Kasas Sûresi 37. Ayet

وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ  ٣٧

Mûsâ, “Katından kimin hidayet getirdiğini ve bu yurdun (güzel) sonucunun kimin olacağını Rabbim daha iyi bilir. Doğrusu zalimler kurtuluşa eremezler” dedi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
2 مُوسَىٰ Musa
3 رَبِّي Rabbim ر ب ب
4 أَعْلَمُ daha iyi biliyor ع ل م
5 بِمَنْ kimin
6 جَاءَ getirdiğini ج ي ا
7 بِالْهُدَىٰ hidayet ه د ي
8 مِنْ -ndan
9 عِنْدِهِ kendisinin yanı- ع ن د
10 وَمَنْ ve kime
11 تَكُونُ ait olacağını ك و ن
12 لَهُ onun
13 عَاقِبَةُ sonunun ع ق ب
14 الدَّارِ bu (dünya) evin(in) د و ر
15 إِنَّهُ muhakkak ki
16 لَا olmaz
17 يُفْلِحُ iflah ف ل ح
18 الظَّالِمُونَ zalimler ظ ل م
 

Hz. Mûsâ kardeşi Hârûn’u yanına alarak, Allah’ın emrini tebliğ etmek ve İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarmak üzere Firavun’a gitti ve gereken tebliği yaptı. Fakat kibirlerine mağlûp olan Firavun ve adamları onun gösterdiği mûcizelerin sihir olduğunu, atalarının zamanında da böyle bir şeyin varlığını işitmediklerini ileri sürerek getirdiği ilâhî mesajı reddettiler. Oysa daha önce Hz. Yûsuf da Mısır’da peygamber olarak Allah’ın dinini tebliğ etmişti (bk. Yûsuf 12/36 vd.). Kıssanın bu safhası özet olarak verilmekte, diğer sûrelerde ise Firavun, adamları ve sihirbazlarla Mûsâ arasında cereyan eden konuşmalar ve gelişen olaylar geniş bir şekilde anlatılmaktadır (bilgi için bk. A‘râf 7/103-138).

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 228-229
 

وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. Mekulü’l-kavli  رَبّ۪ٓي ’dır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

İsim cümlesidir. رَبّ۪ٓي  mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَعْلَمُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  جَٓاءَ بِالْهُدٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.  بِالْهُدٰى  car mecruru  جَٓاءَ’deki  failin mahzuf haline mütealliktir.  مِنْ عِنْدِه۪  car mecruru  جَٓاءَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ  ile ikinci ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir.  لَهُ  car mecruru  تَكُونُ ’nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَاقِبَةُ kelimesi  تَكُونُ ’nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الدَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعْلَمُ ;ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

 

İsim cümlesidir . اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  şan zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  لَا يُفْلِحُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُفْلِحُ  damme ile merfû muzari fiildir. الظَّالِمُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

يُفْلِحُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  فلح ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

ظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَقَالَ مُوسٰى رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  قَالُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Onların babalarının itikatına bağlılıklarına karşılık Hz. Musa’nın rabbine inancı dile getirilmiştir.

Burada, dildeki genel kullanıma göre Hz. Musa’nın sözünün, karşılıklı konuşmaların aktarımında alışıldığı üzere, ‘kavl fiiliyle (قال) ve başına vav bağlacı getirilmeden nakledilmesi beklenirdi. Daha önce birçok defa belirttiğimiz gibi, bu tarz diyalog anlatımlarında genellikle böyle yapılır. Fakat burada bu üslup bırakılarak, cumhurun kıraatinde ‘vav bağlacıyla’ getirilmiştir. Bunun sebebi, Firavun’un ileri gelenlerinin delili ile Musa’nın delili arasında bir denge ve karşılaştırma kurulmak istenmesidir. Böylece dinleyici, hakikate uygunluk bakımından iki taraf arasındaki farkı açıkça görsün; birinin bozukluğu, diğerinin doğruluğu ortaya çıksın. Çünkü her şey zıttıyla daha iyi anlaşılır. İşte bu sebeple, cümle, çoğunlukla tercih edilmeyen bir üslup olan atıfla (vav ile) getirilmiştir ki, her iki sözün anlamı üzerinde dikkatle düşünmeye sevk etsin. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)  

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen müsnedün ileyh olan  رَبّ۪ٓي  izafetinde, Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Musa, şan ve şeref kazanmıştır.

Müsned olan  اَعْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , harfi-cerle birlikte  اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. Sıla cümlesi olan  جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Geldi anlamındaki  جَٓاءَ  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

عِنْدِه۪  izafeti  عِنْدِ  için tazim ifade eder.

عِنْدِه۪  ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’âm/57) Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Birinciye matuf olan ikinci müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi  تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ , nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  car mecruru  كان ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَاقِبَةُ الدَّارِ, muahhar mübtedadır.

Az sözle çok anlam ifade eden  عَاقِبَةُ الدَّارِ  izafetinde, sıfat mevsufuna muzâf olmuştur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

عَاقِبَةُ الدَّارِ ifadesi, istenen sonucu demektir, çünkü yurttan kast edilen dünyadır; onun esas akibeti de cennettir. Zira o, ahirete geçiş için yaratılmıştır. Bundan doğrudan kast edilen de sevaptır, azap ise dolaylı kast edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اِنَّهُ ’deki  هُ  şan zamiri olup  اِنَّ ’nin ismidir.

Mercii olmayan şan zamiri, ancak  اِنَّ  ile gelir ve kelama zerafet kazandırır. Bilindiği gibi müennesine de kıssa zamiri denir. Bunların genel adı ise iş zamiridir. Müsnedün ileyh; şan zamiri olarak da gelebilir. Bu durumda, garabete delalet eder. Bu durumda muhatap bundan sonra gelen şeyi merak eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الظَّالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine  işaret etmiştir. 

يُفْلِحُ - الظَّالِمُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı,  يُفْلِحُ - بِالْهُدٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır  

مَنْ ’in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

إنَّهُ لا يُفْلِحُ الظّالِمُونَ  cümlesi; bütün geçen manaları destekler. Musa’nın (a.s) hak üzere olduğunu anlamış, bu da gücünü zayıflatmış, kurtulmasının imkânsızlığı dolayısıyla kalbini korku sarmıştır.  إنَّهُ ’daki zamir şan zamiridir. Arkasından gelen mananın tehlikesine ve önemine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)