Kasas Sûresi 59. Ayet

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى يَبْعَثَ ف۪ٓي اُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ  ٥٩

Rabbin, ülkelerin merkezî yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe oraları helâk edici değildir. Zaten biz, halkları zalim olmadıkça memleketleri helâk etmeyiz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 كَانَ değildir ك و ن
3 رَبُّكَ Rabbin ر ب ب
4 مُهْلِكَ helak edici ه ل ك
5 الْقُرَىٰ ülkeleri ق ر ي
6 حَتَّىٰ kadar
7 يَبْعَثَ gönderinceye ب ع ث
8 فِي
9 أُمِّهَا (ülkelerin) anasına ا م م
10 رَسُولًا bir elçi ر س ل
11 يَتْلُو okuyan ت ل و
12 عَلَيْهِمْ onlara
13 ايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
14 وَمَا ve
15 كُنَّا biz değiliz ك و ن
16 مُهْلِكِي helak edici ه ل ك
17 الْقُرَىٰ ülkeleri ق ر ي
18 إِلَّا olmadan
19 وَأَهْلُهَا halkı ا ه ل
20 ظَالِمُونَ zalim ظ ل م
 

Güçlerine ve servetlerine güvenip şımaran, azan ve inkârcılıkta direnen bazı eski toplulukların tarih sahnesinden silinmiş oldukları hatırlatılarak insanlık uyarılmaktadır. Helâk olan o şımarık toplulukların izleri gösterilmekte, onlardan sonra buraların terkedildiği, harap olduğu ve ancak pek azında insanların oturabildiği belirtilmektedir. Bazı tefsirlere göre ise helâk olan kavimlerin yurtlarında insanların çok kısa bir süre veya çok az kimsenin barındığı bildirilmektedir. Bunlar, o kalıntılarda kısa bir süre için konaklayarak dinlendikten sonra kalkıp giden yolculardır (Râzî, XXV, 5; Şevkânî, IV, 174; İbn Âşûr, XX, 151; ayrıca bk. En‘âm 6/6). Bununla birlikte insanlara Allah’ın âyetlerini okuyup onları yeteri kadar aydınlatacak ve doğru ile eğrinin ne olduğunu gösterecek bir peygamber göndermeden Allah’ın, herhangi bir ülke halkını –haksızlığa, taşkınlığa sapmadıkça– helâk etmeyeceğini haber vermektedir (bu konuda bilgi için bk. İsrâ 17/15).

Hepsi bize kalmıştır” cümlesi belde halkı helâk olduktan sonra yurtlarına vâris olacak kimsenin kalmadığına, dolayısıyla beldelerin ıssız ve sahipsiz kaldığına işaret etmekte, ayrıca mülkün hakiki sahibinin Allah Teâlâ olduğu gerçeğine imada bulunmaktadır.

Merkez” diye çevirdiğimiz “üm” kelimesi gönderilen peygamberin ümmetine ait şehirlerin en büyüğü ve en ünlüsünü ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber, yörenin en önemli beldesi olan Mekke’de gönderilmiştir. Büyük şehirlerin tercih edilmesinin sebebi, oralarda dinî tebliğe muhatap olacak istidatlı (farklı kabiliyetler taşıyan) kimselerin daha çok bulunması ihtimalidir.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 237-238
 

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى يَبْعَثَ ف۪ٓي اُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

رَبُّكَ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُهْلِكَ  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْقُرٰى  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَبْعَثَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel, مُهْلِكِي ‘ye müteallik, mahallen mecrurdur.

يَبْعَثَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  ف۪ٓي اُمِّهَا  car mecruru  يَبْعَثَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  رَسُولاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَتْلُوا  cümlesi,  رَسُولاً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

يَتْلُوا  vav üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru  يَتْلُوا  fiilin mütealliktir. اٰيَاتِنَا  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُهْلِكَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir.  نَا  mütekellim zamir  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. مُهْلِكِي  kelimesi, كُنَّا ’nın haberi olup, nasb alameti  ى’ dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. الْقُرٰٓى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.  اِلَّا  hasr edatıdır. 

اَهْلُهَا ظَالِمُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  اَهْلُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur.  Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  ظَالِمُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ظَالِمُونَ  ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى يَبْعَثَ ف۪ٓي اُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki istînâf olan …  وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfî nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir.

رَبُّكَ  izafetinde Rab ismine muzâf olması Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte iltifat sanatı vardır.

كَانَ ’nin haberi olan  مُهْلِكَ الْقُرٰى , veciz ifade kastına binaen, izafet formunda gelmiştir. 

İsm-i fail kalıbında haber olan  مُهْلِكَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مُهْلِكَ الْقُرٰى  ifadesinde mecazî isnad sanatı vardır. Helak edilen  الْقُرٰى  değil, orada yaşayanlardır. Karye ehli şeklinde gelmesi gelen ifadede muzâf olan ‘ehli’ kelimesi hazf edilmiştir. Asıl isnad edilmesi gereken kelime o beldede yaşayan insanlardır. Bu uslup, o helakın ne kadar korkunç olduğuna ve şiddetine mübalağa yoluyla delalet eden mecazi bir üsluptur. Ya da burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak, karyeye isnad edilmiştir. 

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ’nın gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  يَبْعَثَ ف۪ٓي اُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ  cümlesi, başındaki  حَتّٰى  ile birlikte  مُهْلِكِي ‘ye mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَبْعَثَ  fiiline müteallik  ف۪ٓي اُمِّهَا  car mecruru,  konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  رَسُولاً ’deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. 

ف۪ٓي اُمِّهَا  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  اُمِّ , içi olan bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü merkez, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumu tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَا  cümlesi,  رَسُولاً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَتْلُوا  fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen mef’ûl konumundaki  اٰيَاتِنَا  izafetinde, Allah Teâlâya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayetlerin azamet zamirine izafe edilmesi bu ayetlerin bütün kemal vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırmıştır.

رَبُّكَ - اٰيَاتِنَا  kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

يَبْعَثَ - رَسُولاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

ف۪ٓي اُمِّهَا  ifadesinde istiare vardır. Buradaki  اُمِّ الْقُرٰى  (karyelerin merkezi) ile kastedilen, galip görüşe göre Mekke’dir. Kimileri, kastedilenin, büyük kentler ve özellikle onlar içinde kendilerine bakılıp kıymet verilmiş, nazar-ı itibara alınmış kentler olduğunu söylemiştir. Çünkü onların dışında kalanlar, onlara uydu ve tabi kentler konumundadır. Mekke’ye memleketlerin merkezi adı verilmiştir. Çünkü Mekke, Allah’ın evini (Kâbe), onun Haremi Şerîfini, Allah’ın vahiylerinin indiği yerleri, O’nun peygamberlerinin ayaklarının bastığı yerleri ve yolları içermektedir. İşte andığımız bu şeylerden dolayı Mekke sanki kentlerin büyüğü, diğerleri de ona nisbetle küçük kentler konumunda olmuş, bunlar annelerine nispet edildiğinde tıpkı onun küçük kızları konumunda bulunmuşlardır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

Zikredilen memleketlerin helak edilmeleri beyan edildikten sonra bu ayet de, ilâhi inayeti beyan etmektedir. Yani üstün hikmetler üzerine binâ edilmiş olan ilâhi sünnette, peygamberler vasıtasıyla tebliğ yapılmadan memleketlerin helak edilmesi, doğru değil, hatta imkânsızdır. Yahut Allah'ın geçmiş hükümlerinde ve eski icraatlarında da uyarı yapılmadan helak etmek yoktur; aksine ilâhi adet, bu durumda helak etmemektir. Peygamberlerin tebliğleri için memleketlerin ana merkezlerinin seçilmesi, sakinlerinin daha zeki ve düzenli olmalarından dolayıdır. Yani ey Resulüm! Rabbin, memleketlerin kentlerine, kasabalarına hakkı anlatan, onları uyarmak ve teşvik etmekle hakka davet eden ayetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe o memleketleri helak etmez. Bu, hüccetle onları ilzam etmek ve ‘’niçin bize peygamber göndermedin ki ayetlerine uyaydık!" demek mazeretlerini kesmek içindir. Ve biz, memleketlerin merkezlerine, onları hakka davet ve irşad eden peygamber gönderdikten sonra da onlar Peygamberimizi yalanlamak ve ayetlerimizi inkâr etmek suretiyle zalim duruma düşmeden de onlari helak etmemişizdir. Şu halde ilâhi sünnet gereğince peygamber gönderilmeden helak etmek olmaz. Fakat peygamber gönderilip yalanlanması durumunda da hep helak etmek olmayabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la, önceki ayette istînâf olan  وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfî nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  مُهْلِكِي الْقُرٰٓى , veciz ifade kastına binaen, izafet formunda gelmiştir. 

Haber olan  مُهْلِكَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

مُهْلِكَ الْقُرٰى  ifadesinde mecazî isnad sanatı vardır. Helak edilen  الْقُرٰى  değil, orada yaşayanlardır. Yani ehli şeklindeki muzâf hazf edilmiştir.

Ayetteki  اِلَّا  istisna edatı, istisna müferrağdır. 

Müstesna konumundaki  وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ  cümlesi, genel durumdan istisna edilen haldir. 

Hal cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber olan  ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

 مَا كَانَ - مَا كُنَّا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ٱلۡقُرَىٰۤ - مُهۡلِكَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cenab-ı Hak, "Biz, ahalisi zalimlerden ibaret olan memleketlerden başkasını helak etmeyiz" buyurmuştur. Zalimler, şirke düşerek kendilerine zulmedenler manasınadır. Mekkeliler ise böyle değildi. Çünkü onların bir kısmı iman etmişti. Allah bir kısmının da ileride iman edeceklerini biliyordu. Bir kısmının ise iman etmeyeceklerini ama soylarından iman edecek kişilerin geleceğini biliyordu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)