Ankebût Sûresi 40. Ayet

فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  ٤٠

Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكُلًّا nitekim hepsini ك ل ل
2 أَخَذْنَا yakaladık ا خ ذ
3 بِذَنْبِهِ günahıyla ذ ن ب
4 فَمِنْهُمْ onlardan
5 مَنْ kiminin
6 أَرْسَلْنَا gönderdik ر س ل
7 عَلَيْهِ üstüne
8 حَاصِبًا taş yağdıran bir fırtına ح ص ب
9 وَمِنْهُمْ ve onlardan
10 مَنْ kimini
11 أَخَذَتْهُ yakaladı ا خ ذ
12 الصَّيْحَةُ korkunç bir ses ص ي ح
13 وَمِنْهُمْ ve onlardan
14 مَنْ kimini
15 خَسَفْنَا batırdık خ س ف
16 بِهِ onunla
17 الْأَرْضَ yere ا ر ض
18 وَمِنْهُمْ ve onlardan
19 مَنْ kimini
20 أَغْرَقْنَا boğduk غ ر ق
21 وَمَا ve
22 كَانَ değildi ك و ن
23 اللَّهُ Allah
24 لِيَظْلِمَهُمْ onlara zulmedecek ظ ل م
25 وَلَٰكِنْ fakat
26 كَانُوا onlar ك و ن
27 أَنْفُسَهُمْ kendi kendilerine ن ف س
28 يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı ظ ل م
 

“Yeryüzü” diye çevirdiğimiz 39. âyetteki arz kelimesi Kur’an’da çoğunlukla hakkında bilgi verilen kişi veya topluluğun yaşadığı yeri, şehri veya ülkeyi ifade etmekte; dolayısıyla burada Mısır kastedilmektedir. Âyette anılan kişiler, Hz. Mûsâ’nın davetini etkisiz kılmaya çalışan bu ülkenin yöneticileridir (bu isimler hakkında bk. A‘râf 7/103; Kasas 28/6-8, 76-83). Bu yöneticilerin eleştirilecek birçok kötülüğü bulunmakla birlikte âyette istikbâr kavramıyla ululuk taslamaları, kendilerini herkesten üstün görmeleri, özellikle hak din mensuplarına tepeden bakıp onların inançlarını aşağılamaları söz konusu edilmiştir. Bu da açıkça Kur’an’ın ilke olarak baskıcı ve despot yönetimlere karşı tavrının somut bir örneğini ortaya koymaktadır. Âyetin sonundaki, “Oysa (Allah’tan) kaçıp kurtulma imkânları yoktu” cümlesi, bütün baskıcı yöneticilerin er veya geç Allah katında hak ettikleri cezayı görmekten kurtulamayacaklarını ifade etmekte, 40. âyette de bu baskıcı kesimlerden bazılarının, kötülük ve inkârları yüzünden başlarına gelen felâketlerden örnekler verilmektedir. Kur’an-ı Kerîm’in ilgili yerlerinde Lût kavminin taşları savuran fırtınalarla, Semûd kavmiyle Medyenliler’in korkunç bir sesle gelen deprem felâketiyle, Nûh kavmi ile Firavun’un adamlarının, sulara gömülerek cezalandırıldıkları, Karun’un da mal ve mülküyle beraber yere gömüldüğü bildirilmiştir.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 269
 

فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. كُلاًّ  mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

بِ  sebebiyyedir. بِذَنْبِه۪  car mecruru  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.     

 

 

فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ 

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَرْسَلْنَا  ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَـلَيْهِ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir.  حَـاصِباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَخَذَتْهُ ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَخَذَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الصَّيْحَةُ  fail olup damme ile merfûdur. 

وَ  atıf harfidir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَسَفْنَا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَسَفْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِهِ  car mecruru  خَسَفْنَا  fiiline mütealliktir. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَغْرَقْنَاۚ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَغْرَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dır.

اَغْرَقْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  غرق ’dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur.

لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

يَظْلِمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. لٰكِنْ  istidrak harfidir,  لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَانُٓوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.

اَنْفُسَهُمْ  kelimesi  يَظْلِمُونَ  ‘nin mukaddem mef‘ûlu olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَظْلِمُونَ  cümlesi, كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَظْلِمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لٰكِنْ  tahfif edilmiş istidrak harfidir. Tahfif edilince amelden düşer. İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ

 

فَ , istînâfiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl  كُلاًّ , ihtimam için amili  اَخَذْنَا  fiiline takdim edilmiştir.  

كُلاًّ  kelimesindeki nekrelik, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.

بِذَنْبِه۪ ’ deki  بِ , sebebiyet manasındadır. 

اَخَذْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki ayetteki cemi gaib zamirden, بِذَنْبِه۪ۚ ‘deki müfret gaib zamire, geçişte iltifat sanatı vardır.

Bu kelam, "zaten onlar azabımızdan kurtulacak değillerdi" cümlesiyle müphem olarak ifade edilen ilâhi azabın sarih anlatımıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ 

 

Cümle, فَ  atıf harfi ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , muahhar mübtedadır.

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ  ve  وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَ  ve  وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَا  cümleleri hükümde ortaklık nedeniyle …فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا  cümlesine atfedilmiştir.

اَرْسَلْنَا , خَسَفْنَا , اَغْرَقْنَاۚ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اَخَذَتْهُ  fiilinin  الصَّيْحَةُۚ ‘ya isnadı aklî mecazdır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. Ya da burada istiare düşünülebilir. الصَّيْحَةُۚ, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan yakalamak fiili, sayhaya isnad edilmiştir.

اَخَذْنَا - اَخَذَتْهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَـاصِباًۚ - خَسَفْنَا - اَغْرَقْنَاۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْهُمْ - مَنْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette cem mea taksim sanatı vardır. كُلاًّ اَخَذْنَا  cem, helak edilme çeşitlerinin sayılması taksim sanatıdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin ilk cümlesin­de önemine binaen mef’ûl öne alınmıştır. Kısaca gelen bu ilk cümlenin manası sonraki cümlelerde genişçe anlatılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah, dört çeşit azaptan bahsetti: 1) Kasırga ile azap. Bunun, kızdırılmış taşlar olup üzerine düştüğü herkesin tepesinden girip aşağıdan çıktığı da söylenmiştir. Ki burada ateşle azaba işaret vardır.

2) Sayha ile azap. Sayha, dalga halindeki havadır. Çünkü sesin sebebinin -havanın dalgalanıp, kulağın içindeki perdeye ulaşarak oraya çarpması, böylece de kişinin onu hissetmesi olduğu ileri sürülmüştür.

3) Yere batırma ile azap. Bu da insanların toprakla boğulması demektir.

4) Boğma ile yapılan azap. Ki bu da su ile olur. Böylece o azabın vaki olduğu ortaya çıkmış olur ki, insan da zaten bundan mürekkebdir. İnsanın bekası ve devamı da bununladır. Binaenaleyh bu demektir ki Cenab-ı Hak, insanı helak etmek istediğinde, varlığının sebebi olan şeyi, yokluğunun; bekâsının sebebi olan şeyi de son bulmasının sebebi kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Ayet-i kerimede zikredilen ve üzerlerine taş yağdığı belirtilenler Lût kavmidir. Çığlıkla yakalananlar ise Semud kavmi ve Medyen halkıdır. Yere geçirilen kimse Kârun, Suda boğulan ise Nuh (a.s)’ın kavmi ve Firavun’dur. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

 وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

كُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ  cümlesine atfedilen bu cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰه  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki azamet zamirden sonra bu cümlede zamir makamında ism-i celilin hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa için zahir olarak zikredilmesinde, iltifat sanatı vardır.

Sebep bildiren lam-ı cuhûdun gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  لِيَظْلِمَهُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  لِيَظْلِمَهُمْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, 3/79)

وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi, وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır. وَلٰكِنْ , hafifletilmiş  لَكِنَّ  olup istidrak harfidir.

كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde  كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi, nakıs fiil  لٰكِنْ ’nin haberidir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  نْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi, كان ’nin haberidir 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  اَنْفُسَهُمْ , amili  يَظْلِمُونَ ’ye siyaktaki önemine binaen takdim edilmiştir. 

كان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye ifade etmiştir. 

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ  cümlesiyle  وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

كَانُٓوا - كان  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve  geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar  olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi, Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Burada ilk geçen kelime  لِيَظْلِمَهُمْ  ayetin sonundaki kelimeye delalet ettiği için irsâd vardır. Ama aynı zamanda bu kelimelerin iştikâkı aynı olduğu için reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. Bu iki sanat arasındaki fark; reddü’l-acüz ale’s-sadri’de iki lafız arasında benzerlik olması gerekmesidir ki bu benzerlik; bu iki lafzın lafız ve mana açısından aynı olması veya aralarında cinas olması (yani lafzen aynı olmakla beraber manalarının farklı olması) ya da iştikâk bakımından aynı ya da benzer olmaları şeklindedir. İrsâdda ise böyle bir şart yoktur. Yukarıdaki ayet-i kerimede olduğu gibi iki sanat aynı anda gerçekleşebilir. Dolayısıyla irsâd, reddü’l-acüz ale’s-sadri’den daha umumidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî’ İlmi)