Neml Sûresi 86. Ayet

اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ  ٨٦

Onlar görmüyorlar mı ki, biz geceyi içinde rahat etsinler diye, gündüzü de (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak yarattık. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette (Allah varlığını gösteren) deliller vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 يَرَوْا görmediler mi? ر ا ي
3 أَنَّا elbette biz
4 جَعَلْنَا yarattık ج ع ل
5 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
6 لِيَسْكُنُوا istirahat etmeleri için س ك ن
7 فِيهِ içinde
8 وَالنَّهَارَ ve gündüzü ن ه ر
9 مُبْصِرًا aydınlık yaptık ب ص ر
10 إِنَّ şüphesiz
11 فِي vardır
12 ذَٰلِكَ bunda
13 لَايَاتٍ ayetler ا ي ي
14 لِقَوْمٍ bir kavim için ق و م
15 يُؤْمِنُونَ inanan ا م ن
 

Bu ve devamındaki âyetlerde kıyamet hallerinden bir kesit verilmektedir. Bu âyetlere getirilen yorumlara göre kıyamet gününde mahlûkatın diriltilip mahşer yerinde toplandığında her ümmetin içinden dünyada peygamberleri yalancılıkla itham edip Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş olanlar (veya bunların liderleri) çıkarılarak başka bir yerde toplanacak ve özel olarak hesaba çekileceklerdir. Dünyada Allah’ın kevnî ve vahyî âyetleri üzerinde düşünmeden O’na ortak koşmaları ve bunun sonucu olarak Allah’a ve kullarına karşı işlemiş oldukları haksızlıklar sebebiyle ağır bir şekilde cezaya çarptırılacaklardır (Râzî, XXIV, 218; Şevkânî, IV, 148; İbn Âşûr, XX, 42). Elmalılı Muhammed Hamdi ise bu âyetlerin dâbbetü’l-arz olayını anlatan âyetin hemen ardından geldiğini dikkate alarak bu olayın kıyâmet-i kübrâdan önce meydana gelecek küçük veya orta bir kıyamet olduğunu söylemektedir (V, 3705).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 209
 

اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mahzuf elif üzere meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerinde olup mahallen mansubdur.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

نَا  mütekellim zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَعَلْنَا  cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  جَعَلْنَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri,  مظلما  (Karanlık) şeklindedir. 

لِ  harfi,  يَسْكُنُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

يَسْكُنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهِ  car mecruru  يَسْكُنُوا  fiiline mütealliktir. النَّهَارَ  atıf harfi  وَ ‘la  الَّيْلَ ‘e matuftur.  مُبْصِراًۜ  ikinci mef’ûlün bih veya hal olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.  لِقَوْمٍ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir.  يُؤْمِنُونَ  cümlesi,  لِقَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ  ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Hemze, takrirî istifham anlamındadır. 

Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve kınama kastı taşımaktadır. Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olmanız mümkün değil anlamındadır. Soru anlamı dışında, Allah’ın sonsuz güç ve kudretini görünür kılma amacı için gelen bu cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

اَلَمْ تَرَ  fiilinde istiare sanatı vardır. يَرَوْا  (görmek) kelimesi, ‘bilmek, idrak etmek’ manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ  ve müteakip isim cümlesi olan  اَنَّا جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ , faide-i haber talebî kelamdır. Masdar-ı müevvel, iki mef’ûle müteaddi olan  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

اَنَّ ’nin haberi olan  جَعَلْنَا الَّيْلَ لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Sebep  bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli  أنْ  ‘le masdar yaptığı  لِيَسْكُنُوا ف۪يهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir.

Iki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلْ fiilinin takdiri  مظلما (Karanlık) olan ikinci mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazf edilmesi, umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ  ifadesi, جَعَلْنَا  fiilinin önceki iki mef’ûlüne atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

ف۪يهَا  car-mecrurundaki  الَّيْلَ ’ye aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gece, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Geceleyin sükun bulmak, bir kabın içinde muhafaza edilmeye benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Bu ayette sırasıyla cem’ (جَعَلْنَا), tefrik (الَّيْلَ  ve  النَّهَارَ) ve taksim (لِيَسْكُنُوا  ve  مُبْصِراًۜ) sanatları vardır. 

Görme fiilinin yani  مُبْصِراًۜ  kelimesinin gündüze nibet edilmesi, sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

يَرَوْا - مُبْصِراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette ihtibak sanatı vardır.  وَالنَّهَارَ مُبْصِراً  cümlesinde önceki cümlenin delaletiyle  جَعَلْنَا  fiili zikredilmemiştir. Yine bu cümledeki مُبْصِراً ‘ın delaletiyle ilk cümlede ikinci mef’ûl  مظلما , zikredilmemiştir.

إبْصَاروَالنٌَهار  ifadesinde istiare vardır. Gündüzün görmek ile nitelenmesinin maksadı, o gündüz içinde görme organına sahip varlıkların görmesi ve onların gözlerinin ışınlarının (görme duyusunun) gündüzün ziyası ve aydınlığı sayesinde görülür varlıklara ulaşmasıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)   

الرُّؤْيَةُ ‘nin kalben görmek manasında olması mümkündür ve ”أنّا جَعَلْنا“ cümlesi iki mef’ûlünün yerini almıştır. Yaratılışın bizzat varlıklarının Allah’a delalet etmesine rağmen nasıl olur da geceyi onlar için bir dinlenme ve gündüzü de çalışmak için apaydınlık yaptığımızı bilmezler. Burada bilmek manasını ihtiva eden fiiller arasından  الرُّؤْيَةِ ‘nin seçilmiş olması, buradaki bilginin apaçık görülen (المُبْصَرَةِ) olarak vasfedilecek bilgilerden olmasındandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[Biz, geceyi dinlenmeleri için kıldık “uyku ve kararla” gündüzü de çalışmaları için görücü (aydınlık) kıldık]  مُبْصِراًۜ  aslında  لِيَبْصَرُ فِيهِ  ‘görmeleri için’ demektir. Bunda görme ondan ayrılmayacak şekilde gündüzün yaratılışında olan bir hal kılınmakla mübalağa yapılmıştır (herkes onda gördüğü için o da her zaman görür gibi olmuştur). "Şüphesiz bunda mümin bir toplum için gerçekten ibretler vardır” çünkü o üç şeye delalet etmektedir (tevhide, haşre ve peygamber göndermeye). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Burada gecenin koyu sükuneti ve sonrasında onu takip eden gündüzün ortaya çıkışı üzerinden, temsilî bir anlatımla ölüm ve ondan sonraki hayata dair bir hatırlatma vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Buradaki 86. ayet,  ووَقَعَ القَوْلُ عَلَيْهِمْ (neml/85) ifadesi ile ويَوْمَ يُنْفَخُ في الصُّورِ (neml/87) ifadesi arasında gelmiş bir muteriza cümlesidir. Ta ki var olan delillerle o tehdit (vaîd) gözlerinde canlansın. Nitekim hakka olan çağrı kimi zaman korkutma ile kimi zaman ise yalnızca dikkat çekmekle olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada istifham, onların hallerine taaccüpten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

المُبْصِرُ  kelimesi أبْصَر  fiilinden ism-i faildir ve  رَأى  manasındadır. Gündüzün  مُبْصِرٌ   ile vasıflandırılması da mecâz-ı aklîdir. Çünkü görmeyi sağlayan şey, gündüzün nurudur(ışığıdır). Kelime eğer  أبْصَرَهُ (onu gördü) örneğindeki gibi müteaddi gelirse hemze ile kullanılır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)    

 

 

 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir. 

Müsnedün ileyh olan  لَاٰيَاتٍ ’in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.

Allah’ın, ayetin başında söylediği hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ‘de istiare vardır. ذٰلِكَ  ile gece ve gündüzün yaratılma hikmeti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

لِقَوْمٍ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

 قَوْمٍ ‘deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder. 

Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُونَ  cümlesi, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümle  لِقَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayetin bu cümlesi Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)

إنَّ في ذَلِكَ لَآياتٍ  cümlesi, değişen gece ve gündüzün Allah’ın vahdaniyetine ve ba’se delil olmasına rağmen bu delili görmeyen hallerine duyulan taaccübün sebebi olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

Bu ayetle ilgili şöyle iki soru sorulabilir:

Birinci Soru: Görme işinin, insanlara ait olduğu halde gündüze nispet edilmesinin sebebi nedir?

Cevap: Bu vasfın, görmenin gündüz mükemmel ve tam oluşuna dikkat çekmek içindir.

İkinci Soru: Cenab-ı Hak niçin "Sükun bulmaları için geceyi..." demiş de aynı şekilde onda görebilsinler diye gündüzü" dememiştir?

Cevap: Çünkü gecede sükunet, ondan beklenen asıl maksattır. Ama gündüz görme işi ise asıl maksat olmayıp, dinî ve dünyevî birtakım menfaatleri elde etmeye sebeptir.

Hak Teâlâ'nın, "Bunda, iman edecek kimseler için elbette kat'i ibretler vardır" ifadesine gelince, her ne kadar bu ayetler herkes için bir delil ve ibret ise de sadece müminler bunları kabul ettiği, -daha önce de belirtildiği gibi-, sadece onlar bundan istifade ettiği için Cenab-ı Allah sadece "iman edecek kimseler için..." buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bil ki Allah Teâlâ, kesin delillerle kudret ve ilminin kemâlini anlatmış, sonra bunlara haşrin (dirilişin) mümkün olduğu meselesini dayandırmış, sonra Kur'an'ın mucize oluşundaki yönü ortaya koymuş, sonra buna dayalı olarak, Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini anlatmış, sonra bu ayetlerde de Kıyametin kopuşunun mukaddimelerinden (alametlerinden) bahsetmiştir. Cenab-ı Hak bu konudaki sözü, peygamberlik müessesesini ispattan sonraya bırakmıştır. Çünkü bu şeyler ancak sadık bir peygamberin sözü ile bilinebilir. Bu, son derece güzel bir sıralamadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)