يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ ١
Zelzele زلزل : زَلْزَلَ ileri geri hareket etmek, gidip gelmek, sallanmak veya çalkalanmak demektir. Lafzındaki harflerin tekrarlanması nedeniyle ondaki titreme ve ayak sürçmesi anlamının tekrar edildiğine dikkat çekilmiştir. (Müfredat)(El-Isfahani زَلْزَلَ kelimesini زَلَّ maddesinin içinde incelemiştir. Hazırlayanın Notu)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli zelzeledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı اتَّقُوا رَبَّكُمُ ’dur.
اتَّقُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكُمْ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir.İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
زَلْزَلَةَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّاعَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَيْءٌ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ kelimesi شَيْءٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i faildir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ
Ayet ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Ayette berâat-i istihlâl vardır. Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur.
Ayetin ilk cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida harfi, اَيُّ münada, هَا tenbih harfidir. النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Nidanın cevabı olan اتَّقُوا رَبَّكُمُ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
رَبَّكُمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan كُمْ zamirinin aid olduğu insanlar, şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (https://dergipark.org. Enver Bayram)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allâh katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)
Bu hitabın hükmü, nüzulü sırasında mükellef bulunanları kapsadığı gibi o sırada mevcut oldukları halde teklif mertebesinde olmayıp da sonra bunlara dahil olacak olanları ve kıyamete kadar bunlara dahil olacak olanları da kapsamaktadır. Ancak şifahî hitap, birinci gruba mahsustur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
النَّاسُ kelimesindeki ال takısı istiğrak içindir. İnsanlar lafzı, erkeklere de kadınlara da şâmildir. Ayetteki takva fiilinin erkeklere mahsus olan müzekker kip ile zikredilmesi de tağlib (birden fazla olanlardan birinin galip kabul ederek onun kipinin kullanılması) kabilindendir.
Ayette, malikiyet ve terbiye manalarını ifade eden rububiyet (Rabb) unvanının zikredilmesi ve muhatap zamirine izafe edilmesi (Rabbinizden), terğib (teşvik) ve terhib (korkutmak) yoluyla, emri ve emre uymanın lüzumunu tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada emredilen takva, mutlak takvadır ki günah olan her türlü fiilden ve günah olan her türlü fiilin terkedilemeyişinden sakınmak demektir. Buna, İslam dininin tarif ettiği şekilde Allah'a ve ahiret gününe iman da dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ [Ey insanlar! Rabbinizden sakının!] ayetindeki bu nidadan kasıt bütün mükelleflerdir. Yani O'nun size vermiş olduğu emirleri terk etmekten, yasaklarını da işlemek cesaretini göstermekten korkunuz, çekininiz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyh olan زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir.
زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ ibaresinde istiare vardır. Saat, zelzeleye nispet edilerek kişileştirilmiş, sarsıntı yapabilecek kuvvette bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. Veya saatin zelzeleye isnadı aklî mecazdır. Aslında zelzeleyi yapan saat değil, Allah Teâlâdır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
زَلْزَلَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
الساعة , kelimesi, zaman anlamında câmid (türememiş) bir isimdir. Kıyamet için istiare olarak kullanılır. Vezni فعلة (fâ harfi fetha, ‘ayn harfi sâkin), elif’i ise vav’dan dönmedir. Çoğulu ساعات ساع ve ساع şeklindedir. (https://tafsir.app/aljadwal/6/31, Sâfi, Enam 31)
عَظ۪يمٌ, müsned olan شَيْءٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَظ۪يمٌ kelimesi, asıl olarak büyüklüğü ifade eder. Kıyamet günündeki dehşet ve sarsıntıyı belirten شَيْءٌ ‘in عَظ۪يمٌ ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
عَظ۪يمٌ lafzında istiare vardır. Şerrin çok şiddetli oluşu manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ Bu ayette Allah Teâlâ insanlara, semeresi ahirette görülecek olan takvayı emrettiğinden onlar, kıyametin vasfını merakla öğrenmekle istediler. اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ ayeti tekid ile gelerek merak ve şüphe giderilmiş, takvanın lüzumuna işaret edilmiştir.(Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
Allah Teâlâ takvayı emredince; insanların zihninde bundan ne murad edildiği hakkında bir soru oluşabilir. İşte bu soruyu gidermek için ayet اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ şeklinde tekidli bir cümleyle devam etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ ifadesiyle kastedilen -Allahu a’lem- ondan duyulan korkudan dolayı kalplerin çarpması, vukuunun dehşeti yüzünden bacaklarının titremesidir. Devamında gelen Yüce Allah'ın [‘’İnsanları sarhoş görürsün, halbuki onlar sarhoş değildir’’] sözü de bu anlamı gösteriyor. Yüce Allah bu dehşet ve sarsıntı halinin, kıyamet saatindeki şiddetli korku, kaygı, şaşkınlık ve telaştan kaynaklandığını anlatmak istiyor. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Bu ayeti kerimede اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ ifadesi اِنَّ edatı ile pekiştirilmek suretiyle soru soran veya şüphe duyan bir muhataba hitap eder mahiyette inkarî haber olarak gelmiştir. Oysa ayette veya siyakında ve sibakında kıyamete dair herhangi bir soru veya şüpheden söz edilmemesi, zahiren haberin ibtidaî formda verilmesini gerektirmektedir. Ancak haberden önce اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ [Rabbinize karşı gelmekten sakının] şeklinde bir emir ifadesi bulunması, zihinlerde, acaba neden Rabbimize itaatsizlikten sakınmalıyız, bu emrin gelmesinden maksat nedir? şeklinde bir soru oluşmasına sebep olmakta ve haber cümlesi de bu soruya cevap niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla ifadenin talebî haber şeklinde gelmesi muktezâ-i zâhire uygun görünmese de muktezâ-i hâle uygundur. (Nida Sultan Çelikkaya , Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Zelzele bir şeyin şiddetle sarsılması demektir. Keşşâf sahibi şöyle der: “Ayetteki السَّاعَةِ kelimesinin fail durumunda olması mümkündür. Buna göre bu kelime, hükmi bir mecaz olarak ‘adeta eşyayı hareket ettirip sarsan’ demek olur. Böylece de zelzele kelimesi, failine muzâf olmuş bir masdar olmuş olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifadeler kıyamet gününden kinayedir. O gün vuku bulacak korkunç olaylar kalpleri ve nefisleri titretecek bir şekilde tasvir edilmiştir. Burada kinayeden maksat o gün olacakları anlatmak değildir. Bu vasıfların anlatılması kâfirleri ret, müminleri ikaz için nefisleri uyarmaktır. Bu maksat da bu ayet-i kerimede açıkça ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Bu zelzelenin “şey” olarak ifade edilmesi, bize bildiriyor ki akıllar, bunun mahiyetini idrak etmekten acizdir ve ifadeler, bunu ihata edemez, ancak böyle müphem olarak ifade edilebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hak, زَلْزَلَةَ ’yi عَظ۪يمٌ “büyük, azim (müthiş)” olmakla nitelemiştir. Allah'ın büyük olduğunu söylediği şeyden ise büyük olan bir şey yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)