْوَاجاً ‘nin ikinci sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette şibh cümle ve müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخْرَجْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

شَتّٰى  kelimesi  شتيت ‘in cemisi olup sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً وَسَلَكَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۜ 

 

Bu ayet Hz. Musa’nın sözlerinin devamıdır. İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Müfred müzekker has ism-i mevsûl olan  اَلَّذ۪ي , takdiri  هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. هو  zamiri, Allah Teâlâ’ya racidir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Burada yeryüzünün yaratılışından bahsedildiği ve bunu Allah’tan başkasının yapamayacağı bilindiği için müsnedün ileyh ayrıca zikredilmemiştir.

Cümlenin müsnedi konumunda olan  الَّـذ۪ٓي , sonraki habere dikkat çekmek üzere ism-i mevsûlle marife olmuştur. Sılası olan  جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْداً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلَ  fiiline müteallık olan  لَكُمُ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. 

Aynı üslupta gelen  وَسَلَكَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً  ve  وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً  cümleleri atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلَ  fiiline müteallik olan  مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru ve  سَلَكَ  fiiline müteallik  لَكُمْ  ile  ف۪يهَا  car mecrurları, ihtimam için mef’ûllere takdim edilmiştir.

Ayette Allah Teâlâ’nın insanlara olan nimetlerinin sayılması taksim sanatıdır.

Ayette yeryüzü ve gökyüzünün özellikleri ayrı ayrı belirtilmiştir. Cem' ma’at-taksim ve tefrik sanatıdır.

مَٓاءً  ile  مَهْداً  ve  سُبُلاً  kelimelerindeki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.

السَّمَٓاءِ - مَٓاءً  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.

الْاَرْضَ  ve  السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

الْاَرْضَ مَهْداً  ifadesinde teşbih harfi hazf edilmiştir. Teşbih harfinin hazfi, makam gereği mübalağa ifade eder. Makam teşbihte mübalağa gerektiriyorsa teşbih edatı hazf edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) Teşbîhi beliğdir.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ  ibaresi ref mahallindedir,  رَبّ۪ي  kelimesinin sıfatıdır ya da mahzuf mübtedanın haberidir veya medih üzere mansubdur. Kûfeliler burada ve Zuhrûf sûresinde  مَهْداً  okumuşlardır ki, كالمهد  demektir yani onu beşik gibi kullanırsınız demektir.  مَهْداً , masdardır, isim olarak kullanılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Buradaki  مَهْداً ( Beşik),  ميهاد (Döşek) şeklinde de okunmuştur. Bu da istiaredir. Burada maksat, arzı, üzerinde yerleşmeye, içinde dolaşmaya imkân verecek şekilde hazırlanıp döşenmiş bulunan döşeğe benzetmektedir. Bu istiarenin benzerleri daha önce geçmiştir.  ميهاد  ile  مَهْداً ’in manası birdir. Bu tıpkı فرش (yaygı) ve  فراش  gibidir. Ancak  مَهْداً , daha çok küçük çocuk için yapılan ve onu koruyan alet (beşik) için kullanılır. Fakat sonuçta bu da  فراش (döşek) anlamına varır. Ayrıca  مهدا  kelimesi,  مهد  fiili mazisi  - يمهد  muzarisi - مهدا  fiilinin masdarı da olur ki (ayağını koyacağı ve yanını yaslayacağı bir yer hazırlamak) demektir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

Keşşâf Sahibi şöyle der:  اَلَّذٖى جَعَلَ  ifadesi ya mahzuf mübtedanın haberi ya da  رَبّ۪ي  kelimesinin sıfatı olduğu için mahallen merfûdur. Yahud da medh üzere mansubdur ki, onun bu şekilde kullanılması hem genel hem de mecazîdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yerin yaratılış nimetinden bahsetmişken buna gökten inen su ile yerden bitkiler çıkarmak nimetini eklemiştir. Bu nimet göklerin yaratılışını haber veren bir nimettir ki, maksat bunu da hatırlatmaktır. Bunun için Abese/25 ayetinde olduğu gibi  أنّا صَبَبْنا الماءَ صَبًّا ثُمَّ شَقَقْنا الأرْضَ شَقًّا [Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da...] buyurulmamıştır. Bu beliğ bir idmâcdır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

   فَاَخْرَجْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى

 

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi   فَ  ile  وَاَنْزَلَ مِنَ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَخْرَجْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

فَاَخْرَجْنَا [Çıkardık] sözünde iltifat sanatı yapılmıştır. Böylece “sana söylediğim şeylerin hepsi Allah’tandır, benden değildir” manası ifade edilmiştir. Bu şekilde Firavun’a söylenecek şeyler; reddetmemesi için alıştıra alıştıra, belli bir sırayla, incitmeden yumuşak bir şekilde zikredilmiştir. Bu istidrâc sanatı üslubudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَخْرَجْنَا  fiiline müteallik  بِه۪ٓ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  اَزْوَاجاً ‘e takdim edilmiştir.

نَبَاتٍ  ve  اَزْوَاجاً  kelimelerinin tenkiri, nev, kesret ve tazim içindir.

مِنْ نَبَاتٍ  car mecruru  اَزْوَاجاً  ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَتّٰى  kelimesi  نَبَاتٍ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  

Bu ayette Allah Teâlâ kendisinden gaib sıygasıyla  جَعَلَ / سَلَكَ / اَنْزَلَ  bahsederken mütekellim  اَخْرَجْنَا  sıygasına geçiş yapmıştır. Oysaki zahire göre ifadenin  اَخْرَجْ  şeklinde gelmesi gerekirdi. Ancak Yüce Allah gaib zamirinden azamet nûnu adı verilen cemi mütekellim zamiri  نا ’ya iltifat etmiştir. Bu iltifatın nüktesini Beyzâvî şöyle açıklar: “Burada Allah Teâlâ’nın gaibden (üçüncü şahıs) mütekellim (birinci şahıs) sıygasına dönmesi, kendi kelamını hikâye etmek ve bütün bu sayılanların O’nun kemâl-i kudret ve hikmetini ortaya koyduğuna, eşyanın da O’nun iradesine boyun eğdiğine dikkat çekmek içindir.(Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Keşşâf Sahibi şöyle der: "Hz. Musa, Hak Subhanehû'nun, bütün eşyanın emrine boyun eğdiği ve kendisine itaat edilen bir varlık olduğunu bildirmek için, gayb sıygasından mütekellim sıygasına geçmiş, böylece söz, itaatin mutlak merciine verilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)