وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْلَا | gerekmez miydi? |
|
| 2 | إِذْ | zaman |
|
| 3 | سَمِعْتُمُوهُ | onu işittiğiniz |
|
| 4 | قُلْتُمْ | demeniz |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | يَكُونُ | yakışmaz |
|
| 7 | لَنَا | bize |
|
| 8 | أَنْ |
|
|
| 9 | نَتَكَلَّمَ | konuşmamız |
|
| 10 | بِهَٰذَا | bunu |
|
| 11 | سُبْحَانَكَ | Seni tenzih ederiz |
|
| 12 | هَٰذَا | bu |
|
| 13 | بُهْتَانٌ | bir iftiradır |
|
| 14 | عَظِيمٌ | büyük |
|
وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ
وَ istînâfiyyedir. لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır.
اِذْ zaman zarfı olup قُلْتُمْ fiiline mütealliktir. سَمِعْتُمُوهُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَمِعْتُمُو sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
قُلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli مَا يَكُونُ لَـنَٓا ’dir. قُلْتُمْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونُ damme ile merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel eder. لَـنَٓا car mecruru يَكُونُ fiiline müealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel يَكُونُ fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
نَتَكَلَّمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. بِهٰذَاۗ car mecruru نَتَكَلَّمَ fiiline mütealliktir.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. دَعَوْتُمُوهُمْ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَتَكَلَّمَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi كلم ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ
Fiil cümlesidir. سُبْحَانَكَ mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; نُسَبِّح (Tesbih ederiz.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. بُهْتَانٌ haber olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ kelimesi بُهْتَانٌ ‘nın sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede لَوْلَٓا , tahdîd harfidir. Bu ayette tevbih ve pişmanlığa teşvik için gelmiştir.
Ayette takdim-tehir sanatı vardır. قُلْتُمْ fiiline müteallik maziye dönük zaman zarfı اِذْ önemine binaen amiline takdim edilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan سَمِعْتُمُوهُ cümlesine muzâf olmuştur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Şayet لَوْلَٓا edatı ile قُلْتُمْ fiilinin arasının اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ile ayrılması nasıl caiz oldu? dersen şöyle derim: Zarfların farklı bir durumu vardır; eşya zarfın içinde bulunduğu ve ondan ayrılmadığı için zarf bizzat eşyanın yerine geçer. Bu sebeple başka kelimelerde caiz olmayan serbestlik onda caiz olur. (Peki, zarfın takdiminde ne fayda vardır ki araya ayırıcı olarak konulmuştur?) dersen şöyle derim: Bunun faydası, iftirayı duyduklarında onu ağzına dolamaktan hemen sakınmaları gerektiğini açıklamaktır. Vakti belirtmek daha önemli olduğu için onu öne almak gerekmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin başındaki لَوْلَٓا , “Değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela, لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ [Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin?] (Nisa Suresi, 77) ve فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا [İman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya!] (Yunus Suresi, 98) ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْتُمْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. يَكُونُ , tam fiildir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَكُونُ fiiline müteallik لَـنَٓا car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail konumundaki masdar-ı müevvele takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا cümlesi, masdar teviliyle يَكُونُ fiilinin faili konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هٰذَا ile konuşulan sözlere işaret edilmiştir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Burada bahsedilen şeyin önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.
Ayrıca işaret isminde istiare vardır. هٰذَا ile sözler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
نَتَكَلَّمَ - قُلْتُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سُبْحَانَكَ
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbih fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbih fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
Sübhanallah, bu iftirayı ağzına alanlara taaccüp ifade etmektedir. Bu kelime, aslında Allah'ın pek acayip işleri görüldüğünde Allah'ı, o gibi şeylerin kendisine zor gelmesinden tenzih etmek anlamında kullanılırdı. Sonra çokça kullanılarak nihayet taaccüp edilen her şey için de kullanılmaya başlandı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ
Ayetin son cümlesi, beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Bu cümlede bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.
Ayrıca işaret isminde istiare sanatı vardır. هٰذَا ile işlenen günaha işaret edilmiştir. İşaret ismi ile günah, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Müsned olan بُهْتَانٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
عَظ۪يمٌ kelimesi بُهْتَانٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ [Sübhanallah! Bu, büyük bir iftiradır.] cümlesi, bu sözü söyleyenin hayretini ifade eder. سُبْحَانَكَ lafzı, aslında, Allah'ın yarattığı şeylerden hayret verici bir şey görüldüğünde, Allah'ı tesbih etmek için söylenir. Burada da böyle hayret verici şeylerin Allah'ın kudretinin dışında olmaktan onu tenzih etmek için söylenir. Daha sonra bu kelime yaygınlaşarak hayret verici her şeyde kullanılır oldu. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şayet يَكُونُ fiilinin anlamı nedir? İfade o olmadan da doğru olmaktadır? مَا لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ [Bunu söylememeliyiz] denilmesi yeterliydi dersen şöyle derim: يَكُونُ fiili yakışmaz, doğru olmaz anlamına gelir: “Bunu söylemek bize yakışmaz, bizim için doğru olmaz.” demektir. سُبْحَانَكَ kelimesi, “Hâşâ” anlamında olup işin vahameti karşısında yaşanan şaşkınlığı ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)