وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ ١٥٦
Bozguncuların mûcize istemeleri üzerine Sâlih, mûcize olarak deveyi gösterdi. Bu mûcize ile Semûd kavminin bu hayvana karşı nasıl davranacağı Allah tarafından sınanıyordu. Suyu dönüşümlü olarak kullanacaklardı, yani bir gün Sâlih’in devesi içecekti, bir gün de Semûd halkı ihtiyacı olan suyu alacaktı veya geleneğe bağlı olarak halkın su ihtiyacı için ayrılmış olan günde halk suyunu alacak, develerin su içmesi için ayrılmış günde ise deve diğerleriyle birlikte su içecekti. Sâlih’in, bu deveye herhangi bir kötülük yapmamaları hususunda halkını uyarmasına rağmen onu hunharca öldürdüler. Aslında deve bir imtihan aracı idi, maksat onların ilâhî buyruklara itaat hususundaki niyet ve kararlılıklarını denemekti. Ne var ki onlar bu sınavı kaybettiler (Semûd kavmi ve Sâlih peygamber hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/73-79; Hûd 61-62 vd.).
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; لا تزاحموها في وقت شربها (İçme vaktinde izdiham yapmayın) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمَسُّو fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسُٓوءٍ car mecruru تَمَسُّوهَا fiiline mütealliktir.
فَ sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,talep bulunması gerekir.
يَأْخُذَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَذَابُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَظ۪يمٍ kelimesi يَوْمٍ sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la, mekulü’l-kavle dahil olan mukadder istînâfa atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تَمَسُّوهَا fiiline müteallik بِسُٓوءٍ ‘deki tenvin kıllet ve nev ifade eder, olumsuz siyaktaki nekre, umum ve şumûle delalet eder.
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ cümlesi, masdar teviliyle, cümlenin öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden عَظ۪يمٍ , muzafun ileyh olan يَوْمٍ için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliği bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَوْمٍ عَظ۪يمٍ , kıyamet gününden kinayedir. Kelimedeki nekrelik, tazim içindir.
فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ cümlesinde istiare sanatı vardır. Azap, يَأْخُذَكُمْ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Felaketin bir şahıs gibi yakalayıp alacak olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette azim günün azabı olması, onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ terkibinde, عَظ۪يمٍ , güne isnad edilmiştir. Aslında azim olan gün değil, o günde kafirlerin müşahede ettikleridir. Kıyamet günüyle, azim olmak arasında sebebiyet alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Burada sebep zikredilmiş, sonuç kastedilmiştir. Çünkü o günde yaşananlar, azametin sebebidir. Mübalağa ve tecessüm ifade eden bu üslup, o günün zorluğuna ve şiddetine delalet eder.
Azabın, güne isnadı aklî mecazdır. Aslında azap eden gün değil, Allah Teâladır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Gün, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan azap etme fiili, güne isnad edilmiştir.
سُٓوءٍ - عَذَابُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sonra sizi büyük bir günün azabı yakalar ifadesinde günün büyüklüğü, içindeki şeyin, olayın büyüklüğündendir. Bu da azabın büyüklüğünden daha mübalağalıdır. Azap o kadar büyüktür ki taşıp günü de büyütmüştür. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
بِسُٓوءٍ dövme, ayaklarını keserek hunharca katletme vb. bir şekilde hayvana kötülük etmeyin demektir. Azap onun içerisinde gerçekleşeceğinden dolayı günü yüceltmiş ve onu bu sıfatla vasıflamıştır, azabı değil de azabın gerçekleşeceği günü büyütmek daha etkilidir; zira vakit, bir şey sebebiyle büyütüldüğünde, büyüklük konumu daha fazla olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)