اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ ٥
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ
Ayet, önceki ayeteki اِنَّ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَهُمْ سُٓوءُ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سُٓوءُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الْاَخْسَرُونَ ‘ye mütealliktir. İkinci munfasıl zamir هُمْ birinciyi tekid için gelmiştir. الْاَخْسَرُونَ mübtedanın haberi olup, ref alameti و 'dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayet lafzi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْاَخْسَرُونَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ
Önceki ayetteki اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenleri tahkir ve kınama ifade eder.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Müsned konumundaki الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سُٓوءُ , muahhar mübtedadır.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سُٓوءُ الْعَذَابِ izafetinde, سُٓوءُ sıfat olmasına rağmen الْعَذَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘kötü azap, yerine [azabın kötüsü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Ayetin sonunda müradifi zikredilen سُٓوءُ الْعَذَابِ ifadesinde irsâd sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki ikinci munfasıl zamir هُمْ , kasır ifade eden fasıl zamiridir.
هُمُ الْاَخْسَرُونَ deki هُمُ fasl zamiridir, ihtisas ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ mevsûf/maksur, الْاَخْسَرُونَ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِي الْاٰخِرَةِ , önemine binaen amili الْاَخْسَرُونَ kelimesine takdim edilmiştir.
فِي الْاٰخِرَةِ ibaresinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü ahiret, hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Ahiret hayatı, burada zarfa benzetilmiştir. Mücrimlerin ahiretteki durumu, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden الْاَخْسَرُونَ , haberdir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
هُمْ zamirinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
4. ayetteki وَهُمۡ فِی ٱلۡـَٔاخِرَةِ هُمُ يُوقِنُونَ cümlesiyle, bu ayetteki وَهُمۡ فِی ٱلۡـَٔاخِرَةِ هُمُ ٱلۡأَخۡسَرُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْاَخْسَرُونَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek ahirette miktarı ve süresi değişen hüsranın en büyüğünün müşriklerinki olduğuna işaret etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Küfür ve şaşkınlıkla vasıflandırılmış olan o mezkûr kimseler, Bedir Savaşında öldürülmeleri ve esir alınmaları gibi dünyada azabı en kötü olanlardır, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardır; çünkü mükâfatları kaçırmış ve azabı hak etmiş oluyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)