27 Haziran 2025
Nûr Sûresi 11-20 (350. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nûr Sûresi 11. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْۜ لَا تَحْسَبُوهُ شَراًّ لَكُمْۜ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ وَالَّذ۪ي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ١١


O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ kuşkusuz
2 الَّذِينَ
3 جَاءُوا getirenler ج ي ا
4 بِالْإِفْكِ iftirayı ا ف ك
5 عُصْبَةٌ bir topluluktur ع ص ب
6 مِنْكُمْ içinizden
7 لَا
8 تَحْسَبُوهُ onu sanmayın ح س ب
9 شَرًّا şer ش ر ر
10 لَكُمْ sizin için
11 بَلْ bilakis
12 هُوَ o
13 خَيْرٌ hayırdır خ ي ر
14 لَكُمْ sizin için
15 لِكُلِّ her (karşılığını görecektir) ك ل ل
16 امْرِئٍ kişi م ر ا
17 مِنْهُمْ onlardan
18 مَا ne
19 اكْتَسَبَ işledi (ise) ك س ب
20 مِنَ
21 الْإِثْمِ günahının ا ث م
22 وَالَّذِي kimseye
23 تَوَلَّىٰ yüklenen و ل ي
24 كِبْرَهُ en büyüğünü ك ب ر
25 مِنْهُمْ onlardan
26 لَهُ onun (yalanın)
27 عَذَابٌ bir azab (vardır) ع ذ ب
28 عَظِيمٌ büyük ع ظ م
Hem Hz. Peygamber’in aile hayatını ve yakınlarıyla ilişkilerini daha iyi anlayıp kavramamızı sağlamak hem de aile hayatına, iffet ve namusa değer veren topluluklarda çokça rastlanan iftira olayı karşısında müminlerin nasıl bir tavır ve yaklaşım içinde olmaları gerektiği konusunda yol göstermek için indirilmiş olan bu âyetler, Hz. Âişe’nin de katıldığı bir yolculuk olayına ve bazı münafıkların bunu fırsat bilerek onun hakkında uydurdukları bir düzmeceye atıfta bulunmaktadır. Müslim’in (“Tevbe”, 56) genişçe rivayet ettiği olayın özeti şöyledir: Hz. Peygamber hicretin 5. yılında (Benî Müstalik diye de anılan) Müreysî‘ seferine çıkarken her zaman yaptığı gibi eşlerinden birini –bu defa Hz. Âişe’yi– yanına almıştı. Daha önce Peygamber eşlerinin başkalarıyla ancak perde arkasından görüşüp konuşmalarıyla ilgili emir gelmiş bulunduğundan (Ahzâb 33/53) Hz. Âişe, deve üzerine kurulmuş çadır benzeri bir yerde (perdeli mahfede) seyahat ediyordu. Dönüşte Medine’ye yaklaşıldığında bir yerde istirahat edilmiş ve gece hareket emri verilmişti. Bu sırada Hz. Âişe ihtiyacını gidermek için biraz uzaklaşmış, yerine geldiğinde değerli bir kolyesinin düşmüş olduğunu farketmiş, aramak için tekrar gitmiş, epeyce aradıktan sonra bulup dönmüştü. Bu arada görevliler Hz. Âişe’nin kapalı mahfesini kaldırıp deveye yüklemişler, onun mahfenin içinde olmadığını anlayamamışlardı. Hz. Âişe dönüp de kafilenin gitmiş olduğunu görünce, “Farkettiklerinde beni burada ararlar veya arkayı toparlayarak gelen kişi beni burada bulur” diyerek olduğu yerde oturmuş, beklemeye koyulmuş, beklerken uyku bastığı için de uyuyakalmıştı. Birliğin arkasını emniyete almak ve toparlamak üzere görevlendirilmiş bulunan Safvân isimli sahâbî konaklama yerinden geçerken bir karartı görmüş, yakınına geldiğinde onun Hz. Âişe olduğunu anlayınca “innâ lillâh...” diye seslenerek uyandırmış, devesini çökertip kendisi biraz uzaklaşmış, Hz. Âişe deveye binmiş, yola koyulmuşlar ve öğle üzeri istirahat etmekte olan kafileye yetişmişlerdi. 
 
 Hadise bundan ibaret olduğu halde başta meşhur münafık Abdullah b. Übey b. Selûl olmak üzere küçük bir grup olayı kötü yorumlayarak çirkin bir iftira ürettiler: Hz. Âişe ile Safvân arasında iffete aykırı bir olay yaşandığını söylediler ve bunu halk içinde yaymaya başladılar. Hz. Âişe Medine’ye gelince hastalanmış, bir ay kadar yatmıştı. Dedikodudan haberdar olamadı, nihayet bir vesile ile iftira onun da kulağına geldi. Beyninden vurulmuşa dönen Âişe üzüntüsü yüzünden yeniden hastalandı, meseleyi ailesinden öğrenmek maksadıyla Hz. Peygamber’den izin alıp baba evine gitti. Annesi, eşi tarafından sevilen, kumaları bulunan her güzel kadın için böyle dedikoduların yapılabileceğini söyleyerek kızını teselli etmeye çalıştıysa da Âişe günlerce ağladı.
 
 Bu arada Hz. Peygamber yakınları ile istişarede bulundu, hepsi Hz. Âişe’nin lehinde konuştular; Hz. Ali de aleyhinde bir şey söylememekle beraber “kadın kıtlığının bulunmadığını” ifade etti ve evin hizmetçisinden tahkik etmesini tavsiye etti. Hizmetçi Hz. Âişe’yi savundu. Yeterince araştırma, soruşturma yaptıktan sonra Hz. Peygamber mescide geldi, minbere çıkarak hem eşi hem de Safvân hakkındaki müsbet kanaatini ifade etti. Baş iftiracıdan şikâyette bulundu, cemaatin görüşüne başvurdu. İftiracıyı cezalandırma konusunda, İslâm öncesinden kalma kabilecilik gayretiyle ileri geri sözler söylendiği için konuşmayı bu noktada kesti. İftira atılalı bir ay geçmiş olmasına rağmen konu hakkında bir vahiy gelmemiş, âdeta bu büyük imtihanın süresi kasıtlı ve hikmetli olarak uzatılmıştı. Bir ayın hitamında Hz. Peygamber eşini görmek üzere kayınpederi Ebû Bekir’in evine geldi, burada aile arasında şu konuşma geçti:
 
 Hz. Peygamber:
 
 – “Âişe, senin hakkında bana şunları, şunları söylediler. Eğer sen mâsum isen Allah bunu ortaya çıkaracak, seni bu iftiradan arındıracaktır. Eğer bir günaha bulaştıysan Allah’tan af dile, tövbe et; çünkü kulu suçunu itiraf ederek Allah’a tövbe ederse O bağışlar.” 
 
 Bu sözleri işitince kendine gelen ve göz yaşları kesilen Hz. Âişe, önce babasının, sonra annesinin cevap vermelerini istedi; onlar “Biz Resûlullah’a karşı ne diyebiliriz?” deyince kendisi şöyle konuştu: “Öyle anlaşılıyor ki siz bunları işittiniz ve inandınız. Allah benim suçsuz ve günahsız olduğumu biliyor, ancak ben size ‘yapmadım’ desem inanmayacaksınız, ‘yaptım’ desem inanacaksınız. Durumumuz Hz. Yûsuf’un babasının durumuna benziyor, o şöyle demişti: “Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız karşısında, yardım edecek olan ancak Allah’tır” (Yûsuf 12/18). Hz. Âişe bunları söyledikten sonra kırgın olarak yatağına uzandı, arkasını dönüp örtüsünü başına çekti. İşte tam bu sırada vahiy işaretleri belirdi, durumu açıklığa kavuşturan, iftiracıların yüzünü karartan on âyet (11-20) nâzil oldu.
 
 “İftira kandan çetindir” diye bir atasözü vardır. Toplum hayatını dinamitleyen, dostlukları bitiren, aile facialarına yol açan, cinayetlere sebep teşkil eden bu ahlâksızca davranışı engellemek ve müminleri eğitmek üzere söz konusu edilen meşhur iftira olayında büyük ders ve ibretler vardır. Bu âyetlerle iftira edenlere, iftiraya uğrayanlara, iftirayı duyanlara nasıl davranmaları gerektiği konusunda ders ve öğütler verilmiş, İslâm ahlâkının önemli ilkeleri bu vesile ile bir daha hatırlatılmıştır. Bu arada müslümanların içine sızmış bulunan bazı münafıkların perdeleri düşmüş, kötü duygularına mağlûp olan veya dedikoduya kapılan birkaç mümin de büyük bir imtihan geçirmiş, sonra tövbe ederek temizlenmişlerdir. Bazı rivayetlere göre bunlara iftira cezası da uygulanmıştır. Sonuç olarak iftira olayı derin üzüntülere sebep olsa da mânevî getirisi bakımından müminlerin hakkında hayırlı olmuştur. 
 
 19. âyette söz konusu edilen “ahlâksızlığın yaygınlaşması” ifadesi, hem fiilen ahlâka aykırı davranışları hem de bunların dedikodusunun, sohbetinin yapılmasını, tabii bir olaymış gibi kınamadan konuşulmasını kapsamaktadır. Topluluk içinde birçok kötülük, buna karşı zamanında ve yeterli tepki gösterilmemesi sebebiyle yayılmakta ve yerleşmektedir. Erdemli bir toplulukta ancak erdeme uygun davranışlar açıkça ve takdir edilerek konuşulur, sohbet konusu olur; çirkin ve kötü olaylar ise yalnızca gerektiği kadar dile getirilir ve erdem ölçülerine göre değerlendirilir, mahkûm edilir, ıslah çareleri üzerinde durulur. Topluluk içinde erdemsizliğin yaygın hale gelmesi öncelikle yasaklar ve cezalarla değil, toplumun erdem ve erdemsizlik karşısında takındığı tavırla engellenebilir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 58-61

اِنَّ الَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. جَٓاؤُ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالْاِفْكِ  car mecruru  جَٓاؤُ۫  fiiline mütealliktir.  عُصْبَةٌ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  مِنْكُمْ  car mecruru  عُصْبَةٌ ’ün mahzuf sıfatına mütealliktir.


 لَا تَحْسَبُوهُ شَراًّ لَكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْسَبُو  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَراًّ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لَكُمْ  car mecruru  شَراًّ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَراًّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ 

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. لَكُمْۜ  car mecruru  خَيْرٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَيْرٌ  ism-i tafdil kalıbındandır.


لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ 

 

İsim cümlesidir. لِكُلِّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. 

امْرِئٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  امْرِئٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. اكْتَسَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  مِنَ الْاِثْمِ  car mecruru  اكْتَسَبَ  fiiline müteallilktir.  

اكْتَسَبَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  كسب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَالَّذ۪ي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَوَلّٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَوَلّٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كِبْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  تَوَلّٰى ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. 

لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ي ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’ün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsm-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

Geldi anlamındaki  جَٓاؤُ۫  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

مِنْكُمْ  car-mecruru, haber olan  عُصْبَةٌ ‘a mütealliktir.

جاءُوا بِالإفْكِ  sözü; kastettiler ve bunu önemsediler demektir. Aslı şöyledir: Garip bir haber verene “Bu haberi verdi” denir. Çünkü garip haberin şanı; seyahatten gelenlere veya o semtten uzak olanlara ait olmaktır. Allah Teâlâ Hucurat Suresi 6. ayette  إنْ جاءَكم فاسِقٌ بِنَبَإٍ  [Size bir fasık bir haber getirirse…]  buyurmuştur. Böylece haber;  yolcunun gelişine veya meknî olarak gelene benzetilmiştir. Gelmek terşîh manası kazandırmıştır. Musahabe manasındaki  بِ  harfinin gelişiyle terşîh istiare tamamlanmıştır.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

اِفْكِ , kizb’den (yalandan) daha mübalâgalıdır, çünkü  أَفك ’ten gelir ki o da çevirmektir, zira o, doğru istikametten çevrilen sözdür. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette ‘getirmek’ fiilinin kullanılması, aslı, esası olmaksızın, kendiliklerinden bunu uydurduklarına işaret etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِنَّ ’nin haberinin  عُصْبَةٌ  olması caizdir. Ve bu söz; inkârlarında daha kuvvetli olan bir topluluk olmalarına rağmen, onlara ve yaptıklarına hayret etmek için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

عُصْبَةٌ  kelimesinin zikri onları ve sözlerini tahkir içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

  لَا تَحْسَبُوهُ شَراًّ لَكُمْۜ 

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mef’ûl konumundaki  شَراًّ ’deki nekrelik, nev içindir.

لَكُمْۜ  car-mecruru, شَراًّ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Onu kendiniz için şer sanmayın kavli de yeni söz başıdır. Hitap, Resulullah’a (s.a.v), Âişe'ye ve Safvan'adır. Allah onlardan razı olsun.  هُ  zamiri de  اِفْكِ ’e râcidir. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Bu hitap, Resulullah (s.a.v), Hz. Ebubekir, Hz. Âişe ve Safvan (r.a) için olup daha baştan onları teselli etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 


 بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ 

 

Ayete dahil olan  بَل  idrâb harfidir, intikal için gelmiştir. Tersine, aksine anlamındadır. Cümle öncesi için tekid hükmünde istînâfiyyedir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  هُمْ  mübteda,  خَيْرٌ  haberdir.  

Müsned olan  خَيْرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.  

لَكُمْۜ  car-mecruru habere mütealliktir.

O, sizin için hayırdır sözüne, “o, onlar için şerdir” manası idmac edilmiştir. 

لَا تَحْسَبُوهُ شَراًّ لَكُمْ [Onu kendiniz için şer sanmayın]  -  بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ  [Bilakis o sizin için hayırlıdır.] cümleleri arasında mukabele, شَراًّ -  خَيْرٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Aslında خَيْرٌ  kelimesi  شَراًّ ‘e  بَلْ  harfiyle atfedilerek  بَلْ خَيْرًا لَكم  denir. Burada üslub değişerek; sebat ve devama delalet eden isim cümlesi tercih edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sizin hakkınızda konuşanlar için tehdit ve sizin için iyilik düşünenler için de övgüdür. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

بَلْ  edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436)

بَلْ , idrâb edatıdır. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. İdrâb, sözlükte “dönüş yapmak, vazgeçmek” demektir. Bir yanlışı veya hatayı düzeltme amacıyla kullanılabildiği gibi bir konudan diğerine geçiş için de kullanılabilir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)  

 

لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim sanatları vardır.  لِكُلِّ امْرِئٍ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

امْرِئٍ ‘deki nekrelik tahkir ifade eder.

مِنْهُمْ  car-mecruru, امْرِئٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)  

اكْتَسَبَ  fiili  اِفْتِعال  babındadır. Bu bab fiile mutavaat, ittihaz, müşareket, izhar, çaba ve talep anlamları katar.  اِفْتِعال  kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

خَيْرٌ - الْاِثْمِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.


 وَالَّذ۪ي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

Ayetin, …لِكُلِّ امْرِئٍ  cümlesine atfedilen fasılasının atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  

Mübteda konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

مِنْهُمْ  car mecruru  تَوَلّٰى ’nın failinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi  الَّذ۪ي ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan  عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi imkansız bir nev olduğuna ve tahkire işaret eder. Büyüklüğünü, korkunçluğunu ifade eder. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez, demektir.

عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَراًّ - عَذَابٌ - اِثْمِۚ  ve  كِبْرَ - عَظ۪يمٌ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nûr Sûresi 12. Ayet

لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراًۙ وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ  ١٢


Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْلَا gerekmez miydi?
2 إِذْ zaman
3 سَمِعْتُمُوهُ onu işittiğiniz س م ع
4 ظَنَّ zanda bulunup ظ ن ن
5 الْمُؤْمِنُونَ inanan erkeklerin ا م ن
6 وَالْمُؤْمِنَاتُ ve inanan kadınların ا م ن
7 بِأَنْفُسِهِمْ kendiliklerinden ن ف س
8 خَيْرًا güzel خ ي ر
9 وَقَالُوا ve demeleri ق و ل
10 هَٰذَا bu
11 إِفْكٌ bir iftiradır ا ف ك
12 مُبِينٌ apaçık ب ي ن

لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراًۙ 


لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “değil mi?” manasındadır. 

اِذْ  zaman zarfı,  ظَنَّ  fiiline mütealliktir. سَمِعْتُمُوهُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

سَمِعْتُمُو  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ظَنَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir.  الْمُؤْمِنُونَ  fail olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  الْمُؤْمِنَاتُ  atıf harfi  وَ ’la  الْمُؤْمِنُونَ ’a matuftur. بِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَيْراًۙ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  و  harfi getirilir.  سَمِعْتُمُوهُ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denir. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْمِنَاتُ  -  الْمُؤْمِنُونَ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَيْراًۙ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِفْكٌ  haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ  kelimesi, اِفْكٌ ’ün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٌ ; sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراًۙ 

 

لَوْلَٓا , tahdîd (تحضيض ) harfi, teşvik ifade eder. هلا  (Değil mi?) manasındadır. 

ظَنَّ  fiiline müteallik olan  اِذْ , maziye dönük zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  سَمِعْتُمُوهُ  cümlesine muzâf olmuştur. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

سَمِعْتُمُوهُ  fiilindeki  وَ , okumada hafiflik için gelen işbâ vavıdır.

لَوْلَٓا  burada tevbih ve pişmanlığa teşvik için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili  خَيْراً ‘a takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  خَيْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

ظَنَّ , zıt iki anlamı olan fiillerdendir. Hem zannetti hem de kesin olarak bildi demektir. 

سَمِعْتُمُوهُ ’daki muhatap zamirden,  ظَنَّ ’deki gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

خَيْراً  ’daki tenvin kesret ve tekrim içindir. İsm-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

الْمُؤْمِنُونَ - الْمُؤْمِنَاتُ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbak-ı hafiy ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin başındaki  لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela,  لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ [Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin? (Nisa Suresi, 77)] ve  فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا  [İman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya! (Yunus Suresi, 98)] ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ  [Onu duydukları zaman müminler hüsnüzanda bulunsalardı.] cümlesindeki II. şahıs kipinden III. şahıs kipine dönüş vardır. Takdiri şöyledir:  لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَنْتُمْ  [Onu işittiğinizde hüsnüzanda bulunsaydınız.] Yüce Allah, daha şiddetli azarlamak ve imanın müminler hakkında hüsnü zanda bulunmayı gerektirdiğini bildirmek için II. şahıs kipinden III. şahsa dönmüştür. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراً  [Onu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve mümin kadınlar içlerinde bir hayır zannedip bu gerçekten apaçık bir iftiradır” demeli değiller miydi?] sözü  kendilerinden olan erkek ve kadın müminler hakkındadır.  Mesela,  وَلَا تَلْمِزُٓوا اَنْفُسَكُمْ [Kendinizi ayıplamayın.] (Hucurat Suresi, 11) ayetinde olduğu gibi. Hitaptan gaib üsluba geçilmesi daha çok kınamak ve şunu bildirmek içindir ki iman; müminlere hayır düşünmeyi, onlara dil uzatmamayı ve kendi nefislerini müdafaa eder gibi onları da müdafaa etmeyi gerektirir.  لَوْلَٓا  ile fiilinin arasına zarf ile fasıla girmesinin caiz olması, zarfın da ondan sayılmasındandır, çünkü ondan ayrılması caiz değildir. Bunun içindir ki başka şeylerde caiz olmayan onda caiz olur. Zira zarfı zikretmek çok önemlidir. Çünkü teşvik etmek o şeyi duyar duymaz olmalıdır demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Eğer ayetteki imandan murad, hakiki iman ise mezkûr şeyleri gerektirmesi gayet açık olur ve tevbih müminlere mahsus olur. Yok eğer bu iman, münafıkların da zahiren gösterdikleri imanı da kapsayan mutlak iman ise mezkûr şeyleri gerektirmesi, onların, zahirî iddialarının aksini göstermekten kaçınmaları cihetiyledir. Buna göre tevbih, hepsine yöneltilmiş olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ’la  ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَٓا  ile sözlere işaret edilmiştir. هٰذَٓا ile söylenen sözler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İşaret isimleri mahsus şeyleri işaret etmek için kullanılırlar. Buradaki gibi aklî şeyleri işaret etmekte kullanıldıklarında istiare olur. Câmi’ her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i işaret olarak gelmesinin amacı; en güzel şekilde temyiz etmek içindir. Böylece muhatabın zihninde müsnedün ileyh daha iyi yerleşir. Muhatap tarif edilen şeyi daha iyi tasavvur eder, daha iyi tanır. Nur Suresi, 12 ve 16. ayetlerde, bu mananın yanında bu müminleri tahkir de vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِفْكٌ  için sıfat olan  مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Nûr Sûresi 13. Ayet

لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ  ١٣


Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْلَا gerekmez miydi?
2 جَاءُوا getirmeleri ج ي ا
3 عَلَيْهِ ona
4 بِأَرْبَعَةِ dört ر ب ع
5 شُهَدَاءَ şahid ش ه د
6 فَإِذْ madem ki
7 لَمْ
8 يَأْتُوا getirmediler ا ت ي
9 بِالشُّهَدَاءِ şahidleri ش ه د
10 فَأُولَٰئِكَ o halde onlar
11 عِنْدَ yanında ع ن د
12 اللَّهِ Allah
13 هُمُ onlar
14 الْكَاذِبُونَ yalancılardır ك ذ ب

لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ 

 

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır. 

Fiil cümlesidir. جَٓاؤُ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  جَٓاؤُ۫  fiiline mütealliktir.  بِاَرْبَعَةِ  car mecruru  جَٓاؤُ۫  fiiline mütealliktir.

شُهَدَٓاءَ  muzâfun ileyh olup cer alameti fethadır.  شُهَدَٓاءَۚ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

لَوْلَا  kelimesi bir şeyin mevcudiyetinden dolayı imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde ل  bulunan fiil olarak gelir. Saffat Suresi, 143-144. ayetleri buna örnektir. Şayet fiil menfi mana taşıyorsa cevabı ل ’sız gelir. Nur Suresi 21. ayet buna misaldir. (Suyuti, İtkan) 

3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ  zaman zarfı mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; كذبوا (yalanladılar) şeklindedir. لَمْ يَأْتُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَأْتُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالشُّهَدَٓاءِ  car mecruru  يَأْتُوا  fiiline mütealliktir. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ

 

İsim cümlesidir.  فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عِنْدَ  zaman zarfı  الْكَاذِبُونَ ’ye mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمُ  fasıl zamiridir. الْكَاذِبُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْكَاذِبُونَ  haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Veya  هُمُ الْكَاذِبُونَ  cümlesi, işaret isminin haberi olarak mahallen merfûdur. 

الْكَاذِبُونَ ; sülâsi mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Tahdid harfi  لَوْلَٓا ’nın dahil olduğu, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107) 

لَوْلَٓا , bu cümlede tahdid (تحضيض ) ifade eder. هلا  “Değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَوْلَٓا ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ anlamına gelir. Bu tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

لَوْلاَ  ‘meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak ‘teşvik’ anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.’ Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Ayetin başındaki  لَوْلَٓا , burada “Değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela,  لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ [Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin? (Nisa Suresi, 77)] ve  فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا  [İman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya!] (Yunus Suresi, 98) ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ  [Ona dört şahit getirselerdi ya!] cümlesinde teşvik vardır. Maksat, kınama ve azarlamadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Bundan önce iftiracılardan işittikleri  وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ [Bu, apaçık bir bühtandır.] sözleriyle tekzip edildikten ve bunu söylemediklerinden dolayı tevbih edildikten sonra bu kelam da, ya söylenmesi teşvik edilen sözlere dahil olup dinleyenleri, iftiracıları susturmaya veya tekzip etmeye teşvik etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ

 

فَ  atıf harfi, اِذْ  şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Takdiri  كذبوا (Yalanladılar.) olan müteallakının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır. Aynı zamanda şart cümlesidir.

Geldi anlamındaki  اتى  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

بِالشُّهَدَٓاءِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

فَ  karinesiyle gelen cevap hükmündeki  فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ  cümlesi,  اِذْ ’nın cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  هُمُ  fasıl zamiri,  الْكَاذِبُونَ  haberdir. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi, işaret edilenleri tahkir, korkutmak ve söz konusu kişilerin kötü durumlarının mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı  عِنْدَ ,önemine binaen müteallakı olan  الْكَاذِبُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  عِنْدَ  şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Allah Teâlânın hükmünü yerine getirmeyenlerin zamir makamında zahir isim olarak  الْكَاذِبُونَ  şeklinde ifade edilmesi, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

Fasıl zamiri ile tekit edilen cümlede, müsnedin  الْ  takısı ile gelmesi, kasr ifade etmiştir. Ayrıca bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsûf/maksur, الْكَاذِبُونَ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Haber olan  الْكَاذِبُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ  ifadesindeki hasr sıygası mübalağa içindir. Sanki yalanlarındaki şiddet ve çirkinlik sebebiyle, onlardan başkası yalancı sayılmamıştır. Sanki onların mahiyeti yalancılıktan ibarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi, takdim- tehir ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

شُّهَدَٓاءِ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شُّهَدَٓاءِ - كَاذِبُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Nûr Sûresi 14. Ayet

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ  ١٤


Eğer size dünya ve ahirette Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْلَا ve eğer olmasaydı
2 فَضْلُ lutfu ف ض ل
3 اللَّهِ Allah’ın
4 عَلَيْكُمْ size
5 وَرَحْمَتُهُ ve rahmeti ر ح م
6 فِي
7 الدُّنْيَا dünyada د ن و
8 وَالْاخِرَةِ ve ahirette ا خ ر
9 لَمَسَّكُمْ size mutlaka dokunurdu م س س
10 فِي hakkında
11 مَا şey (iftira)
12 أَفَضْتُمْ daldığınız ف ي ض
13 فِيهِ içine
14 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
15 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır.  

İsim cümlesidir.  فَضْلُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri; موجود (vardır) şeklindedir. 

عَلَيْكُمْ  car mecruru  فَضْلُ ’a mütealliktir.  رَحْمَتُهُ  atıf harfi وَ ’la  فَضْلُ اللّٰهِ ’a matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  فِي الدُّنْيَا  car mecruru  رَحْمَتُ ’ye müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

لَ  harfi  لَوْلَا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır.

مَسَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl  فِي  harf-i ceriyle  مَسَّكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَفَضْتُمْ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَفَضْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. فِي  harf-i ceri sebebiyyedir. ف۪يهِ  car mecruru  اَفَضْتُمْ  fiiline mütealliktir.  عَذَابٌ  kelimesi  مَسَّكُمْ  fiilinin faili olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌۚ  kelimesi,  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

لَوْلَا  kelimesi bir şeyin mevcudiyetinden dolayı, imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde  ل  bulunan fiil olarak gelir. Saffat Suresi, 143-144. ayetleri buna örnektir. Şayet fiil menfi mana taşıyorsa cevabı  ل ’sız gelir. Nur Suresi 21. ayet buna misaldir. (Suyuti, İtkan) 

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi ( ى ) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى - اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْلَا , gayrı cazim şart edatıdır. Şart ilişkisi kurar. Şart bulunduğundan dolayı cevabın bulunmadığını ifade eder.Türkçe’ye olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَا  geçmişin aksine, bir şeyin, başka bir şeyin varlığından dolayı mümkün olmaması için kullanılır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Önceki ayetteki  لَوْلَا  teşvik içindir; bu (ayetteki)  لَوْلَا  ise başka bir şeyin bulunması sebebiyle bir şeyin bulunmayacağını ifade eder ‘olmasaydı’ anlamındadır. Mana şöyledir: Eğer daha önce dünyada size çeşitli nimetler lütfedeceğime dair hüküm vermiş olmasaydım -ki tövbe için mühlet vermem, ahirette affetme ve bağışlama hususunda size merhamet edeceğim (hakkında söz vermiş olmam) bu cümledendir- iftira olayına dalmanızdan dolayı size ceza vermede elbette acele ederdim. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Şart üslubunda gelen terkipte, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden  فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  فَضْلُ اللّٰهِ ’nin, takdiri  موجود  (mevcuttur) olan haberi mahzuftur.

Önceki ayetteki hitap gaib zamire iken bu ayette muhatap zamirine iltifat edilmiştir.

عَلَيْكُمْ  car-mecruru,  فَضْلُ ‘e mütealliktir.

رَحْمَتُهُ  müsnedün ileyh olan  فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür.

Veciz anlatım kastıyla gelen  فَضْلُ اللّٰهِ  ve  وَرَحْمَتُهُ  izafetlerinde  فَضْلُ ’nun Allah lafzına,  رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâya ait olan zamire muzâf olması, onları tazim ve teşrif içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

فَضْلُ  ve  رَحْمَتُهُ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya ve ahiret hayatları, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ahirette dünyada rahmete kavuşmayı tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

اَفَضْتُمْ ف۪يهِ  ifadesinde de istiare sanatı vardır.

اَفَضْ , kabın içine su doldurmak anlamındadır. Bu konu hakkında kendi aranızda çok konuştunuz manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ  ifadesi, 10. ayettekiyle aynıdır. Bu iki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَسَّكُمْ  fiiline müteallik car mecrur  ف۪ي مَٓا , ihtimam için faile takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  اَفَضْتُمْ ف۪يهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muahhar fail olan  عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi imkansız bir nev olduğuna ve tahkire işaret eder. Büyüklüğünü, korkunçluğunu ifade eder. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez, demektir.

عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

مَسَّ  fiili  عَذَابٌ ’a isnad edilmesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili azaba nispet edilmiş, böylece azap bir canlı yerine konmuştur. Aynı zamanda cümlede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır. 

Burada da dokunmak kelimesi mecâz-ı mürseldir. Dokunmak, eleme sebep olur. O halde sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab  رَحْمَتُهُ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı,  فَضْلُ - رَحْمَتُهُ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nûr Sûresi 15. Ayet

اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناًۗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ  ١٥


Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ çünkü
2 تَلَقَّوْنَهُ siz onu alıveriyorsunuz ل ق ي
3 بِأَلْسِنَتِكُمْ dillerinizle ل س ن
4 وَتَقُولُونَ ve söylüyorsunuz ق و ل
5 بِأَفْوَاهِكُمْ ağızlarınızla ف و ه
6 مَا bir şeyi
7 لَيْسَ hiç olmayan ل ي س
8 لَكُمْ sizin
9 بِهِ hakkında
10 عِلْمٌ bilgi(niz) ع ل م
11 وَتَحْسَبُونَهُ ve onu sanıyorsunuz ح س ب
12 هَيِّنًا önemsiz bir iş ه و ن
13 وَهُوَ oysa o
14 عِنْدَ yanında ع ن د
15 اللَّهِ Allah
16 عَظِيمٌ büyüktür ع ظ م

 Hevene هون :  هَوانٌ kelimesi iki anlama gelir. Birincisi: İnsanın kendisine verilen şeylere karşılık kendini kontrol edip, alçak gönüllü davranmasıdır. Bu övgüye değer bir hareket tarzıdır. İkincisi: Birinin güçlü ve kendini hafife alarak küçümseyen bir kimsenin karşısında zilleti kabul etmektir. Bu da kişinin yerildiği bir davranış kalıbıdır. Kur'an-ı Kerim'de bu sözcüğün geçtiği yerlerde her iki manaya uygun ayeti kerimeler bulunmaktadır. Yine şu iş falan kimseye kolay geldi anlamında هانَ الأمْرُ عَلَى فُلانٍ denir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 26 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ihanet ve ehven-i şerdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ 

 

اِذْ  zaman zarfı, mukadder söze mütealliktir. Takdiri;  أذنبتم أو أثمتم إذ تلقّونه (Onu duyduğunuzda günah işlediniz.) şeklindedir.  تَلَقَّوْنَهُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Fiil cümlesidir. تَلَقَّوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَلْسِنَتِكُمْ  car mecruru  تَلَقَّوْنَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَلَقَّوْنَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  لقي ’dir. Aslı تتَلَقَّوْنَ  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.


وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَفْوَاهِكُمْ  car mecruru ism-i mevsûl  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَيْسَ لَكُمْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَكُمْ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  بِه۪  car mecruru  عِلْمٌ ’in mahzuf haline mütealliktir.  عِلْمٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناًۗ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. تَحْسَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  هَيِّناًۗ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ

 

وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ  cümlesi,  تَحْسَبُونَهُ ’deki mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. عِنْدَ  zaman zarfı  عَظ۪يمٌ’e mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَظ۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناًۗ  وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ

 

Fasılla gelen ayette  اِذْ ’in amili, önceki ayetteki  مَسَّكُمْ  veya  اَفَضْتُمْ  fiilidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ  ifadesinde istiare vardır. Allahu alem, bununla kastedilen mana şöyledir: Siz bu iftirayı aranızda konuşup duruyorsunuz ve adeta bu iftira, üzerinde durmak ve ortalığa yaymaktan sevinç duyarcasına aranızda dilden dile dolaşıyor. Bu ifade birimizin şu sözüne benzer:  قَدْ تَلَقَّيْتُ أمْرَ فَلاَنٌ بِرَاحة وَإسْتَقْبَلْتُهُ بكِلْتَا يَدَيَّ  (Falancanın emrini avucumun içiyle aldım, onu her iki elimle karşıladım.) Bu sözüyle o, falancanın emrini kesin olarak kabul ettiğini veya bundan dolayı çok sevindiğini bildirmiş oluyor.  إذَا تَلَقُونَُهُ  şeddesiz,  ل ’ın kesresi ve  ق ’ın zammesi ile  إذَا تَلِقُونَهُ  şeklinde de kıraat edilmiştir ki (O iftirayı hızla yalan ortamında hızla dolaştırırsın) demektir. Hızla gitti anlamında  وَلَق - يَلِقَ  denir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Keşşâf sahibi ayetin başındaki  اِذْ  edatının ya  مَسَّ  fiilinin ya da  اَفَضْتُمْ  fiilinin mef'ûlü fîh'i (zaman zarfı) olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üslupta gelen  وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ  cümlesi, muzâfun ileyh olan  تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

بِاَفْوَاهِكُمْ  car mecruru ism-i mevsûl  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bir söz zaten ağızla söylendiği halde bu ayette söylemek fiiliyle birlikte ağız lafzının da zikredilmesi, ıtnâb sanatıdır.

تَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَكُمْ  car-mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  عِلْمٌ muahhar ismidir. 

عِلْمٌ ’daki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta tenkir, selbin umumuna işarettir.

بِه۪  car-mecruru, عِلْمٌ ‘un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ : Bir söz zaten ağızla söylendiği halde bu ayette söylemek fiiliyle birlikte ağız lafzı da zikredilmiştir. Bundan maksat, münafıkların Hz. Aişe’ye (r.a) attıkları iftiranın ne kadar büyük bir şey olduğunun ifade edilmesidir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

Aynı üslupta gelen  وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la  اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûl olan  هَيِّناً  ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. 

Ayetin fasılası olan  وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ  cümlesi  تَحْسَبُونَهُ  fiilinin mef’ûlünden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عِنْدَ اللّٰهِ , konudaki önemine binaen, amili olan  عَظ۪يمٌ’ya takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عِندَهُ ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,Enam/57)

Müsned olan  عَظ۪يمٌ  kelimesi, sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

هَيِّناًۗ - عَظ۪يمٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nûr Sûresi 16. Ayet

وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ  ١٦


Bu iftirayı işittiğiniz vakit, “Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır” deseydiniz ya!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْلَا gerekmez miydi?
2 إِذْ zaman
3 سَمِعْتُمُوهُ onu işittiğiniz س م ع
4 قُلْتُمْ demeniz ق و ل
5 مَا
6 يَكُونُ yakışmaz ك و ن
7 لَنَا bize
8 أَنْ
9 نَتَكَلَّمَ konuşmamız ك ل م
10 بِهَٰذَا bunu
11 سُبْحَانَكَ Seni tenzih ederiz س ب ح
12 هَٰذَا bu
13 بُهْتَانٌ bir iftiradır ب ه ت
14 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ 

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır.  

اِذْ  zaman zarfı olup  قُلْتُمْ  fiiline mütealliktir.  سَمِعْتُمُوهُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

سَمِعْتُمُو  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

قُلْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  مَا يَكُونُ لَـنَٓا ’dir.  قُلْتُمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونُ  damme ile merfû muzari fiildir. Tam fiil olarak amel eder.  لَـنَٓا  car mecruru  يَكُونُ  fiiline müealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَكُونُ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.   

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَتَكَلَّمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  بِهٰذَاۗ  car mecruru  نَتَكَلَّمَ  fiiline mütealliktir.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  و  harfi getirilir.  دَعَوْتُمُوهُمْ  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَتَكَلَّمَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  كلم ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ

 

Fiil cümlesidir. سُبْحَانَكَ  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  نُسَبِّح (Tesbih ederiz.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  بُهْتَانٌ  haber olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  بُهْتَانٌ ‘nın sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede  لَوْلَٓا , tahdîd harfidir. Bu ayette tevbih ve pişmanlığa teşvik için gelmiştir.  

Ayette takdim-tehir sanatı vardır. قُلْتُمْ  fiiline müteallik maziye dönük zaman zarfı  اِذْ  önemine binaen amiline takdim edilmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  سَمِعْتُمُوهُ  cümlesine muzâf olmuştur. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Şayet  لَوْلَٓا  edatı ile  قُلْتُمْ  fiilinin arasının  اِذْ سَمِعْتُمُوهُ  ile ayrılması nasıl caiz oldu? dersen şöyle derim: Zarfların farklı bir durumu vardır; eşya zarfın içinde bulunduğu ve ondan ayrılmadığı için zarf bizzat eşyanın yerine geçer. Bu sebeple başka kelimelerde caiz olmayan serbestlik onda caiz olur. (Peki, zarfın takdiminde ne fayda vardır ki araya ayırıcı olarak konulmuştur?) dersen şöyle derim: Bunun faydası, iftirayı duyduklarında onu ağzına dolamaktan hemen sakınmaları gerektiğini açıklamaktır. Vakti belirtmek daha önemli olduğu için onu öne almak gerekmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin başındaki  لَوْلَٓا , “Değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela,  لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ  [Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin?] (Nisa Suresi, 77) ve  فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا  [İman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya!] (Yunus Suresi, 98) ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

قُلْتُمْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. يَكُونُ , tam fiildir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَكُونُ  fiiline müteallik  لَـنَٓا  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail konumundaki masdar-ı müevvele takdim edilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا  cümlesi, masdar teviliyle  يَكُونُ  fiilinin faili konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هٰذَا  ile konuşulan sözlere işaret edilmiştir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Burada bahsedilen şeyin önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Ayrıca işaret isminde istiare vardır. هٰذَا  ile sözler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

نَتَكَلَّمَ - قُلْتُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

 

سُبْحَانَكَ 


 

İtiraziyye olarak gelen  سُبْحَانَكَ  cümlesinde, takdiri  نسبّح  (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur. سُبْحَانَكَ  izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. 

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

سُبْحَانَ  masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbih fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbih fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)

Sübhanallah, bu iftirayı ağzına alanlara taaccüp ifade etmektedir. Bu kelime, aslında Allah'ın pek acayip işleri görüldüğünde Allah'ı, o gibi şeylerin kendisine zor gelmesinden tenzih etmek anlamında kullanılırdı. Sonra çokça kullanılarak nihayet taaccüp edilen her şey için de kullanılmaya başlandı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 

  

 

 

هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ

 

Ayetin son cümlesi, beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Bu cümlede bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Ayrıca işaret isminde istiare sanatı vardır. هٰذَا  ile işlenen günaha işaret edilmiştir. İşaret ismi ile günah, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Müsned olan  بُهْتَانٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

عَظ۪يمٌ  kelimesi  بُهْتَانٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ  [Sübhanallah! Bu, büyük bir iftiradır.] cümlesi, bu sözü söyleyenin hayretini ifade eder.  سُبْحَانَكَ  lafzı, aslında, Allah'ın yarattığı şeylerden hayret verici bir şey görüldüğünde, Allah'ı tesbih etmek için söylenir. Burada da böyle hayret verici şeylerin Allah'ın kudreti­nin dışında olmaktan onu tenzih etmek için söylenir. Daha sonra bu kelime yaygınlaşarak hayret verici her şeyde kullanılır oldu. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Şayet  يَكُونُ  fiilinin anlamı nedir? İfade o olmadan da doğru olmaktadır?  مَا  لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ  [Bunu söylememeliyiz] denilmesi yeterliydi dersen şöyle derim:  يَكُونُ  fiili yakışmaz, doğru olmaz anlamına gelir: “Bunu söylemek bize yakışmaz, bizim için doğru olmaz.” demektir.  سُبْحَانَكَ  kelimesi, “Hâşâ” anlamında olup işin vahameti karşısında yaşanan şaşkınlığı ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Nûr Sûresi 17. Ayet

يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِه۪ٓ اَبَداً اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ  ١٧


Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَعِظُكُمُ size öğüt veriyor و ع ظ
2 اللَّهُ Allah
3 أَنْ
4 تَعُودُوا dönmemeniz için ع و د
5 لِمِثْلِهِ böyle bir şeye م ث ل
6 أَبَدًا bir daha asla ا ب د
7 إِنْ eğer
8 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
9 مُؤْمِنِينَ inananlar ا م ن

يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِه۪ٓ اَبَداً 

 

Fiil cümlesidir.  يَعِظُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  خشية أن تعودوا (tekrarlamaktan korkarak) şeklindedir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَعُودُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  لِمِثْلِه۪ٓ  car mecruru  تَعُودُوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَبَداً  zaman zarfı  تَعُودُوا  fiiline müteallıiktir. 

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَۚ  kelimesi,  كُنتُم ’ün haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Şartın cevabı makablinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  فلا تعودوا لمثله (Benzerini tekrar yapmayın) şeklindedir. 

مُؤْمِن۪ينَۚ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِه۪ٓ اَبَداً 

 

Ayet istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve ikazı artırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَعُودُوا لِمِثْلِه۪ٓ اَبَداً  cümlesi, masdar teviliyle takdiri خشية أن تعودوا (Tekrarlamamanız için) olan mahzuf mef’ûlü lieclihin muzafun ileyhi konumundadir. Veya takdiri  عن  olan mahzuf harf-i cerle birlikte يَعِظُكُمُ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَبَداً  zaman zarfı, تَعُودُوا fiiline mütealliktir. 


 اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

 

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  cümlesi itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

اِنْ , vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfidir. 

كان ‘nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şartın, takdiri   فلا تعودوا لمثله (Benzerini tekrar yapmayın) olan cevap cümlesinin, öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

اَنْ تَعُودُوا  ifadesi dönmenizi çirkin bularak veya dönmeniz hususunda size öğüt veriyor, takdirindedir. Bu (ikinci takdir), senin şu sözün gibidir:  وَعَْظْتُ فُلاَنًا في كَذاَ فَتَرَكَهُ (Falancaya şu konuda nasihat ettim; o da onu terk etti).  اَبَداً (Asla) ifadesi, hayatta ve mükellef oldukları sürece demektir.  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  [müminseniz] ifadesiyle öğüt almaları teşvik edilmekte, dönmemelerini gerektiren sebep ihtar edilmektedir. O sebep de çirkin görülen her şeyden (insanları) çeviren iman ile vasıflanmış olmalarıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ  [Eğer müminler iseniz.] Çünkü iman buna mani olur. Bunda teşvik ve tehdit vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:  1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Nûr Sûresi 18. Ayet

وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  ١٨


Allah, size âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيُبَيِّنُ ve açıklıyor ب ي ن
2 اللَّهُ Allah
3 لَكُمُ size
4 الْايَاتِ ayetleri(ni) ا ي ي
5 وَاللَّهُ ve Allah
6 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
7 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ 

 

Fiil cümlesidir. يُبَيِّنُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

لَكُمُ  car mecruru  يُبَيِّنُ  fiiline mütealliktir.  الْاٰيَاتِ  mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

يُبَيِّنُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

عَل۪يمٌ  - حَك۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ

 

Atıf harfi  وَ ’la öncesine atfedilen ayetin ilk cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Muzari fiil hudûs teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكُمُ , ihtimam ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

وَ  istînâfiyyedir.

 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzı iki kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  cümlesinde zamir yerine Allah lafzının gelmesi konunun heybetini artırmak ve kalplere korku salmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Nûr Sûresi 19. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ  ١٩


İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimselere
3 يُحِبُّونَ isteyenlere ح ب ب
4 أَنْ
5 تَشِيعَ yayılmasını ش ي ع
6 الْفَاحِشَةُ edepsizliğin ف ح ش
7 فِي içinde
8 الَّذِينَ
9 امَنُوا inananlar ا م ن
10 لَهُمْ vardır
11 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
12 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
13 فِي
14 الدُّنْيَا dünyada د ن و
15 وَالْاخِرَةِ ve ahirette ا خ ر
16 وَاللَّهُ ve Allah
17 يَعْلَمُ bilir ع ل م
18 وَأَنْتُمْ ancak siz
19 لَا
20 تَعْلَمُونَ bilmezsiniz ع ل م
Riyazus Salihin, 235 Nolu Hadis
Abdulah İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”
(Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 38, 60;Tirmizî, Hudûd 3, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17)

Riyazus Salihin, 242 Nolu Hadis
Ebû Hureyre  radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter.”
(Müslim, Birr 72. Ayrıca bk. Buhârî, Mezâlim, 3; Ebû Dâvûd, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19; İbni Mâce, Mukaddime 17)

Riyazus Salihin, 243 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir. Bir adamın, gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü halde, sabahleyin kalkıp:
Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım”, demesi, açık günahlardandır. Oysa o kişi, Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o, Allah’ın örttüğünü açarak sabahlıyor.” 
(Buhârî, Edeb 60; Müslim, Zühd 52)

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُحِبُّونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُحِبُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَش۪يعَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  الْفَاحِشَةُ  fail olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  فِي  harf-i ceriyle  تَش۪يعَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  اَل۪يمٌۙ  kelimesi  عَذَابٌ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

فِي الدُّنْيَا  car mecruru  عَذَابٌ ’a müteallik olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى - اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُحِبُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حبب ’dir. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَل۪يمٌۙ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَعْلَمُ cümlesi haber olarak mahallen merfûdur.  

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُوَ ’dir. 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تَعْلَمُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ 

 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.

Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesi, masdar teviliyle  يُحِبُّونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki  فِي  harfi-ceriyle  تَش۪يعَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insanlar hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Iman eden topluluk, burada zarfa benzetilmiştir. İnsanlar ile  الْفَاحِشَةُ  arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Burada iman edenlerden murad, ya bütün insanlardır ve müminlerin zikri, insanlar arasında umde olmalarından dolayıdır. Ya da özellikle müminler kastedilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) 

لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağalı ism-i fail vezninde, irade sahibi varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesi 46 kere geçmiştir. 

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  car-mecrurları, عَذَابٌ ‘un mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Dünyadaki dayanılmaz azaptan murad, onlara uygulanan had cezası ile başlarına gelen dünyevî belalardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya ve ahiret hayatları, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ahirette ve dünyada uğrayacakları azabı tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الَّذ۪ينَ ’lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

 


 وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُ  cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Ayrıca müsnedün ileyhin bu işi tekrarlayarak yaptığına işaret eder. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  يَعْلَمُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنْتُمْ  mübteda, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا تَعْلَمُونَ۟  cümlesi haberdir.

Son iki cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. İki mef’ûle müteaddi olan  علم  fiilinin mef’ûlleri hazfedilmiştir. Böylelikle muhatap, muhayyilesi kısıtlanmadan mef’ûlleri serbestçe düşünebilmektedir. 

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ  cümlesiyle  وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

يَعْلَمُ - لَا تَعْلَمُونَ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu sanatlar sayesinde mana kalbe tam olarak yerleşir.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle Bakara Suresi 232. ayeti ve Ali İmran 66. ayetlerinin fasılasıyla aynıdır. Cümleler  arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette mezhebu’l-kelamî sanatı vardır. Kur’an-ı Kerim bu ve buna benzer ayetlerle, insanın aklını kullanarak gerçeğe ulaşma konusunda varsayımları eleyerek mantıklı bir düşünce sistemi içerisinde hakikatı bulma yolunu göstermektedir. Meẕhebu’l-kelamî sanatı açısından da güzel bir örnek oluşturmaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’Sanatları) 

Nûr Sûresi 20. Ayet

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟  ٢٠


Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, hâliniz nice olurdu?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْلَا ve eğer olmasaydı
2 فَضْلُ lutfu ف ض ل
3 اللَّهِ Allah’ın
4 عَلَيْكُمْ size
5 وَرَحْمَتُهُ ve rahmeti ر ح م
6 وَأَنَّ ve kuşkusuz
7 اللَّهَ Allah
8 رَءُوفٌ çok şefkatlidir ر ا ف
9 رَحِيمٌ merhametlidir ر ح م

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “değil mi?” manasındadır. 

فَضْلُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haberi mahzuftur.Takdiri;  موجود (vardır) şeklindedir. 

عَلَيْكُمْ  car mecruru  فَضْلُ ’a mütealliktir.  رَحْمَتُهُ  atıf harfi وَ ’la  فَضْلُ اللّٰهِ ’a matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)  

لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما  şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) 


 وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olarak fetha ile mansubdur. رَؤُ۫فٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

رَؤُ۫فٌ  -  رَح۪يمٌ۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelmiş terkipte  لَوْلَا , gayr-i cazim şart edatıdır. Şart cümlesi olan  لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ  وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda konumundaki  فَضْلُ اللّٰهِ ’nin, takdiri  موجود  (mevcuttur) olan haberi mahzuftur.

عَلَيْكُمْ  car-mecruru,  فَضْلُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَحْمَتُهُ  müsnedün ileyh olan  فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür.

فَضْلُ  ve  رَحْمَتُهُ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Veciz anlatım kastıyla gelen  فَضْلُ اللّٰهِ  ve  وَرَحْمَتُهُ  izafetlerinde  فَضْلُ ’nun Allah lafzına,  رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâya ait olan zamire muzâf olması, tazim ve teşrif içindir..

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  رَحْمَتُهُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟  cümlesi masdar teviliyle sarih masdar vezninde gelen  فَضْلُ ’ye matuftur. Atıf sebebi tezâyüftür.

Masdar-ı müevvel,  اَنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Masdar-ı müevvel cümlesinde müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümledeki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı vardır. 

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, ikaz ve hükmün, illetini bildirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki  رَؤُ۫فٌ  ve  رَح۪يمٌ۟  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. 

رَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ۟  kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

رَحْمَتُهُ - فَضْلُ - رَؤُ۫فٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

رَح۪يمٌ۟ - رَحْمَتُهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette de görüldüğü üzere, gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurmuştur. Takdiri,  لعاجلكم بالعقوبة  (Cezanız aceleyle verilirdi.) olan cevap cümlesi mahzuftur. Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Bu ayetle 10 ve 14. ayetler arasındaki ortak ifadelerde tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Bu kelam, onlara acil azap vermemek suretiyle gösterilen minnetin tekrarı mahiyetinde olup onların cürümlerinin son derece büyük olduğuna dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ [Allah'ın size lütfu ve acıması olmasaydı] cümlesinde, olayın korkunçluğunu göstermek için  لَوْلَا  edatının cevabı söylenmemiştir. Bu da cevabın takdirinde her türlü şeyin akla gelmesini sağlar. Bu tür bir ifade daha beliğ bir açıklama olup daha korkutucu ve caydırıcıdır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

لَوْلَا , gayr-i cazim şart edatıdır. Şart ilişkisi kurar. Şart bulunduğundan dolayı cevabın bulunmadığını ifade eder.Türkçe’ye olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَا  kelimesi bir şeyin mevcudiyetinden dolayı, imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde  ل  bulunan fiil olarak gelir. Saffat Suresi, 143-144. ayetleri buna örnektir. Şayet fiil menfi mana taşıyorsa cevabı  ل ’sız gelir. Nur Suresi, 21. ayet buna misaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.1, s. 481)

Yani şayet Allah’ın zorluk ve darlıktan kurtarıcı, ferahlık verici hükmü sebebiyle size özellikle verdiği keremi, nimeti, ihsanı, rahmeti, tevbelerinizin kabulüne imkan vermesi gibi lütufları olmasaydı siz pek çok işlerinizde sıkıntı ve meşakkate düşerdiniz. Allah sizi rezil eder ve derhal cezalandırırdı. Fakat O, sizin hatalarınızı örttü ve liân vesilesiyle düşeceğiniz tehlikeden sizi kurtardı. Onun zatî sıfatlarından birisi de rahmeti kendi nefsine yazması, kendisinin tevbeleri çokça kabul edici olması ve O’nun vaz ettiği şer’î hükümlerde, emir ve nehiylerde son derece hikmet sahibi olmasıdır.

Zemahşerî de burada  لَوْلَا ’nın cevabının terk edildiğini söylemiştir. Onun terk edilmiş olması mahiyeti tam bilinemeyen büyük bir şeye delalet eder. “Nice dile getirilmeyen şey vardır ki konuşulmuş olandan daha etkilidir.” demektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Allah Teâlâ  لَوْلَا ’nın cevabını 16. ayette hazfettiği gibi burada da hazfetmekle azapta acele etmediğini belirterek minnetini tekrarlamıştır. Cevap hazfedilerek yapılan tekrarda ve ayrıca,  توٌاَبٌ رَؤُ۫فٌ  ve  رَح۪يمٌ۟ kelimelerinde büyük bir mübalağa vardır. Yani sıygaları itibariyle tövbekârların tövbesini daima kabul etme, muazzam bir şefkat ve merhamet anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Zina iftirası oldukça korkunç ve pek çirkindir. Böyle bir suçu işleyen kimselere dünyada belirlenmiş bir azap (ceza) vardır ki bu da seksen celde ve tevbe etmeleri hali dışında şahitlikerinin kabul edilmeyişidir, âhirette de onlar için pek büyük bir azap vardır.
Rasülullah (sav)'in nezdinde en değerli olan insan hakkında sınanıp denenmesi, sabır, eziyetlere katlanmak ve güzel bir tutum takınmakta örnek ve önder olması içindir.
Nebi (sav)'in zevceleri tertemiz, pek şerefli olup Aişe (ra) validemizin de hem Allah nezdinde hem Resulullah (sav) nezdinde özel bir yeri vardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Değişik bir huyu olan, bir adam yaşarmış. Gittiği her yerde, boş bir söz işittiği an, elleriyle kulaklarını kapatır ve oradan kalkıp gidermiş. Bu yüzden, bazı insanlar tarafından pek sevilmezmiş. Aralarına almak istemedikleri gibi yanlarına oturduğu zamanlarda da rahatsız olurlarmış. Ağız tadıyla istediklerimizi konuşamıyoruz diye hırslanırlarmış. Dolu konuşmadıklarını bilmelerine rağmen, gerçeğin yüzlerine çarpılması, nefislerine oldukça ağır gelirmiş. Bir gün, bütün halkın toplandığı bir düğün yapılmış. Bu adam da davetlilerin arasındaymış. Zaman geçtikçe, tek tek oturduğu masaların hepsinden kalkmış. Son masadan da uzaklaştıktan sonra meydanın ortasına gelmiş ve konuşmaya başlamış:

Bilmediğin hakkında konuşmak kolaydır, zor olan susmaktır. Boş sözleri dinlemek kolaydır, zor olan anlatanı susturmaktır. Ahlaksızlıklara boyun eğmek kolaydır, zor olan hakikati hatırlatmaktır. Bahanelerin ardında saklanmak kolaydır, zor olan onlara rağmen çabalamaktır. 

İtiraf et cahilliğini de, doğrusunu öğrenmek için sebebin olsun. Faydalı bilgilerin peşinden koş da, Allah’ın huzuruna yüzün ak çıkasın. Seninle bir başkasını çekiştirene bak da, senin arkandan konuştuğundan şüphen olmasın. Saçtığın kusurları topla da, Allah’tan sendeki kusurları örtmesini istemeye yüzün olsun. Gerçek olup olmadığını bilmediklerine kulaklarını tıka da, Allah’a vereceğin hesabı hatırlayasın. Bu hallerin önemsiz görünmelerine sakın kanma da, mahşer günü döktüğün terlerin altında ezilmeyesin.

Ey Allahım! Beni; güzel düşünenlerden, başkalarının iyiliklerini görenlerden ve güzel hatırlananlardan eyle. Hayrı yayanlardan ve hakikati konuşanlardan eyle. Olmayanı, bilinmeyeni ve gözüme görünmeyeni konuşmaktan ve dinlemekten; olanı, bilineni ve kulaklarıma çarpanı yaymaktan ve toplamaktan Sana sığınırım. İnsanlar arasındaki değerimin artmasındansa, Senin katındaki değerime odaklanayım. Duymasını istemediğim insanlardansa, Senden korkayım. Boş işlerle zaman harcamaktansa, kendimi kurtarmaya ve Senin rızanı kazanmaya bakayım. Yardımın ve rahmetin ile kurtuluşa erenlerden olayım.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji