وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ ٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | كُنْتَ | sen değildin |
|
| 3 | تَتْلُو | okuyan |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | قَبْلِهِ | bundan önce |
|
| 6 | مِنْ | -tan |
|
| 7 | كِتَابٍ | Kitap- |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | تَخُطُّهُ | onu yazmıyordun |
|
| 10 | بِيَمِينِكَ | elinle |
|
| 11 | إِذًا | öyle olsaydı |
|
| 12 | لَارْتَابَ | kuşkulanırlardı |
|
| 13 | الْمُبْطِلُونَ | batılda olanlar |
|
Okumak ve yazmak, birinden öğrenim görmenin en temel iki yoludur. Âyette Hz. Peygamber’in başka birinden bu şekilde öğrenim görmediği belirtilmektedir. Zira onun okuması yazması olsaydı o zaman Kur’an’ı inkâr etmek için bahane arayanlar, onu başka birinden, meselâ bir Ehl-i kitap mensubundan okuyup yazdığını ileri sürebilirlerdi. Nitekim yine de bu tür iddialar gündeme getirilmiş fakat etkili olamamıştır. Bunun önemli sebeplerinden biri, bu ve benzeri âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, Resûlullah’ın –en azından yirmi üç yıllık peygamberlik süresinin on üç yılını oluşturan Mekke döneminde– okuma yazmasının olmaması, yani ümmî oluşudur (ümmîlik konusunda ayrıca bk. A‘râf 7/157-158).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 277
Televe تلو : تَلا fiili bir kişiyi aralarında hiç kimsenin bulunamayacağı kadar yakın bir ardışıklıkla izlemektir. Bu takip edip izleme bazen bizzat bedenle, bazen hükümde birine uyarak olur ve mastarı da تُلْوٌ ve تُلُوٌّ şekillerinde gelir. Bazense okuyarak anlamı tedebbür etmek şeklinde olur, bu durumda da mastar تِلاوَةٌ dur. تَلا fiili عَلَى harfi ceri ile geldiğinde yüksek sesle okumak demektir.
تِلاوَةٌ sözcüğü kimi zaman sadece okuma şeklinde kimi zaman da içlerindeki emir ve nehiyleri, teşvik ve korkutmaları ciddiye alıp gereğini yapmak şeklinde Allah'ın nazil olmuş kitaplarını takip etme/izleme demektir. Kıraatten daha özel anlamlıdır. Dolayısıyla her tilavet bir kıraattir ancak her kıraat bir tilavet değildir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 63 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri tâli (yol) ve tilavet (secdesi)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Yemene يمن : يَمِينٌ sözcüğünün anlamı sağ el demektir. Yüce Allah'ın bir sıfatı olarak Kur'an-ı Kerim'de kullanılması bu hususta el sözcüğünün kullanılmasıyla aynı kapsamdadır.
يَمِينٌ kelimesi ayrıca müstear olarak teberrük, uğurlu ve bereketli sayma ile saadet ve mutluluk manalarında kullanılmıştır. Bu da insanların genelde hayır ve bereketi sağ ile, kötülük ve uğursuzluğu sol ile ifade etmeleri esasına göre söylenmiştir.
Yemin/ant etmede kullanılan يَمِينٌ kavramı ahitleşip antlaşma yapan kişinin gerçekleştirdiği fiil göz önüne alınarak bunu sağ elle yapması sebebiyle istiare yapılmıştır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 3 farklı isim kalıbında toplam 71 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri yemin, meymenet(siz), Eymen ve Yemen'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamiri كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَتْلُوا cümlesi, كُنْتَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
تَتْلُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. مِنْ قَبْلِه۪ car mecruru تَتْلُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. كِتَابٍ lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. تَخُطُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِيَم۪ينِكَ car mecruru تَخُطُّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كً muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِذاً cevap harfidir.
لَ harfi mukadder لو ‘in şartının cevabının başına gelen rabıtadır.
ارْتَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُبْطِلُونَ fail olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
ارْتَابَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ريب ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْمُبْطِلُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ cümlesi كَان ‘nin haberidir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تَتْلُوا fiiline müteallik مِنْ قَبْلِه۪ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki كِتَابٍ ‘e dahil olan مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir.
كِتَابٍ ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.
وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber, ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
Veciz ifade kastına matuf بِيَم۪ينِكَ izafeti, Hz. Peygambere ait zamire muzaf olan بِيَم۪ينِ ‘ye, tazim içindir.
بِيَم۪ينِكَ şeklindeki fazladan açıklama Hz. Peygamber’den okuyup yazma özelliğini olumsuzlamayı kuvvetlendirmek için yapılmış ıtnâbdır.
تَتْلُوا - كِتَابٍ - تَخُطُّهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ما كان ‘li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
Şart üslubundaki terkip, fasılla gelmiştir. اِذاً cevap harfi, لَ rabıtadır.
Mahzuf şartın cevabı olan bu cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri; لو كنت تتلو (Okumuş olsaydın) olan cevap cümlesi mahzuftur.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cenab- Hak önce, [İşte sana kitap indirdik] (Ankebut, 47) ifadesiyle teşbihte (كَذٰلِكَ) bulunmuş, daha sonra da, bu ikisi arasındaki müşterek noktayı getirmiş -ki, bu da, her ikisinin mucize oluşudur- ve şöyle demiştir: O kitapların indirilmiş olmaları, ancak mucize ile bilinmiştir. Bu Kur'an'ın yazmayan ve okumayan bir kimse tarafından ortaya konulması da, mucizenin ta kendisidir. Binaenaleyh, bu sebeple Kur'an'ın da indirilmiş olduğu malumdur. O halde Cenab-ı Hakk'ın, "Böyle olsaydı, batıl üzere olanlar şüphelenebilirlerdi" ifadesinde, şöyle bir ince mana vardır: Bu peygamberin okuması ve yazması halinde de, bu, bu sözün (Kur'an'ın) onun sözü olmasını gerektirmez. Çünkü yeryüzünün bütün yazarları ve okuyucuları (kurrâ), bunu yapamazlar. Ancak, ne var ki, böyle olması halinde, batıl üzere olanın şüphesinin bir bahanesi olabilirdi... Ama, yukarıdaki şekilde olması halinde, batıl üzere olanın şüphesinin hiçbir bahanesi olamaz ve şüphesini daha fazla iptal edicidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Farz edilen takdire göre de onlar batıl olarak vasıflandırılmışlar, çünkü mezkûr ihtimale göre de, onlar yine batıla uymuş olurlar; zira Peygamberimizin (s.a.v) o şüpheden münezzeh olduğu gayet açıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)