فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّداً قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى ٧٠
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّداً
Fiil cümlesidir. Cümle atıf harfi فَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, فألقى موسى عصاه فتلقّفت كلّ ما صنعوا (Ve Musa (a.s) asasını attı ve asa onların yaptığı her şeyi yuttu) şeklindedir.
اُلْقِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. السَّحَرَةُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. سُجَّداً hal olup fetha ile mansubdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سُجَّداً ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى ’dır. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّ car mecruru اٰمَنَّا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. هٰرُونَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مُوسٰى atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّداً
Cümle, takdiri فألقى موسى عصاه فتلقّفت كلّ ما صنعوا (Ve Musa (a.s) asasını attı ve asa onların yaptığı her şeyi yuttu) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir. Önceki ayetle bu ayet arasında meskutun anh vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اُلْقِيَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
سُجَّداً kelimesi haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Burada sihirbaz kelimesiyle kastedilenler müminlerdir. Aslında müminler için sihirbaz kelimesi kullanılmaz. Burada geçmişteki vasıfları zikredilerek hatırlatılmıştır. Kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mekulü’l-kavl cümlesinde mütekellim iman eden sihirbazlardır.
Veciz ifade kastına matuf بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى izafetinde, Harun ve Musa'nın Rab lafzına izafesi onları şereflendirmek içindir.
Beyzâvî ayette هٰرُونَ lafzının مُوسٰى lafzından önce zikredilmesiyle ilgili olarak üç ihtimalden bahseder: “Birinci ihtimale göre, Harun, Musa’dan yaşça büyük olduğu için önce zikredilmiştir.
İkinci ihtimale göre, ayet sonlarının uyması için önce Harun sonra Musa zikredilmiştir. (fasılaya riayet). Zira ayetlerin fasılaları مُوسٰى / الْاَعْلٰى / اَتٰى / مُوسٰى şeklinde sıralanmaktadır.
Üçüncü ihtimal ise şudur: Firavun Musa’yı küçükken büyütmüştü. Eğer sadece Musa’nın Rabbi denilse idi ya da Musa as önce zikredilmiş olsaydı, zihne Rabden kastın Firavun olduğu,Harun’un da ona tabi olduğu için zikredilmiş olduğu ihtimali gelebilirdi. Görüldüğü gibi müfessirimiz burada Harun lafzının Musa kelimesinden önce yer almasını yaşına hürmet, fasılaları gözetmek ve şüpheyi izale etmek şeklinde üç nükteye bağlamaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)