Neml Sûresi 3. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ  ٣

Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.  (2 - 3. Ayetler Meali)
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يُقِيمُونَ kılarlar ق و م
3 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
4 وَيُؤْتُونَ ve verirler ا ت ي
5 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
6 وَهُمْ ve onlar
7 بِالْاخِرَةِ ahirete ا خ ر
8 هُمْ onlar
9 يُوقِنُونَ kesin olarak inanırlar ي ق ن
 
Bazı sûrelerin başında bulunan bu tür harflere “hurûf-ı mukattaa” adı verilmektedir (bilgi için bk. Bakara 2/1). 1. âyet, ”Kur’an” ve “kitap” kelimeleri yer değiştirmiş olarak Hicr sûresinin başında da geçmektedir. Bu kelimeler müfessirler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışsa da Râzî her ikisiyle de Kur’an-ı Kerîm’in kastedildiği kanaatindedir; ancak Kur’an onun okunuşunu, kitap ise yazılı şeklini ifade etmektedir (XIX, 151). İbn Âşûr da bu görüşü tercih etmiştir (XIV, 8; ayrıca bk. Hicr 15/1). “Gerçekleri açıklayan” diye çevirdiğimiz mübîn kelimesi ise “açık seçik anlaşılan” veya kısaca “apaçık” şeklinde de çevrilebilir. Buna göre Kur’an’ın âyetleri gelişigüzel söylenmiş değil, anlamı açık, doğruluğunda şüphe olmayan, gerçekleri açıklayan, müminlere doğru yolu gösteren ve müjde veren ilâhî sözlerdir. 3. âyette müslümanlar, Medine döneminde hükümleri ayrıntılı olarak belirlenen ve İslâm’ın temellerinden birini oluşturan zekât vecîbesine hazırlanmaktadır, o sırada daha çok gönüllü malî ödemeler şeklinde gerçekleşen bu davranış övülmektedir (zekâtın farz kılınması konusunda bilgi için bk. Tevbe 9/60, 103).
 

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki  لِلْمُؤْمِن۪ينَ  sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يُق۪يمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur. 

يُؤْتُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بِالْاٰخِرَةِ  car mecruru  يُنْفِقُونَ  fiiline mütealliktir. İkinci munfasıl zamir  هُمْ  birinciyi tekid için gelmiştir. يُوقِنُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُوقِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.  

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوقِنُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  يقن ’dir. 

يُؤْتُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

 

Önceki ayetteki  لِلْمُؤْمِن۪ينَ  için sıfat olan  اَلَّذ۪ينَ , bahsi geçenleri tazim ve sonraki habere dikkat çekmek için gelmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûlun sılası olan  يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ  ve ona hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen  وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

الصَّلٰوةَ  - الزَّكٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin son cümlesi olan  وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ  atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Kasrla tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümledeki ikinci munfasıl zamir  هُمْ , kasır ifade eden fasıl zamiridir. 

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ  mevsûf/maksur, يُوقِنُونَ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِالْاٰخِرَةِ  car mecruru, önemine binaen amili olan  يُوقِنُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُوقِنُونَ , müsneddir. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. 

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid amacıyla tekrarlanan  هُمْ  zamirinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَلَّذ۪ينَ ’de cem’ edilen inananların özellikleri namazı kılmak, zekatı vermek, ahirete inanmak olarak sayılmıştır. Bu üslup cem' ma’at-taksim sanatıdır.

وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ  cümlesindeki ikinci  هُمْ  fasl zamiridir. Kasr ifade eder. Kasr-ı izafîdir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ  cümlesindeki  هُمْ  zamiri lafzi tekid yoluyla birinci zamiri tekrardır. 

Fahreddin Râzî şöyle der: Bu cümle ara cümlesi olup sanki şöyle denilmiştir: İnanan ve iyi amel işleyen o kimseler, ahirete de kesinkes inananlardır. Ahirete an­cak iman ile iyi ameli birleştirenler gerçek manada kesinkes inanırlar. Çünkü ahiret korkusu onları zorluklara katlanmaya teşvik eder.

Ebu Hayyân şöyle der: Namaz kılmak ve zekat vermek yenilenen ve bütün za­manı kapsamayan ibadet oldukları için, sıla cümlesi fiil olarak geldi. Ahirete iman ise sabit ve pekiştirilerek  وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ  denildi. Devamlılığa delalet etmesi için mübtedanın haberi fiil olarak geldi. 

Şayet ‘’Ahirete yakînen iman edenler de onlardır’’ ifadesinin, öncesiyle irtibatı nedir? dersen şöyle derim: Bunun  اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası cümlesinden sayılması da, cümlenin tamamlanıp, bunun ara cümle olması da muhtemeldir. Buna göre adeta, “İman edip, namazı dosdoğru kılma ve zekâtı verme gibi yararlı işler yapanlar var ya, işte ahirete kesin olarak inananlar onlardır” denmiş olmaktadır ki makbul görüş budur. Nitekim bunun başlangıç cümlesi olarak kurulup, هُمْ (onlar) mübtedanın tekrarlanması ve sonuç olarak mananın ahirete yakînen inananlar ancak iman ve salih ameli birleştiren bu kimselerdir; çünkü akıbet endişesi onları zor işleri üstlenmeye güdülemektedir” şeklinde olması da buna delildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayet, müminleri methetmektedir. Burada namaz ile zekât zikre tahsis edilmiş, çünkü ikisi, imanın karineleri ve bedenî ve mali ibadetlerin kuturları (çekici lokomotif görevi gören) olup diğer salih amelleri de arkalarından getirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ  Bu cümle itiraziyyedir. Sanki şöyle denilmiştir: Hakkıyla ahirete inananlar, iman edenler ve salih ameller yapanlardır, başkaları değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)