Ankebût Sûresi 45. Ayet

اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ  ٤٥

(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اتْلُ oku ت ل و
2 مَا şeyi
3 أُوحِيَ vahyedileni و ح ي
4 إِلَيْكَ sana
5 مِنَ -tan
6 الْكِتَابِ kitap- ك ت ب
7 وَأَقِمِ ve kıl ق و م
8 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
9 إِنَّ elbette
10 الصَّلَاةَ namaz ص ل و
11 تَنْهَىٰ men’eder ن ه ي
12 عَنِ -den
13 الْفَحْشَاءِ iğrenç şeyler- ف ح ش
14 وَالْمُنْكَرِ ve kötülükler(den) ن ك ر
15 وَلَذِكْرُ elbette anmak ذ ك ر
16 اللَّهِ Allah’ı
17 أَكْبَرُ en büyük(ibadet)tir ك ب ر
18 وَاللَّهُ ve Allah
19 يَعْلَمُ bilir ع ل م
20 مَا ne
21 تَصْنَعُونَ yapıyorsunuz ص ن ع
 

Kitaptan maksat Kur’an-ı Kerîm’dir. Her ne kadar burada, “Kur’­an’dan önce indirilmiş Tevrat ve ekleri”nin kastedildiği ileri sürülmüşse de (Ateş, VI, 517) bu yorum, her şeyden önce âyetin lafzına uymamaktadır. Çünkü burada açıkça Hz. Muhammed’e hitap edilerek “kitaptan sana indirilen” denilmektedir. Kuşkusuz Kur’an’da, –aynı ifadelerle olmasa da– daha önce Tevrat’ta yer alan konular, özellikle geçmiş peygamberlere dair kıssalar bulunmaktadır. Fakat buna dayanarak âyette Peygamber’in okuması istenen kitabın, “Kur’an’dan önce indirilmiş Tevrat ve ekleri” olduğu, dolayısıyla burada Resûlullah’a, “Tevrat ve eklerini oku” gibi bir buyruk bulunduğu ileri sürülemez. Nitekim hiçbir müfessir âyette Resûlullah’a “Tevrat’ı oku” gibi bir anlamın bulunduğunu söylememiştir. Esasen Süleyman Ateş, “Kur’an-ı Kerîm’de mârife olarak ‘el-kitâb’, Tevrat ve eklerini ... gösterir” diyorsa da (VI, 517) böyle bir genelleme yanlıştır. Kur’an’da “el-kitâb”, eski peygamberlere indirilen kitaplar için kullanıldığı gibi Kur’an’ı da ifade etmektedir; ayrıca “Allah’ın ezelî ilmi, takdiri” veya “insanların bu dünyada yapıp ettiklerinin kaydedildiği ve âhirette ortaya konacak olan bir nevi tutanak, yani amel defteri” gibi başka anlamlarda da kullanılmıştır. Nitekim Süleyman Ateş de –“Kur’an-ı Kerîm’de mârife olarak ‘el-kitâb’, Tevrat ve eklerini ... gösterir” şeklindeki kendi iddiasının aksine– “el-kitâb” kelimesinin geçtiği âyetlerden meselâ Nahl sûresinin 64. âyetinde “... bu kitabın Hz. Muhammed’e indirildiği bildirilmektedir” (V, 120); aynı sûrenin 89. âyetinde “... Kur’an’ın, her şeyi açıklamak ... için indirildiği bildirilmektedir” (V, 132); Kehf sûresinin 1. âyetinde “1-5. âyetlerde Kur’an’ın.... indirildiği ... bildirilmektedir” (V, 289); R‘ad sûresinin 39. âyetinde “... yapılacak her şeyin yazılmış, tesbit edilmiş bir zamanı vardır ...”; Kehf sûresinin 49. âyetinde “...herkesin kitabı yani yaptığı işlerin tutanağı ortaya konur” (V, 302) diyerek “el-kitâb” kelimesini hem “Kur’an” hem “Allah’ın ezeldeki yazısı, takdiri” hem de “amel defteri” anlamında açıklamıştır.

Hayasızlık” diye çevirdiğimiz fahşâ kelimesi, Arapça’da aynı kökten olan fuhuş kelimesiyle eş anlamlı olup genellikle çirkin sözler ve fiiller için kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “fhş” md.); daha genel olarak başta zina olmak üzere edep, iffet, haya gibi erdemlerle çelişen söz ve davranışları ifade eder. “Kötülük” şeklinde çevirdiğimiz münker ise, ma‘rûf kavramının zıddı olarak genellikle “aklın ve sağ duyunun çirkin bulduğu, erdemli toplumun yadırgadığı tutum ve davranışlar” anlamına gelir (bilgi için bk. A‘râf 7/157).

Âyete göre gerek abdest, kıraat, rükû, secde, ta‘dîl-i erkân gibi zâhirî şartlarına ve rükünlerine gerekse ihlâs, huşû, takvâ gibi mânevî şartlarına özen göstererek kılınan namaz, İslâm’ın ve sağ duyu sahibi erdemli toplumların edepsizlik, hayâsızlık ve kötülük sayıp reddettiği tutum ve davranışlarla uyuşmaz, âdeta bir nasihatçi, bir uyarıcı gibi (İbn Âşûr, XX, 259) namaz kılan kişiyi bu davranışlardan meneder. Böylece âyette namazın ahlâkî tesirlerine, kötülüklere karşı koruyucu özelliğine işaret edilmekte; namaz kıldıkları halde hak hukuk gözetmeyen, edep ve ahlâk kurallarına uymayanlara da dolaylı bir uyarı yapılmaktadır.

Yaygın yoruma göre “Allah’ı anmak” diye çevirdiğimiz zikrullahtan maksat namazdır. Nitekim Cum‘a sûresinde de cuma namazı için aynı tabir kullanılmıştır. Namazın zikir kelimesiyle anılması, onun tam bir ibadet bilinciyle, Allah’ın huzurunda bulunulduğu şuuru ve sorumluluğu ile eda edilmesi şartıyladır ki belirtilen ahlâkî etkiyi gösterecek kaliteye ulaşmış olacağını ima eder. Bu şekilde namaz kılarak Allah’ı anmak en büyük ibadettir. Namazın insandaki Allah şuurunu güçlendirme işlevi, diğer faydalarından daha önemlidir. Âyette namazın böyle bir bilinç ve sorumluluk duygusundan uzak olarak kılındığı oranda ibadet kalitesini de kaybedeceğine işaret vardır.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 273-275
 
Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim:
“Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde hergün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?”
“Bu hal, dediler, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!” Aleyhissalâtu vesselâm:
“İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler” buyurdu.” [Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 282, (666); Tirmizî, Emsâl 5, (2872); Nesâî, Salât 7, (1, 231); Muvatta, Sefer 91, (1, 174)

Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:”Rabbini zikredenle zikretmeyen arasındaki fark, ölüyle diri arasındaki fark gibidir.  
( Buhâri, Daavât 66).
 

اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ 

 

Fiil cümlesidir. اُتْلُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫حِيَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اُو۫حِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ  car mecruru  اُو۫حِيَ  fiiline mütealliktir. مِنَ الْكِتَابِ  car mecruru  اُو۫حِيَ  fiiline mütealliktir.  اَقِمِ  atıf harfi  وَ ‘la  اُتْلُ  fiiline matuftur.  

اَقِمِ  sükun üzere mebni emir fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۫حِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

اَقِمِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الصَّلٰوةَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَنْهٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. عَنِ الْفَحْشَٓاءِ  car mecruru تَنْهٰى  fiiline mütealliktir. الْمُنْكَرِ  atıf harfi وَ  ‘la makabline matuftur.

لَ , ibtida lâmıdır. Tekid ifade eder. ذِكْرُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَكْبَرُ  haber olup damme ile merfûdur.

اَكْبَرُ  ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْمُنْكَرِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

 

 

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَعْلَمُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel, amili  يَعْلَمُ ‘nun mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

تَصْنَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

 

اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اُتْلُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sıla cümlesi olan  اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Aynı üslupta gelerek …اُتْلُ  cümlesine atfedilen  وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَقِمِ الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Din çadıra benzetilmiştir. Çadır ancak direk sayesinde ayakta durur. Direk olmayınca çadır da olmaz. 

اُو۫حِيَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)

اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ [Sana kitaptan vahyedileni oku] okumakla Allah'a yaklaşmak, lafızlarını ezberlemek ve manalarını keşfetmek kastedilmiştir. Çünkü düşünerek okuyan kimse ilk kulağına çaldığı zaman anlamadığını tekrarlar, keşfeder. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَنْهٰى  fiilinin, الصَّلٰوةَ ‘ye isnadı, aklî mecazdır. Aslında hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan namaz değil, Allah Teâladır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Namaz, iradesi olan bir varlığa benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan alıkoyma fiili, namaza isnad edilmiştir. 

الْفَحْشَٓاءِ - الْمُنْكَرِۜ  ve  الْكِتَابِ - اُتْلُ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Önemine binaen tekrarlanan  الصَّلٰوةَ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

الْفَحْشَٓاءِ  ve  الْمُنْكَرِ  kelimelerindeki  الْ  takısı cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ ,  isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَهْيِ الصلوة  ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen namazın, günahlardan sakınıp kaçınma hususunda bir lütuf/vesile olmasıdır. O yüzden namaz, men eden, yasaklayan yerine konulmuştur. Çünkü namazda Allah’ı zikir var; O’nun kelamını tilavet ve yine namazda O’nun öyle sevap müjdeleri öyle ceza uyarıcıları var ki, bunlar Allah’a itaatin en güçlü teşvikçileri ve günahlara bulaşmamanın en etkili etkenleridir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Allah, namazın insanın davranışlarına etkisini muhâtabın zihnindeki tereddütlere cevap vermek amacıyla bir tekid edatı ile dile getirmiştir. Kur'an-ı Kerim’deki ayetlerin önemli bir kısmı bu kabildendir. Kur'an’da bu tür ayetlerden maksat, muhataptan gelecek sorulara ikna edici cevap niteliğinde olmasıdır. Diğer bir deyişle muhatapta bir konu hakkında kısmî tereddüt durumu söz konusu ise bu tür ifade biçimi kullanılır. (M. Akif Özdoğan, Arap Dilinde Muhatabı İkna Etme Açısından Haberî Cümlede Tekid Edatlarının Rolü) 


 وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ

 

Öncesindeki ta’lil cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleye dahil olan  لَ , ibtida lâmıdır. Te’kid ifade eder. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  ذِكْرُ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması zikri, tazim ve teşrif içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  اَكْبَرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.


وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

 

Ayetin bu son cümlesi de ta’lil cümlesine atıf harfi  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve ikazı artırmak için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mübtedanın haberi olan  يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  تَصْنَعُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek amellerin zihinde canlanmasını sağlamıştır. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, yaptıklarınızı biliyor.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyi bildiği beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, herkesin gereken karşılığı göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Bu cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetin öncesinde söylenenler ile ilgili olarak tezyîl hükmündedir. Vaat ve vaîd anlamı içerir.  تَصْنَعُونَ  ameller manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)