ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ ٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثَانِيَ | öteye döndürür |
|
| 2 | عِطْفِهِ | boynunu |
|
| 3 | لِيُضِلَّ | şaşırtmak için |
|
| 4 | عَنْ | -ndan |
|
| 5 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | لَهُ | onun için vardır |
|
| 8 | فِي |
|
|
| 9 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 10 | خِزْيٌ | bir kepazelik |
|
| 11 | وَنُذِيقُهُ | ve ona taddıracağız |
|
| 12 | يَوْمَ | günü |
|
| 13 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 14 | عَذَابَ | azabını |
|
| 15 | الْحَرِيقِ | yangın |
|
Atafe عطف : عَطْفٌ iki ucundan biri tutulup diğer ucuna doğru bükülmüş, katlanmış şeylerle ilgili kullanılır. عَلَى harfi ceriyle geçişli hale geldiğinde anlamı meyletmek ve şefkat göstermek iken; عَنْ harfi ceriyle kullanımında bunun zıddı olan bir anlam taşır ve yüz çevirmek, soğuk ve şefkatsiz olmak manasına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri atfetmek, atıf, ma'tuf ve Atıfet'tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
ثَانِيَ kelimesi, يُجَادِلُ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. عِطْفِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, لِيُضِلَّ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle ثَانِيَ عِطْفِه۪ veya يُجَادِلُ fiiline mütealliktir.
يُضِلَّ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri, غيره (Onun dışında) şeklindedir. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru يُضِلَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlemiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
ثَانِيَ ; sülâsi mücerredi ثنى olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الدُّنْيَا car mecruru خِزْيٌ ’nin mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. خِزْيٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُذ۪يقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَوْمَ zaman zarfı, نُذ۪يقُ fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَذَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَر۪يقِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ف۪ٓي harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır/mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى - اَلْعَصَا gibi.
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُذ۪يقُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir.
الْحَر۪يقِ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Ayet, önceki ayetin devamıdır. ثَانِيَ عِطْفِه۪ , izafeti, يُجَادِل fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
ثَانِيَ عِطْفِه۪ [Boynunu döndürerek] terkibi, kibirlenme ve böbürlenmekten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sebep bildiren lâm-ı ta’lilin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup başındaki harf-i cerle birlikte يُجَادِلُ fiiline mütealliktir.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, ikazı artırmak için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastına matuf عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah’ın yolundan] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazf edilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ [Saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir] ayetindeki saptırmak için ifadesi, kendisi sapmak için anlamına gelecek şekilde, يَ harfi üstün olarak da okunmuştur. Buradaki لِ “lâm-ı akıbettir”. Yani o tartışır ve sonunda saptırır. (diğer okuyuşa göre sapar). (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)
لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. خِزْيٌ , muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin nekre gelişi nev, kesret ve tahkir ifade eder. Bu cezanın anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir.
فِي الدُّنْيَا car mecruru, muahhar mübteda olan خِزْيٌ ’un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الدُّنْيَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نُذ۪يقُهُ fiiline müteallik olan يَوْمَ الْقِيٰمَةِ zaman zarfı, ihtimam için mef’ûl olan عَذَابَ الْحَر۪يقِ ‘e takdim edilmiştir.
نُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ [Kıyamet günü ona, ateş azabını tattıracağız.] ibaresinde tehekkümî istiare vardır. Yakıcı azap, istenmeme hoşa gitmeme hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehün bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan “tadarsınız” ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” azabın tesirini idrak etmek anlamında müstear olarak kullanılmıştır.
نُذ۪يقُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf عَذَابَ الْحَر۪يقِ izafetinde, الْحَر۪يقِ sıfat olmasına rağmen عَذَابَ ‘ye izafe edilmiştir. ‘Yakıcı azap’, yerine [yakıcının azabı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
الْحَر۪يقِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İzafette muzâfın bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği, azabın, الْحَر۪يقِ ’ın kaynağından olduğu manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Ahkâf Suresi 20)
خِزْيٌ - عَذَابٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
حَر۪يقِ kelimesi, محرق (yakıcı) manasınadır. Bu, اليم kelimesinin, مؤلم (elem verici) manasına gelmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Al-i İmran/181)