سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ١
سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
İsim cümlesidir. سُورَةٌ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri; هذه’ şeklindedir. Veya haberi mahzuf bir mübtedadır. Takdiri, فيما أوحينا إليك سورة şeklindedir. اَنْزَلْنَاهَا cümlesi, سُورَةٌ ’nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَرَضْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَٓا car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir.
اٰيَاتٍ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. بَيِّنَاتٍ kelimesi اٰيَاتٍ ’in sıfatı olup nasb alameti kesradır.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî: husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَذَكَّرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَذَكَّرُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
تَذَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. Aslı يَتَذَكَّرُونَ şeklindedir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا
Surenin ilk ayeti ibtidaiyye olarak gelmiştir. Ayetin başlangıcı hüsn-i ibtida sanatının güzel bir örneğidir.
Kur’an’daki surelerin başı öylesine güzeldir ki muhatabın dikkatini celb edip hemen etkisi altına alır ve devamını dinlemeye sevk eder. Bunun için ilk muhataplardan inkâr edenler, hatta inkâr bakımından en ileride olanlar bile geceleri gizli gizli Kur’an dinliyorlar, birbirlerine yakalanıyorlar, bir daha dinlememeye yemin ediyorlar ama ertesi gece yine aynı yerde bulunuyorlardı.
Ayetin ilk cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُورَةٌ , takdiri هذه olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Birbirine atfedilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْزَلْنَاهَا ve وَفَرَضْنَاهَا cümleleri, سُورَةٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فرض السورة ifadesinde istiare vardır. Çünkü aslında فرض kelimesi فروض ’un tekilidir. فروض , hisse ve payların miktarlarının ayırt edilme işaretleri olarak kumar oklarına açılan kertik ve çentiklerdir. Buna göre buradaki فَرَضْنَاهَا ifadesinin manası sure için, onun şerefine delalet eden, kadrinin büyüklüğüne, şanının yüceliğine tanıklık eden işaret ve alametler koyduk demektir. فَرَضْنَاهَا şeddeli ve şeddesiz olarak kıraat edilmiştir. Şeddeli kıraat eylemin çok yapıldığını ifade eder. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
سُورَةٌ ; haberi mahzuf bir müpteda veya mahzuf bir mübtedanın haberidir. هذه سُورَةٌ veya فيما أوحينا إليك سورة şeklinde takdir edilebilir.
Nekre gelmiş arkasındaki cümle sıfatı olmuştur. Yani sıfat tamlaması ile başlamıştır.
Takdir edilen işaret ismi o anda karşıda bir muhatap olduğunu ve bunun devam eden bir konuşma olduğuna işaret eder.
Bu sûrede vahiy edilen her şey ve buna eklenen ayetler bu takdir edilen işaret isminin gösterdiği manalardır. Bu kullanım kelamda yaygındır.
سُورَةٌ kelimesinin mübteda olup 2. ayetten itibaren sûrenin tamamının haber olması da caizdir.
سُورَةٌ kelimesinin mübteda olup arkasından bu mübtedaya bazı sıfatların eklenmesi arkadan gelecek haberleri dinlemeye teşvik için olabilir.
سُورَةٌ kelimesi nekreliğin ifade ettiği heybet, görkem, tazim manalarını taşır.
سُورَةٌ kelimesi; şehrin etrafını çeviren duvarlar için de kullanılır. Zaten Türkçedeki kullanım da böyledir. Dolayısıyla şehrin içindekilerin, Kur'ân'da da ayetlerin değerini hissettiren bir kelimedir. Aynı zamanda bu ayetleri koruyan bir sahibinin olduğuna işaret eder. Nekre gelmesi bu değeri arttırmıştır.
سُورَةٌ kelimesinin manası şudur: Başı, sonu ve ayetlerinin sayısı muayyen olan Kur'an'ın bir cüzüne sûre denir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سُورَةٌ kelimesi mahzuf bir mübtedanın haberi, اَنْزَلْنَاهَا [indirdiğimiz] ise sıfattır. Yani indirdiğimiz bir suredir. Yahut nitelenmiş mübteda olup haberi mahzuftur, فيما أوحينا إليك سورة أنزلناها (Sana vahyettiklerimiz içerisinde indirdiğimiz bir sure vardır.) anlamındadır. سُورَةٌ kelimesi mansub da okunmuştur. Bu, ya زيدا ضربته örneğindeki gibidir ki bu durumda اَنْزَلْنَاهَا (indirdiğimiz) cümlesinin irabda mahalli yoktur, çünkü mukadder fiilin açıklayıcısıdır, dolayısıyla onun hükmündedir. Veya دونك سورة ya da اتل سورة takdirindedir ki bu durumda اَنْزَلْنَاهَا cümlesi sıfat olur yani “indirdiğimiz bir sureyi oku” manasındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ
وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ‘la اَنْزَلْنَاهَا cümlesine atfedilmiştir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلْنَا fiiline müteallik ف۪يهَٓا car mecruru, ihtimam için durumun mef’ûle takdim edilmiştir.
ف۪يهَا car-mecrurundaki سُورَةٌ ’a aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen sureler, mazruf mesabesindedir. Surelerdeki ayetler, bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Surelerdeki hükümler, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Mef’ûl اٰيَاتٍ ’deki nekrelik tefhim ve tazim içindir.
بَيِّنَاتٍ kelimesi اٰيَاتٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetteki fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اَنْزَلْنَا fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سُورَةٌ - اٰيَاتٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu surenin ayetleri; biriken ve sanki kasa ve benzeri bir şeyin içindeymiş gibi kaybolmaktan, solmaktan korunmasına hırs duyulan bir şeye benzetilmiştir. Müşebbehün bihe bir müradifiyle işaret edilmiştir. Bu müradif zarf harfi olan فِي ’dir. Burada tahyili istiare kullanılmamıştır. Çünkü burada hazineye benzer bir şey yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
آياتٍ kelimesi بَيِّناتٍ kelimesiyle sıfatlanmıştır. بَيِّناتٍ ; açık demektir. Mecaz-ı aklîdir. Önemi sebebiyle atıf harfiyle birlikte gerek duyulmasa da الإنْزالِ fiili tekrarlanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وأنْزَلْنا فِيها آياتٍ بَيِّناتٍ sözüne gelince, önemi sebebiyle yapılan bir tekrardır ve surede geçen her ayet için bir uyarıdır ki bu ayetlerde hidayetten tevhide, İslam'ın hakikatine dair deliller ve temsiller, Allah'ın kudretinin, ilminin ve hikmetinin bolluğuyla alakalı deliller vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Daha önce geçmiş olan اَنْزَلْنَاهَا [indirdik] lafzının وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ [O surede apaçık ayetler indirdik] cümlesinde tekrar edilmesiyle ıtnâb sanatı yapılmıştır. Bu, sureye verilen önemin büyüklüğünü göstermek içindir. Bu, önemine binaen umumdan sonra hususun zikredilmesi kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Nûr Suresi; سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَاَنْزَلْنَا ف۪يهَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ şeklinde surenin önemine ve azametine işaret edecek şekilde başlamıştır. Surede şer’î hükümler, edep, aile ve toplumun ıslahıyla, Müslümanların özellikleri ve şerefiyle alakalı öğütler yer almaktadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Bu surede zina, kazif, liân, hayrı terk etme üzerine yemin, izin isteme, gözü harama karşı yummak ziynetlerin mahrem olan ve olmayanlara gösterilmesi, bekârları evlendirme, nikâh imkânı bulamayanların iffetli olmaları, kölelerle yapılan mükâtebe sözleşmesi, genç kızların zinaya zorlanması, Resulullah’a (s.a.v) itaat etme ve müminlere selam verme hükümleri gibi önemli konulara dair hükümler zikredildiğini söylemiştir.(Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)
Bu ayet, surede farz kılınanların farziyetinin pek kuvvetli olduğunu açıkça bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَذَكَّرُونَ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
لَعَلَّ edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. El-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dil bilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar,Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Alimlerin çoğuna göre mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. Bize göre Kur’an’da geçen "lealle" ifadesi, her zaman şüphe içeren bir anlam taşımaz. Allah’ın kelamında bu kelime, bir sonucu elde etme ümidiyle yapılan eylemin gerekçesi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/21)